وَمَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: saffat suresi 39. ayet, saffat 39, acı azap, saffat suresi, tasdik, hakikat, amel, ilim, bilgi
-
38. "Ama siz, o acı azabı tadacaksınız!"
39. "Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız."
40. "Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır."
Ama siz, o acı azabı tadacaksınız! Bütün bunları reddedip inkâr ettiğiniz için o acı azabı tadacaksınız. Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız. Arkasından Cenâb-ı Hak müminleri bundan istisna etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Onlar, o acı azabı tatmayacaklar. Yahut onları, sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız âyetinden istisna etmektedir. Yahut istisna ilk âyetten de olmayabilir, cümle başı olabilir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır ve böyle kullanımlar mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir.
Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Bu beyanda geçen “muhlesîn” kelimesindeki “lâm” harfi, onların ihlas ve samimiyetlerine Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği bir ihsan olduğuna işaret etsin diye üstün okunur. Bu âyet, Mûtezile’nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar için belirli bir nzık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir” meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir nzık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir nzık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir nzık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede nzık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “malum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir.
Yorumu Yorumla
-
ve (وَ)
Arapça dilbilgisinde cümlenin bağlamsal akışını sağlayan atıf (bağlaç) veya hal (durum) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayette zikredilen "kavurucu azabı tatma" hükmü ile bu ayetteki "ilahi adalet ilkesi" arasında kesintisiz bir mantıksal bağ kurduğunu belirtir. Azabın şiddeti anlatıldıktan hemen sonra gelen bu bağlaç, o azabın keyfi bir öfke değil, kusursuz bir adalet sisteminin zorunlu neticesi olduğunu gramatikal olarak tesis eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat açısından bu tür atıfların, eskatolojik (ahiret bilimsel) sahnelerdeki ceza ile dünyevi eylem (amel) arasındaki ontolojik köprüyü inşa ettiğini kaydeder.
mâ (مَا)
Arapça dilbilgisinde muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin başına gelerek eylemin gerçekleşmediğini veya gerçekleşmeyeceğini bildiren olumsuzluk (nefy) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel kurgusunda bu edatın, kendisinden sonra gelecek olan istisna edatıyla (illâ) birleşerek "hasr" ve "kasr" (sınırlandırma, yalnızca ona tahsis etme) anlamı üretmek üzere cümleye dahil edildiğini belirtir. İlahi mahkemede haksızlığın, fazladan verilecek keyfi bir cezanın ontolojik olarak "yok" olduğu bu harfle mühürlenir.
tuczevne (تُجْزَوْنَ)
Arapça "c-z-y" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), edilgen (meçhul bina), ikinci çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "c-z-y" kökünün temel manasının "bir şeyin tam karşılığını vermek, bedelini ödemek, bir şeyi başka bir şeyin yerine tam denk gelecek şekilde koymak ve borcu kapatmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramının Kuran terminolojisinde salt bir "eziyet" veya "kötü karşılık" olmadığını; kişinin dünyada yaptığı iyi veya kötü eylemin, ilahi terazide milimetrik olarak tartılıp kendisine ontolojik bir karşılık (tam denk bedel) olarak iade edilmesi anlamına geldiğini vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde bu kelimenin İslam öncesi dönemdeki kullanımından nasıl farklılaştığını tahlil eder. Cahiliye toplumunda "c-z-y" kökü, genellikle kabileler arası intikam, misilleme veya kan davası gibi yatay/dünyevi karşılıklar için kullanılırken; Kuran bu kavramı dikey bir düzleme taşıyarak, mutlak ilahi adaletin eşsiz ve şaşmaz eskatolojik terazisi haline getirmiştir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine ve edilgen (meçhul) kullanımına dikkat çeker. Mekke aristokrasisi dünyadayken soy, zenginlik ve kabile gücü sayesinde işledikleri suçların bedelini (cezasını) ödemekten kaçabiliyor, haksız imtiyazlar elde edebiliyorlardı. Ahiret mahkemesinde "tuczevne" (cezalandırılırsınız / tam karşılığınız verilir) şeklinde muhatap alınmaları, dünyevi tüm torpil, şefaat ve imtiyaz kapılarının kapandığını; her bireyin kendi eyleminin çıplak faturasıyla yüzleşeceği sarsılmaz bir hukuki statüye indirgendiğini ifade eder.
illâ (إِلَّا)
Arapça dilbilgisinde "istisna" (hariç tutma) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında kendisinden önceki olumsuzluk edatıyla (mâ) birlikte kullanıldığında bu harfin mutlak bir "sınırlandırma" (hasr) ürettiğini belirtir. İlahi adaletin formülü bu iki edatın arasında sıkıştırılmıştır: "Karşılık görmeyeceksiniz... Ancak ve sadece (illâ) şu eylemleriniz hariç." Angelika Neuwirth, Mekki surelerin apokaliptik kurgusunda bu edatın, ilahi cezanın keyfiliğini reddeden ve cezayı bütünüyle suçlunun dünyevi failiyetine bağlayan retorik bir kilit taşı işlevi gördüğünü ifade eder.
mâ (مَا)
Arapçada akıl sahibi olmayan varlıklar, eylemler veya durumlar için kullanılan "şey, ...olan şey" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, müşriklerin dünyada işledikleri somut suçları (şirk, kibir, zulüm) işaret ederek onları doğrudan "cezanın gerekçesi" (sıla cümlesi) haline getirdiğini belirtir. Ceza, dışarıdan gelen yabancı bir unsur değil; bizzat o "şey"in (mâ / kendi amellerinin) ahirette somutlaşmış halidir.
kuntum (كُنْتُمْ)
Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), ikinci çoğul şahıs nakıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, köklü bir halde veya durumda bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir varoluşu değil, muhatapların geçmişte benimsedikleri ve terketmedikleri kalıcı psikolojik/eylemsel durumlarını temsil ettiğini ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, kendisinden sonra gelen muzari fiille (ta'melûn) birleştiğinde bu gramatikal yapının "sürekli geçmiş zaman / hikaye edilmiş şimdiki zaman" (yapıyordunuz / yapageldiniz) anlamı ürettiğini; bunun da suçun bir anlık gaflet değil, sistemli, inatçı ve sürekli bir yaşam biçimi olduğunu vurguladığını kaydeder.
ta'melûn (تَعْمَلُونَ)
Arapça "a-m-l" kökünden türetilmiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-m-l" kökünün temel manasının "bir işi bilinçli, kasıtlı ve belirli bir hedefe yönelik olarak bizzat icra etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kuran lügatinde "amel" kavramı ile "fiil" kavramı arasındaki kritik ontolojik farka değinir: Fiil, canlı veya cansız her varlığın (bazen kasıtsız da olsa) ürettiği genel hareketken; amel, yalnızca akıl ve irade sahibi varlıkların, niyet ederek, tasarlayarak ve bilinçli bir tercih sonucunda ortaya koydukları eylemdir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğinde insanın "amel" edici bir varlık olarak konumlanışını tahlil eder. Kuran'a göre insanın ontolojik değerini ve ahiretteki nihai durağını soyu, kabilesi veya sözlü iddiaları değil; sadece ve sadece özgür iradesiyle ortaya koyduğu "amelleri" belirler. Ceza (c-z-y) ve amel (a-m-l) kelimelerinin aynı ayette, aynı özneye (siz) yöneltilerek kullanılması, ilahi adaletin matematiksel kusursuzluğunu temsil eder. İnsan ne ektiyse (amel), onu ontolojik bir gerçeklik olarak biçecektir (ceza).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisinin pratikleri bağlamındaki karşılığına değinerek; "ta'melûn" (işleyip durduğunuz/yaptığınız) fiilinin, onların sadece teorik düzeyde puta tapmalarını değil; zayıfları ezmelerini, ekonomik sömürü çarklarını işletmelerini, Kuran'a ve peygambere karşı fiili ambargolar ve karalama kampanyaları düzenlemelerini (sistematik eylemleri) kapsadığını savunur. Ahiretteki karşılık, bu kümülatif ve bilinçli eylemlerin sonucudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu ayetin ("Ancak yapmakta olduklarınızın karşılığını göreceksiniz") İslam'ın sorumluluk, irade ve adalet (ceza-amel uyumu) tasavvurunu özetleyen en temel teolojik formüllerden biri olduğu, insanın mutlak surette kendi eyleminin faili ve kendi kaderinin (ahiret boyutuyla) mimarı olduğu gerçeğini sabitlediği vurgulanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla