لِمِثْلِ هٰذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 61. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi 61. ayet, saffat suresi, büyük kurtuluş, saffat 61, ölümsüzlük, salih amel, amel
-
58. "(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi?"
59. "Önceki ölümümüzden başka ölüm yok; azap da görmeyeceğiz."
60. "Bu, gerçekten çok büyük bir kazançtır."
61. "Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır."
(Ne mutlu bize ki), artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? Önceki ölümümüzden başka ölüm yok. Buradaki artık bir daha ölmeyeceğiz, değil mi? sorusu, soru değil cevap anlamındadır ve muhatabı ilzam etmekledir, yani cennete girdiğimizde artık ebediyen ölmeyeceğiz ve azap da görmeyeceğiz. Bu beyanın soru anlamına gelmesi, insanların birbirlerine sordukları şeylerden olması da muhtemeldir. Yani biz burada bir daha ölmeyecek miyiz? Bize azap edilmeyecek mi? Eğer bir daha ölmeyeceksek ve bize azap da edilmeyecekse, bu ne büyük bir kurtuluştur! Âyette de böyle buyuruluyor: Bu, gerçekten çok büyük bir kazançtır.
Ebû Muâz, Kisâî'den naklen şöyle der: Buradaki âyet, kesin bilgi anlamına gelen bir soru cümlesidir. Buna benzer örnekler Kuranda çoktur. Soru, bazan hayret mânasına, bazan kesin bilgi mânasına, bazan da bilmemek anlamına gelir.
Önceki ölümümüzden başka ölüm yok, yani ilk ölümümüzden sonra bir daha ölüm yok. Âyetteki “illâ” edatı, sonra mânasına gelir. Çünkü ilk ölüm geçip gitmiştir, ondan sonra ikinci bir ölümü tatmayacaklar.
Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır, yani amel sahipleri, cehenneme gidenler gibi değil, lütfettiğimiz böyle bir kazancı elde etmek için çalışmalıdırlar.
Yorumu Yorumla
-
li-misli (لِمِثْلِ)
Arapçada "için, uğruna, gayesiyle" anlamı katan "lam" (harf-i cer) edatı ile "m-s-l" kökünden türemiş olan "misl" (benzer, denk, eşdeğer) isminin birleşiminden oluşur ve mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "m-s-l" kökünün temel manasının "bir şeyin diğerine her yönüyle benzemesi, denk olması, dikilip ayakta durması ve bir şeyin aslını yansıtan kusursuz ölçü (standart)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "misl" kavramının Kuran lügatinde salt bir şekilsel benzerlikten ziyade; mahiyet, değer ve kalite açısından tam bir eşdeğerlilik ve denklik durumu olduğunu vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen "lam" (li) edatının "ta'lîl ve gaye" (sebep ve hedef bildirme) işlevi gördüğünü belirtir. Bu edat, insanın dünyadaki tüm o yorucu mesaisinin, çabasının ve harcadığı enerjinin yegane meşru gerekçesini (gaye) gramatikal olarak belirler. Hedef, rastgele bir şey değil, "tam da bunun misli/benzeri" olan o muazzam kurtuluştur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-psikolojik zeminine dikkat çeker: Mekke müşrikleri bütün hayat enerjilerini, servetlerini ve akıllarını putperest statükoyu korumak, ticari kervanları büyütmek ve kabilevi asabiyet (şan/şöhret) uğruna harcıyorlardı. Kuran, "li-misli" (bunun/bu muazzam kurtuluşun uğruna) diyerek; harcanan o devasa insani eforun (amelin) ne kadar ucuz, geçici ve değersiz hedeflere yöneldiğini ifşa eder. Eğer uğrunda yorulmaya, çile çekmeye ve bedel ödemeye değer (denk/misl) bir hedef aranıyorsa, o hedef ancak ahiret yurdundaki bu ebedi kurtuluş (fevz) olmalıdır. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ifadenin, dünyevi hedefler ile uhrevi hedefler arasındaki ontolojik değer farkını (hiyerarşiyi) belirleyen ve müminin zihinsel önceliklerini sıralayan kilit bir teolojik formül olduğu kaydedilir.
hâzâ (هَذَا)
Arapçada yakın mesafedeki eril (müzekker) varlıkları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır. Muhatabın dikkatini çekmek için kullanılan "ha" (tenbih) harfi ile asıl işaret ismi olan "zâ"nın birleşimidir ve ayette "misli" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlananı) konumundadır. İbn Fâris, dilde bu tür işaret edatlarının işlevinin, soyut bir manayı veya uzaktaki bir nesneyi muhatabın gözünün önüne, en yakın mesafeye (hissedilebilir alana) getirmek olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu işaret zamirinin, bir önceki ayette mutlak başarı olarak tanımlanan "el-fevzu'l-azîm" (o büyük kurtuluş) kavramına ve cennet ehlinin ulaştığı tüm o ölümsüzlük, emniyet ve estetik nimetlerin (şölenin) bütününe delalet ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu yakın işaret zamirinin (hâzâ/bu), dönemin "symposium" (cennet ziyafeti ve sohbeti) sahnesini sonlandıran çok güçlü bir retorik (hitabet) eylemi olduğunu ifade eder. Soyut olan eskatolojik (ahiret bilimsel) vaat, "İşte tam olarak bu!" denilerek adeta elle tutulur, gözle görülür somut bir nesneye dönüştürülüp muhatabın kalbine mühürlenir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu işaret zamirinin inanan psikolojisindeki yerine değinerek; "hâzâ" kelimesinin, dünyadayken inkarcıların "Ahiret nerede, hani vaat ettiğiniz cennet?" şeklindeki alaycı taleplerine ahiret sahnesinden verilen nihai ve en tatmin edici görsel cevap olduğunu kaydeder.
felya'meli (فَلْيَعْمَلِ)
Arapça "fâ-i ta'kibiyye" (sonuç ve ardışıklık bildiren bağlaç), "lam-ı emir" (emir/istek kipi yapan lam harfi) ve "a-m-l" kökünden türemiş muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs fiili olan "ya'mel"in birleşiminden oluşur. Normalde cezimli olan fiilin son harfi (lam), bir sonraki kelimeye geçiş (iltika-i sakin / iki sakinin yan yana gelmesi) kuralı gereği esre (kesra) ile harekelenmiştir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-m-l" kökünün temel manasının "bir işi bilinçli, kasıtlı ve belirli bir hedefe yönelik olarak bizzat icra etmek, yorulmak ve emek vermek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kuran lügatinde "amel" kavramı ile sıradan bir "fiil" (hareket) arasındaki ontolojik farka dikkat çeker: Fiil, canlı cansız her varlığın yapabileceği genel ve çoğu zaman kasıtsız bir harekettir. Amel ise; yalnızca akıl, irade ve şuur sahibi varlıkların niyet ederek, bir tasavvur güderek ve ahlaki bir tercih sonucunda ortaya koydukları ter dökücü eylemdir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen "fe" bağlacının, önceki ayetlerdeki o muhteşem cennet tasvirini (sebep) mutlak bir pratik eyleme (sonuç) bağladığını belirtir. "Madem ki o büyük kurtuluş haktır, o halde/öyleyse (fe) çalışsın." Araya giren emir lamı (li) ise, bu durumu bir tavsiye olmaktan çıkarıp, ilahi otoritenin mutlak ve kesin bir direktifine (kuralına) dönüştürür.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde insanın "amel edici" bir varlık olarak konumlanışını tahlil eder. İslam öncesi (Cahiliye) dönemin kaderci (fatalist) zihniyetine karşı Kuran, insanın ontolojik değerini ve ahiretteki nihai durağını ancak onun özgür iradesiyle ortaya koyduğu "amellerin" belirleyeceğini ilan eder. Cennet, salt bir inançla bedavaya alınan bir yer değil; uğrunda efor sarf edilen, emek verilen ve ahlaki eylemlerle (amel) inşa edilen dikey bir başarı makamıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; "f", "l", "y", "a" (ayın), "m" ve "l" harflerinin oluşturduğu o akıcı, peş peşe eklemlenen ve dinamik ses yapısının; yerinde duramayan, eyleme geçen ve hedefe kilitlenen insanın o aktif, enerjik ve ter dökücü çabasını (çalışma anını) işitsel bir ritim olarak metne taşıdığını ifade eder.
el-âmilûn (الْعَامِلُونَ)
Arapça "a-m-l" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Ayette "felya'meli" fiilinin faili (öznesi) olarak merfu (ötreli/vav harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde bu kelimenin, "kasıtlı ve şuurlu eylemi (ameli) bizzat kendi iradesiyle ve süreklilik içinde gerçekleştiren özneyi" tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âmil" kelimesinin Kuran terminolojisinde; inancını (imanını) salt kalpte bir tasdik olarak bırakmayıp, onu bedensel ve sosyal bir eyleme dökerek varoluşunu kanıtlayan aktif irade sahiplerini nitelediğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiil (ya'mel / çalışsın) ve failin (âmilûn / çalışanlar) aynı kökten gelmesinin belagat ilmindeki önemine dikkat çeker. Bu "iştikak" (aynı kökten türeme) sanatı ve failin belirlilik (marife) takısıyla gelmesi; eylemin şiddetini, teşviki ve övgüyü zirveye taşır. Ayet, "çalışanlar ancak böyle bir şey için çalışsın" vurgusuyla, gerçek çalışanların (el-âmilûn) sadece uhrevi hedefler güdenler olduğunu gramatikal olarak sınırlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve polemik zeminine dikkat çeker: Mekke müşrikleri de kendilerince çok "çalışan" (âmil) insanlardı; kervanlar düzenliyor, panayırlar kuruyor, siyasi ittifaklar peşinde koşarak devasa bir dünyevi efor sarf ediyorlardı. Kuran, bu ayetle "âmil" (çalışan/başaran) mefhumunun içini tamamen boşaltıp yeniden doldurur. Seküler hedefler için harcanan emek ontolojik bir hiçliktir; yegane rasyonel efor, ebedi kurtuluş için yapılandır. Kuran'ın bu ayeti, inananlara yepyeni bir "çalışma/eylem ahlakı" ve motivasyon ufku çizer.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın, İslam düşüncesindeki o kilit "iman-amel bütünlüğünü" belgeleyen en kesin ifadelerden biri olduğu; Kuran'da tasvir edilen o muazzam cennet lütuflarının (ölümsüzlük, tahtlar, kadehler) hiçbir bedel ödemeden ulaşılabilecek ucuz bir hayal değil, bizzat aktif ve ahlaki bir direnişle (âmilûn olarak) hak edilmesi gereken ilahi bir mükafat olduğu vurgulanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla