فَوَاكِهُۚ وَهُمْ مُكْرَمُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 42. Ayet
Daralt
X
-
41. "Onlar için belirli bir rızık vardır:"
42. "Türlü meyveler... Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır;"
Sonra Cenâb-ı Hak samimi kulları için hazırlamış olduğu şeyi açıklamakta, şöyle buyurmaktadır: Onlar için belirli bir nzık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir” meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir rızık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir nzık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir nzık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede nzık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “malum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir. Türlü meyveler... Onlara nice ikramlarda bulunulacaktır. Yani onlar saygı görecekler ve şerefle karşılanacaklar.
Yorumu Yorumla
-
fevâkihu (فَوَاكِهُ)
Arapça "f-k-h" kökünden türemiş olan "fâkihe" (meyve) kelimesinin kuralsız/kırık çoğuludur (cem-i mükesser). Ayetin sözdiziminde, bir önceki ayette geçen "rızkun" (rızık) kelimesinin bedeli (açıklayıcısı) veya atf-ı beyanı konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "f-k-h" kökünün temel manasının "neşe, sevinç, bir şeyden keyif almak, ferahlamak ve lezzet duymak" olduğunu belirtir. Meyveye de insana yediğinde keyif ve ferahlık verdiği için bu kökten türetilen isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "fâkihe" kelimesinin Kuran lügatinde sıradan, doyurucu ve zorunlu bir temel gıdadan (taam/rızık) ziyade; tamamen hazza, estetik zevke ve lükse hitap eden, neşe kaynağı olan nimetler bütünü anlamına geldiğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu kelimenin çoğul ve belirsiz (nekra) formda kullanılmasının, cennet nimetlerindeki o akıl almaz çeşitliliği, tasavvur edilemez bolluğu ve tür zenginliğini (tazim ve teksir) gramatikal olarak muhatabın zihnine sunduğunu belirtir. Bir önceki ayetteki "bilinen rızık" (rızkun ma'lûm) ifadesi, bu kelimeyle "çeşit çeşit meyveler" olarak somutlaşır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu kavramın ontolojik ve coğrafi arka planını tahlil eder. İslam öncesi (Cahiliye) dönemin zorlu çöl ikliminde yaşayan bedevi Arap toplumu için meyve (fâkihe), ulaşılması en zor, en nadide ve en lüks nimetlerin başında geliyordu. Kuran, bu kelimeyi kullanarak yeryüzündeki o nadir rastlanan lüksü ve ferahlığı, ahiret sahnelerinde kesintisiz, bol ve ebedi bir eskatolojik (ahiret bilimsel) haz sembolüne dönüştürür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine değinerek; dünyadayken inançları uğruna açlıkla, ambargoyla ve yoksullukla imtihan edilen, temel rızka dahi zor ulaşan o ilk muhatap kitle (müstazaflar) için "fevâkih" kelimesinin, ilahi adaletin bir tecellisi olarak "zorunlu ihtiyaçların karşılandığı bir diyardan, salt zevk ve estetik şölenin yaşandığı bir diyara geçişi" temsil ettiğini savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kelimenin, cennet ehlini bekleyen nimetlerin sadece biyolojik bir doyumu değil, ruhsal bir neşeyi ve keyfi barındırdığını ifade eden temel Kuran kelimelerinden biri olduğu vurgulanır.
ve (وَ)
Arapça dilbilgisinde cümlenin bağlamsal akışını sağlayan hal (durum) veya atıf (bağlaç) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın "vav-ı haliyye" (durum bildiren bağlaç) olarak işlev gördüğünü belirtir. Bu gramatikal kurgu, fiziksel nimetlerin (meyvelerin) sunuluşu ile muhatapların ruhsal/psikolojik statüsü (ikram edilme hali) arasındaki eşzamanlılığı sağlar. Nimetler onlara, "onlar büyük bir hürmet ve ikram içindeyken" sunulmaktadır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat açısından bu harfin, maddi doyum ile manevi tatmin arasındaki o kusursuz cennet bütünlüğünü inşa eden retorik bir köprü olduğunu kaydeder.
hum (هُمْ)
Arapçada üçüncü çoğul şahıs (onlar) ayrık zamiridir. Celaleddin el-Suyuti, isim cümlesinin mübtedası (öznesi) konumunda olan bu zamirin, azaptan kurtulup ihlaslı kılınan o özel zümreye işaret ettiğini belirtir. Zamirin cümlenin başında bağımsız olarak yer alması, tüm dikkati nimetlerin kendisinden çok, o nimetlere mazhar olan seçkin "şahısların" varoluşsal konumuna odaklar. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda cennet sahnelerindeki bu "onlar" (hum) zamirinin; önceki ayetlerde cehenneme sürüklenen ve birbirlerini suçlayan azgın kalabalıkların trajik durumuna karşı, sükunet, onur ve bireysellik kazanmış kurtulmuşlar zümresini estetik bir karşıtlıkla (kontrast) metne taşıdığını ifade eder.
mukramûn (مُكْرَمُونَ)
Arapça "k-r-m" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i mef'ul (edilgen ortaç/etkilenen) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir ve ayette "hum" zamirinin haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-r-m" kökünün temel manasının "şeref, asalet, değer, cömertlik, alçaklığın ve zilletin tam zıttı olan yücelik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikram" kavramının if'al babındaki kullanımını tahlil ederek; bu formun bir kimseye saygı göstermek, onu sıradan bir varlık olmaktan çıkarıp yüksek bir değere layık görmek ve ona eşsiz lütuflarda bulunmak anlamına geldiğini kaydeder. İsm-i mef'ul (mukram) kalıbı, bu şerefin kişinin kendi çabasıyla kopardığı bir şey değil, bizzat mutlak otorite (Allah) tarafından ona "verilen, giydirilen" ontolojik bir statü olduğunu gösterir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde fiil (yukramûn / ikram edilirler) yerine isim (mukramûn / ikram edilenler) formunun tercih edilmesinin belagat ilmindeki önemine dikkat çeker. Fiil geçicilik ve yenilenme bildirirken, isim formu kalıcılık (sübût) bildirir. Onlar sadece ara sıra ikram gören misafirler değil; kimlikleri, varoluşları ve ebedi statüleri "ikram edilenler/şereflendirilenler" olarak sabitlenmiş varlıklardır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde "k-r-m" kökünün Cahiliye döneminden Kuran'a geçişteki dönüşümünü inceler. İslam öncesi bedevi toplumunda "kerem/kerim", sadece soylu bir kabileye mensup olmayı ve çadırda misafire bolca et sunmayı (yatay/dünyevi cömertliği) ifade ederken; Kuran bu kavramı ilahi bir sıfata (El-Kerîm) dönüştürmüş ve dünyada sadece kabile reislerine mahsus olan bu asalet/ikram makamını, ahirette "ihlaslı" tüm kulların mutlak hakkı (mukramûn) ilan ederek yeryüzündeki sahte asabiyet (soy) hiyerarşisini parçalamıştır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, bu kökün Etiyopça (Ge'ez) ve Süryanicede de saygı, onur ve yüceltme anlamlarında dini metinlerde kullanıldığını belirtir. Kuran, eskatolojik bağlamda bu kelimeyi kullanarak, ilahi kabulün sadece maddi bir beslenmeden ibaret olmadığını, aynı zamanda psikolojik bir yüceltme olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin teolojik derinliğine inerek; önceki kelime olan "fevâkih"in (meyvelerin) bedensel/fiziksel bir hazzı temsil ettiğini, "mukramûn" sıfatının ise tamamen ruhsal ve psikolojik bir tatmini karşıladığını ifade eder. İnsanın ontolojik mutluluğu sadece doymakla değil, "değer görmekle" (ikram edilmekle) tamamlanır. Dünyadayken müşrikler tarafından "şair, mecnun, zayıf, köle" denilerek zillet ve aşağılanmaya maruz kalan müminler; ilahi mahkemede bizzat yaratıcı tarafından "şerefli ve itibarlı konuklar" (mukramûn) olarak ağırlanarak dünyevi onur kırıklıklarının nihai tesellisini yaşarlar. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine eğilerek; "m", "k", "r" ve "m" harflerinin oluşturduğu o dolgun, oturaklı, ağırbaşlı ve yankılı ses yapısının, cennet ehlinin o dingin, saygın ve sarsılmaz itibarını (vakarı) işitsel bir sembolizmle okura doğrudan hissettirdiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla