اِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ ف۪ٓي اَصْلِ الْجَح۪يمِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 64. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: şeytan başı, saffat suresi, saffat suresi 64. ayet, cehennem dibi, fitne, saffat 64, zakkum ağacı
-
64. "O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır."
65. "Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir."
Bazı kâfirler zakkum ağacıyla korkutulduklarında birbirlerine şöyle demişler: Zakkum nedir biliyor musunuz? O hurm a ve kaymaktır. Bunun üzerine demişler ki: M uhammed bizi onunla mı korkutuyor? Bazıları şöyle dedi: M uhammed bizi cehennem de yetişen bir ağaçla korkutuyor, ateşin tabiatı ağacı yakıp bitirmektir, böyleyken cehennemde nasıl ağaç yetişir? Bunu Hz. Peygamber’i (s.a.) ve bu konudaki âyeti inkâr etmek için söylüyorlardı. Cenâb-ı Hak bunun üzerine bu ağacın durumunu şöyle açıkladı: O, cehennemin tâ dibinde yetişen bir ağaçtır. Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Cenâb-ı Hak o ağacın, cehennemin dibinde yetiştiğini, ateşle yetişen bir ağacı ateşin, diğer yerlerde yetişen ağaçları yakıp bitirdiği gibi yakmadığını haber vermektedir. Hir şeyin yaratıldığı ve ortaya çıktığı yer tarafından yok edilmemesi mümkündür, nitekim balık suda vücut bulmuştur, lak.at su onu helak etmemekledir, bütün deniz hayvanları da böyledir. Her ne kadar kara hayvanlarını deniz helak edip öldürüyorsa da, deniz hayvanlarını yok etmemektedir. Buna göre cehennemde yetişen ağacı da cehennem yakıp yok etmez, her ne kadar başka yerlerde yetişen ağaçlan yakarsa da onu yakmaz. En doğrusunu Allah bilir.
“Cahîm” (الجحيم) kelimesi, çok büyük ve yoğun olan ateş anlamına gelir. “Cehamtü’n-nâre” (جهامة النار) denilince, ateşi büyülttüm anlamı kastedilir, “Nârun cahîmetün” (نار جحيمة) de büyük ateş demektir.
Tomurcukları sanki şeytanların kelleleri gibidir. Bu beyanın yorumuna dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Bazı yılanların bir çeşidi, şeyûtîn (şeytanlar) diye isimlendirilmiştir; onların siyah ve çirkin kelleleri vardır, ayrıca arslan yelesi gibi de yeleleri olur. Zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri, çirkinliğinden ve siyahlığından dolayı o yılanların kafasına benzetilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi: O, çölde yetişen bir çeşit nebattır ve insanlar ondan şiddetle iğrenirler. Bundan dolayı zakkum ağacının tomurcukları ve meyveleri de ona benzetilmiştir. Bazıları ise, onun Mekke’de kara ve çirkin bir dağ olduğunu, Mekkeliler’in ondan şiddetle nefret ettiklerini, bu yüzden ona şeyâtîn (şeytanlar) adını verdiklerini ve zakkum ağacının tomurcuklarının ve meyvelerinin bu dağın tepesine benzetildiğini söyler. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, o gerçek anlamda şeytanların başlan gibidir. Mülhitler şöyle dediler: Bu teşbihte bir bozukluk vardır, çünkü insanlar o ağacın meyvesini görmedikleri gibi şeytanların başlarını da görmediler; müşkil olan bir meseleyi müşkil bir me.sele ile değil, ancak açık ve vazıh olan bir örnek verilir, aksi halde onun müşkil hali artarak devam eder. Fakat biz şöyle deriz; Buradaki örneklendirme doğrudur, çünkü her ne kadar şeytanları görmemişlerse de Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde şeytanlara karşı aşırı bir nefret, çirkinlik ve ondan kaçış duygusu yaratmıştır. İşte onlar gerçekten şeytanlardan şiddetle nelrel ettikleri ve onları reddettikleri için, zakkum ağacının meyveleri şeytanların başlarına benzetilmiştir.
Bu âyette Resûlullah'ın (s.a.) peygamberliğine ilişkin büyük bir ılelil vardır. Çünkü insanlar şeytanları görmemişler ve onu tanımıyorlardı, onları ancak peygamberlerin verdiği haberle tanıdılar, o haberle ondan nefret ettiler vc onu çok çirkin saydılar. Aslında onlar peygamberlere inanmıyorlartlı; peygamberlerin bu konuda verdiği haberleri kabul ettiklerine göre, risâlet konusunda ve haber verdikleri lıer konuda onların söylediklerini de kabul etmeleri gerekirdi. En doğrusunu Alhh bilir.
Onlarla ilgili rivayette sözünü ettikleri, ateşin her ağacı yaktığı halde orada ağacın nasıl yaşadığı şeklindeki sözleri onu inkâr etmek ve yalancılıkla itham etmek anlamındadır. İkincisi, zakkumu kaymak ve hurma diye yorumlayanlara göre, yukarıda da söylediğimiz gibi o bir imtihan vesilesi ve azap edilme sebebidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
innehâ (إِنَّهَا)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile üçüncü tekil şahıs dişil (müennes) zamiri olan "hâ"nın (o) kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "tahkik" (gerçeği şüphesiz kılma) işlevi gördüğünü; zamirin ise doğrudan bir önceki ayette zikredilen "Zakkum ağacına" (şecere) döndüğünü belirtir. Bu gramatikal kurgu, müşriklerin "Ateşin içinde ağaç mı olurmuş?" şeklindeki alaycı itirazlarına karşı, o ağacın varlığının tartışılamaz ve sarsılmaz ontolojik bir gerçeklik olduğunu dilde mühürler.
Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu pekiştirmeli zamirlerin (innehâ / muhakkak ki o) işlevini tahlil eder. Kuran'ın eskatolojik (ahiret bilimsel) tasvirleri, salt bir bilgilendirme değil, dönemin inkarcı zihniyetiyle girilen aktif bir retorik (hitabet) savaşıdır. Edatın barındırdığı bu vurgu, ilahi hitabın ciddiyetini sahneye koyarak, muhatabın tüm materyalist bahanelerini ve zihinsel direnç noktalarını daha cümlenin başında ezici bir teolojik otoriteyle susturur.
şeceratun (شَجَرَةٌ)
Arapça "ş-c-r" kökünden türemiş dişil (müennes) bir isimdir ve ayette "inne" edatının haberi (yüklemi) konumundadır. Kelimenin sonundaki tenvin (nekra/belirsizlik durumu), bu ağacın dünyevi ağaçlara benzemeyen, mahiyeti tam bilinemeyen ve dehşet verici boyutlarda olan "tuhaf/korkunç bir ağaç" (tahvîl ve tefhîm) olduğunu ifade eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ş-c-r" kökünün temel manasının "kollara ayrılmak, birbirine girmek, içiçe geçmek, karışmak ve dallanıp budaklanmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şecere" kelimesinin Kuran lügatinde gövdesi ve kökleri üzerinde duran bitkiyi tanımladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı zıtlığı tahlil eder. Arap bedevi zihniyetinde "ağaç" (şecere), kavurucu çöl sıcağında gölge, serinlik, sığınak, hayat ve rızık anlamına gelir. Kuran, insanın bu fıtri ve pozitif algısını cehennem sahnesinde tamamen tersyüz eder. O güven veren "ağaç" imgesi, ahirette dalları ve gövdesiyle mutlak bir işkence aparatına, gölge değil azap üreten ontolojik bir canavara dönüşür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kuran'daki ahiret sahnelerinde belirsiz (nekra) formda gelen bu "şeceratun" (korkunç bir ağaç) ifadesinin, ilahi cezanın sadece ateşle (nâr) sınırlı kalmadığını, bitkisel alemin de zakkum formu üzerinden bu azap tablosuna dahil edilerek cehennemin çok boyutlu, grotesk ve insanın fıtri beklentilerini yıkan bir mekan olarak inşa edildiğini vurgular.
tahrucu (تَخْرُجُ)
Arapça "h-r-c" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs dişil fiilidir. Ayetin sözdiziminde "şeceratun" kelimesini niteleyen sıfat cümlesinin fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-r-c" kökünün temel manasının "bir şeyin bulunduğu kapalı/gizli yerden dışarı çıkması, görünür hale gelmesi, dahil olmanın (duhûl) ve gizliliğin tam zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hurûc" eyleminin Kuran terminolojisinde; tohumun toprağı yararak fışkırması, saklı olanın zorlu bir şekilde kabuğunu kırıp yükselmesi ve belirginleşmesi anlamına geldiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki sosyolojik ve polemik zeminine inerek; Kuran'ın bu fiille Müşrik aristokrasinin "Ateş bitkiyi yakar, ağaç nasıl ateşte var olur?" şeklindeki materyalist alaylarına cevap verdiğini ifade eder. "Tahrucu" (çıkar/fışkırır) fiili, ağacın sıradan bir botanik nesne olmadığını, cehennem ateşinin doğasına yenilmeyen, bizzat o ateşin tabiatından beslenerek ilahi bir kudretle ve inatla "yukarıya doğru yarıp çıkan" mucizevi ve azap verici bir mekanizma olduğunu beyan eder. Ağaç yanmaz; ateşin içinden kendi varlığını zorla dışarı çıkarır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazı hırpalayan hırıltılı "h" (ha) harfinin ardından gelen titreşimli "r" ve patlamalı "c" (cim) harflerinin (h-r-c) oluşturduğu o eforlu, zorlayıcı ve yırtıcı ses yapısının; ağacın ateşin o yoğun ve ezici tabakasını dipten itibaren homurdanarak, yarıp parçalayarak ve yukarıya doğru fışkırarak çıkışını işitsel bir sahne olarak okura doğrudan hissettirdiğini ifade eder.
fî (فِي)
Arapça dilbilgisinde "içinde, -de/da, zarfiyet" (mekânsal ve durumsal kapsayıcılık) anlamı veren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, ağacın çıkış noktasını belirleyen son derece hassas bir gramatikal sınır çizdiğini belirtir. Ağaç, cehennemin kıyısında, serin bir köşesinde veya dışında yeşerip dallarını ateşe uzatmaz; o, bütünüyle, kökünden itibaren ateşin tam "içine" (fî) hapsolmuş, ateşin merkezinden (merkezkaç kuvvetiyle) beslenerek yükselen karanlık bir varlıktır.
asli (أَصْلِ)
Arapça "e-s-l" kökünden türemiş bir isimdir ve ayette "fî" edatıyla mecrur (esreli) konumda olup, bir sonraki ismin muzafıdır (tamlananıdır). İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-s-l" kökünün temel manasının "bir şeyin tabanı, temeli, dip kısmı, kökü ve üzerine başka şeylerin bina edildiği en alt ve sağlam merkez" olduğunu belirtir. Bir ağacın toprağın derinliklerine tutunan kısmına da bu yüzden asıl (kök) denir. Râgıb el-İsfahânî, "asl" kelimesinin Kuran lügatinde; eşyanın varoluş kaynağını, en derin noktasını ve beslendiği ana damarı temsil ettiğini vurgular.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına değinerek, "e-s-l" kökünün Süryanice, Aramice ve İbranicede de ortak bir anlama (kök/temel) sahip olduğunu; Kuran'ın bu kelimeyi kullanarak Zakkum ağacının yüzeysel bir bitki olmadığını, onun köklerinin eskatolojik (ahiret bilimsel) mekânın en derin, en karanlık ve en sabit zeminine (aslına) tutunduğunu teolojik olarak mühürlediğini savunur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın barındırdığı teolojik ve sosyolojik ironiyi tahlil eder. Dünyadayken kabile soylarıyla, atalarıyla (asıllarıyla) ve köklü zenginlikleriyle övünen Mekke aristokrasisi, kendi kimliklerini bu "asıl" (soyluluk) üzerinden meşrulaştırıyorlardı. Kuran, o kibirli zümreye yedirilecek ceza ağacının köklerinin (asl) nerede olduğunu göstererek muazzam bir altüst etme (tersyüz) işlemi gerçekleştirir. Onların dünyadaki asalet kibri, ahirette cehennemin en dibinden (aslından) beslenen bu iğrenç ağacın kökleriyle eşitlenerek cezalandırılır.
el-cahîm (الْجَحِيمِ)
Arapça "c-h-m" kökünden türetilmiş, abartı ve süreklilik bildiren "fe'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) vezninde bir isimdir. Ayette "asli" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) konumdadır ve "asli'l-cahîm" (cehennemin tam dibi/kökü) isim tamlamasını oluşturur. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "c-h-m" kökünün temel manasının "ateşin harlanması, alevlerin kat kat yükselerek büyümesi ve insanın bu dehşet karşısında gözlerinin yuvalarından fırlayacakmış gibi dikilmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "cahîm" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir ateş (nâr) değil; alevleri birbiri üzerine binmiş, yakıcılığı zirveye ulaşmış, son derece daraltıcı, boğucu ve devasa hararete sahip derin cehennem çukurunu tanımladığını kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik semantiğinde bu kelimenin ontolojik ağırlığını tahlil eder. "Cahîm", varlığın en şiddetli şekilde tahrip edildiği mutlak kaos alanıdır. Zakkum ağacının "cahîmin dibinden" (asli'l-cahîm) fışkırması, onun sadece sıradan bir ceza nesnesi değil; cehennemin o boğucu, yırtıcı ve karanlık doğasının (c-h-m) adeta bitkisel formda cisimleşmiş, kök salmış ve meyve vermiş hali olduğunu gösterir. Ağaç, ateşin kendi tabiatından doğan ontolojik bir canavardır.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu tasviri incelerken; dönemin Hristiyan ve Yahudi apokaliptik metinlerinde de derin bir "ateş çukuru" (Gehenna/Cahîm) imgesi olduğunu; ancak Kuran'ın bu çukurun dibinden beslenerek büyüyen ve dalları zalimlere uzanan "işkence ağacı" figürünü (Zakkum'u) inşa ederek, cehennemi sadece yakıcı bir mekân olmaktan çıkarıp, aktif olarak zalimi içten içe tüketen üretken ve şeytani bir azap ekosistemine dönüştürdüğünü ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu tamlamanın (asli'l-cahîm), o ağacın ateşten etkilenmediğini, bilakis ateşin o kahredici hararetini emerek büyüdüğünü ve cehennemin en şiddetli tabakasını (kökünü) merkez aldığını belgeleyen kilit bir coğrafi/teolojik tanım olduğu kaydedilir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla