Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 55. Ayet

    فَاطَّـلَعَ فَرَاٰهُ ف۪ي سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fettale’a feraâhu fî sevâ-i-lcahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      54. "Ve ekler: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)?"

      55. "Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür."


      Der ki: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sanki o bu sözü cennetteki arkadaşlarına söylemektedir: Dönüp bakar mısınız, cehennemdeki durum u nedir acaba? Sonra Cenâb-ı Hak onun dönüp baktığını ve kardeşini cehennemin ortasında gördüğünü haber veriyor. Âyette adamın, kendisinin dönüp baktığı belirtiliyor, fakat kardaşlarının baktıklarından söz edilmiyor. Her birinin dönüp baktığı ve herkesin onu cehennemin ortasında gördüğü halde, tekil ifade kullanılarak her biri onu cehennemin ortasında gördü denmesi dilde caizdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ey insan! Sen Rabb’ine doğru büyük bir çaba içindesin”, “Ey insan! Yüce Rabb’in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” Her ne kadar bu âyetlerde Cenâb-ı Hak bir insana hitap ediyorsa da hakikatte onun şahsında bütün insan türüne hitap etmektedir. Buna göre dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür meâlindeki âyet, en doğrusunu Allah bilir ya, her birinin dönüp ona baktığını haber vermektedir.

      Sonra âyette hayret edilecek iki husus vardır. Birincisi, cennet ehlinin, cehennemliklerin durumlarına baktıklarından söz edildiğine göre, onlar birbirlerine yakındırlar ve birbirlerini görmektedirler demektir. Yahut hakikatte onlar uzaktırlar, fakat Cenâb-ı Hak cennet ehlinin gözlerine dünyadakinden daha uzağı görme kabiliyeti verecektir. Yüce Allah’ın âhirette insanlara uzakları görme kabiliyeti vermesi mümkündür, bu sayede onlar engel tanımadan ve mesafenin uzunluğuna bakmadan görebileceklerdir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, onlar cehennemliklerin cezasını ve azabını görüp gözleyerek azap duymayacaklar, Rab’lerinin lütfettiği nimetler içinde neşelenmekle meşgul olacaklardır. Onlar, Rab’lerinin lütfettiği o nimetler içinde olmakla, kâfir ve isyankârların durumlarını düşünmekten alıkonulmuşlardır, onlar için bundan başka bir şey yoktur. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyurur: “İşte o gün onlar nimetler içinde keyif sürerler".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fettala'a (فَاطَّلَعَ)

        Arapça "fâ-i ta'kibiyye" (ardışıklık bildiren bağlaç) ile "t-l-a" kökünden türetilmiş, ifti'al babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilinin (ıttala'a) birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "t-l-a" kökünün temel manasının "bir şeyin saklı olduğu yerden ortaya çıkması, doğması, yüksek bir mevkiye çıkmak ve oradan aşağıya doğru uzanarak gözlem yapmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ıttıla" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir bakıştan ziyade; gizli, derinde veya aşağıda olan bir şeyin sırrına, durumuna ve nihai akıbetine vakıf olmak için bilinçli, dikkatli ve yüksekten aşağıya doğru yöneltilen bir teftiş (gözlem) anlamına geldiğini kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde başa gelen "fe" edatının, bir önceki ayetteki "Birlikte bakar mısınız?" (hel entum muttali'ûn) şeklindeki teşvik edici soruya anında, hiç tereddüt etmeden ve kesintisiz bir eylemle karşılık verildiğini gramatikal olarak tesis ettiğini belirtir. Konuşmacı soruyu sorar sormaz hemen aşağıya doğru eğilip bakmış (fettala'a) ve eylem mazi (geçmiş zaman) kipiyle mutlak bir kesinlik kazanmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik (ahiret bilimsel) semantiğinde bu eylemin barındırdığı ontolojik hiyerarşiyi tahlil eder. Dünyadayken müşrik aristokrasi (yakın arkadaş/karîn), müstazaf (ezilen) müminlere kibirle "yukarıdan" bakarken; ahiret sahnesinde roller tamamen tersyüz olur. Cennet ehli olan konuşmacı, ulaştığı o yüce ve emniyetli makamdan (illiyyûn), azap çeken inkarcı kitleye doğru "yukarıdan aşağıya" yönelttiği bu teftiş bakışıyla (ıttıla) ilahi adaletin mutlak otoritesini kendi varoluşunda tecrübe eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; "t" (tı) harfinin şeddeli, kalın ve vurgulu okunuşunun ardından gelen "l" ve "a" (ayın) harflerinin (ttala'a) oluşturduğu o efor gerektiren, uzamalı ses yapısının; tahtından doğrulup, boynunu uzatarak o derin ve korkunç cehennem çukurunun içine odaklanmanın yarattığı fiziksel gerilimi ve sarsıcı yüzleşme anını işitsel bir sahne olarak okura doğrudan hissettirdiğini ifade eder.

        fera'âhu (فَرَآهُ)

        Arapça ardışıklık ve anilik bildiren "fe" bağlacı, "r-e-y" kökünden türemiş mazi (geçmiş zaman) fiil (ra'â/gördü) ve üçüncü tekil şahıs eril nesne zamiri "hu"nun (onu) birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-e-y" kökünün temel manasının "gözle müşahede etmek, bir nesneyi fiziksel olarak idrak etmek, bilmek ve aklın bir hakikati kavraması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) kavramının Kuran terminolojisinde sadece retinanın ışığı algılaması değil, muhatabın şüphelerini tamamen yok eden, hakikati tüm çıplaklığıyla kavrama ve tasdik etme anı (yakîn) olduğunu vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu ikinci "fe" edatının (fera'âhu / derken onu gördü) belagat ilmindeki çarpıcı hızına dikkat çeker. Cennet ehli aşağıya doğru bakar bakmaz (fettala'a), arada hiçbir arama, tarama veya bulamama süreci geçmeksizin anında (fe) dünyadaki o saptırıcı "arkadaşını" cehennem kalabalığının içinde seçip "görmüştür" (ra'âhu). Bu, ilahi kudretin mekânsal ve görsel sınırları kaldırarak müminin arzusuna anında cevap verdiğini gramatikal olarak mühürler.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu "görme" anının, eskatolojik bir röntgencilik veya intikam hazzı olmadığını; Kuran'ın polemik sahnelerindeki en büyük teolojik "katharsis" (arınma/çözülme) anı olduğunu tahlil eder. Dünyadayken dirilişi ve hesabı "Sen gerçekten buna inananlardan mısın?" (e-inneke lemine'l-musaddikîn) diyerek inkar eden o kibirli dost, şimdi cehennemin içinde çıplak gözle (rü'yet) görülmektedir. Bu manzara, Kuran'ın diriliş iddiasının görsel ve nihai doğrulamasıdır (visual verification).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve teolojik zeminine inerek; Kuran'ın bu eylemle inancı soyut bir felsefeden çıkarıp "gözle görülen" somut bir tecrübeye dönüştürdüğünü ifade eder. Mümin, kendisini şüpheye düşürmeye çalışan dostunu ateşin içinde "gördüğünde", sadece onun yok oluşuna şahit olmaz; aynı zamanda kendisinin dünyadayken yaptığı o zorlu seçimin (imanın) ne kadar haklı ve isabetli bir karar olduğunu en derin psikolojik tatminle idrak eder.

        fî (فِي)

        Arapça dilbilgisinde "içinde, içinde bulunma" (zarfiyet) anlamı veren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, görülen kişinin (müşrik arkadaşın) azaba uzaktan temas etmediğini veya kenarında durmadığını; bizzat ateşin onu her yönden kuşattığını, yuttuğunu ve o azabın "içine" ontolojik olarak hapsolduğunu gramatikal bir kesinlikle tesis ettiğini belirtir.

        sevâi (سَوَاءِ)

        Arapça "s-v-y" kökünden türemiş bir isimdir ve ayette "fî" edatıyla mecrur (esreli) konumda olup, bir sonraki ismin muzafıdır (tamlananıdır). İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-v-y" kökünün temel manasının "iki şeyin birbirine denk olması, eşitlik, doğruluk, sapmanın zıttı ve bir şeyin iki uca da eşit uzaklıkta bulunan tam orta/merkez noktası" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" kelimesinin Kuran lügatinde bir nesnenin veya mekânın "tam kalbi, en derin ve merkezi noktası" anlamına geldiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik hafızasına dikkat çeker. "S-v-y" kökünün Süryanice ve Aramicede (şvâ / eşit olmak, düzelmek) ortak bir teolojik anlama sahip olduğunu, Kuran'ın bu kökten türettiği "sevâ" (orta nokta) kavramını, eskatolojik mekânın (cehennemin) odak noktasını tanımlamak için geometrik ve simetrik bir kusursuzlukla kullandığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı derin sosyolojik ve ilahi adalet ironisini tahlil eder: Dünyadayken zenginliği, gücü ve kabilesiyle Mekke toplumunun "merkezinde" (elit tabakada) yer alan; bu merkezi konumu üzerinden, zayıf inananları uçlara, kenarlara ve ötekileşmeye iten o kibirli dost (karîn); ahirette ilahi adaletin şaşmaz simetrisiyle (eşitliğiyle/sevâ), azabın en marjinal değil, tam "merkezine/ortasına" (sevâi'l-cahîm) fırlatılmıştır. Dünyevi merkezin kibri, uhrevi merkezin dehşetiyle eşitlenerek (s-v-y) cezalandırılmıştır.

        el-cahîm (الْجَحِيمِ)

        Arapça "c-h-m" kökünden türetilmiş, abartı ve süreklilik bildiren "fe'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) vezninde bir isimdir. Ayette "sevâi" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak mecrur (esreli) konumdadır ve "sevâi'l-cahîm" (cahîmin tam ortası) isim tamlamasını oluşturur. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "c-h-m" kökünün temel manasının "ateşin harlanması, alevlerin kat kat yükselerek büyümesi ve gözün korkuyla, dehşetle yerinden fırlayacak gibi açılıp dikilmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cahîm" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan, günlük bir ateş (nâr) olmadığını; üst üste yığılarak tutuşturulmuş, yakıcılığı zirveye ulaşmış, alevleri birbiri üzerine katlanmış son derece devasa ve derin cehennem çukurunu tanımladığını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve eskatolojik semantiğinde bu kelimenin ontolojik zıddını tahlil eder. Cennet tasvirlerindeki "naîm" (pürüzsüzlük, yumuşaklık, ruhsal serinlik) kavramının tam psikolojik ve teolojik karşıtı "cahîm"dir. Naîm, varlığın genişlemesi ve ferahlaması iken; cahîm, varlığın daralması, boğulması ve mutlak yıkımıdır. İnanan kişi, dünyada inancını yalanlayan ve onu manevi bir yıkıma sürüklemek isteyen dostunu, tam da bu ontolojik yok oluşun (cahîmin) merkezinde görerek, ilahi uyarının haklılığını tecrübe eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde klasik tefsirlere atıfla; Kuran'da cehennemin farklı derecelerini anlatan isimler (Sakar, Laza, Haviye vs.) arasında "Cahîm" kelimesinin, özellikle alevlerin büyüklüğüne, ateşin harlanmışlığına ve oraya atılanların hissettiği mutlak dehşete (gözlerin fal taşı gibi açılmasına) odaklanan spesifik bir azap tabakası olduğu kaydedilir. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) dikkat çekerek; "c" harfinin patlamalı vurgusu, boğazın en derininden gelen hırıltılı "h" (kalın ha) ve uzatmalı "îm" sesinin (c-h-m) oluşturduğu o boğuk, yakıcı ve genizde harlayan ses yapısının, alevlerin o yutucu uğultusunu ve ateşin merkezindeki o dayanılmaz girdabı işitsel bir sahne olarak metne taşıdığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X