Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 38. Ayet

    اِنَّكُمْ لَذَٓائِقُوا الْعَذَابِ الْاَل۪يمِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnekum leżâ-ikû-l’ażâbi-l-elîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      38. "Ama siz, o acı azabı tadacaksınız!"

      39. "Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız."

      40. "Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır."


      Ama siz, o acı azabı tadacaksınız! Bütün bunları reddedip inkâr ettiğiniz için o acı azabı tadacaksınız. Ve sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız. Arkasından Cenâb-ı Hak müminleri bundan istisna etmekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Onlar, o acı azabı tatmayacaklar. Yahut onları, sadece yapmış olduklarınızdan dolayı cezalandırılacaksınız âyetinden istisna etmektedir. Yahut istisna ilk âyetten de olmayabilir, cümle başı olabilir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır ve böyle kullanımlar mevcuttur. En doğrusunu Allah bilir.

      Ancak, Allah’ın samimi kulları bu cezanın dışındadır. Bu beyanda geçen “muhlesîn” kelimesindeki “lâm” harfi, onların ihlas ve samimiyetlerine Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği bir ihsan olduğuna işaret etsin diye üstün okunur. Bu âyet, Mûtezile’nin iddiasını geçersiz hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar için belirli bir nzık vardır. Eğer, “Orada onlara hesapsız nimetler verilecektir” meâlindeki âyetle, onlar için belirli bir nzık vardır meâlindeki âyet nasıl telif edilir? diye sorulursa, cevap olarak bazı müfessirler bunu, mâlum olan bir nzık veya arzu ettikleri her şeyin kendilerine verileceği bir nzık diye açıklamışlardır. Bunun çokluk mânasına gelmesi, çokluğundan dolayı hesap edilemeyecek ve sayılamayacak derecede nzık anlamına gelmesi de muhtemeldir, ancak bu haddizatında belli ve bilinen bir rızıktır. Yahut belirli bir rızık sözündeki “malum” kelimesiyle şu mâna kastedilmiş olabilir: Dünyada kendilerine vâdedilenlere, âhirette ulaştıklarında bunlar mâlum ve bilinmiş olacak. Yani bunlar kendilerine vâdedilmişti, âhirette ulaşınca da onlar kendilerine mâlum ve belirli hale gelecektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innekum (إِنَّكُمْ)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatı ile ikinci çoğul şahıs "kum" (siz) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın "tahkik" (pekiştirme ve şüpheyi tamamen ortadan kaldırma) işlevi gördüğünü belirtir. Edat, ilahi azabın soyut bir tehdit olmaktan çıkıp, doğrudan muhatapların (müşriklerin) şahıslarına kilitlendiğini ve onlardan ayrılmayacak ontolojik bir gerçeğe dönüştüğünü gramatikal olarak tesis eder.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve apokaliptik kurgusunda bu yapının, tartışmayı ve karşılıklı iddiaları tamamen susturan, ilahi otoritenin doğrudan suçluların yüzüne çarptığı sarsıcı bir retorik "spot ışığı" işlevi gördüğünü ifade eder. İnkarcılar, üçüncü şahıs (onlar) statüsünden çıkarılıp doğrudan "siz" (kum) hitabıyla mutlak bir yüzleşmeye zorlanırlar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kuran belagatında bu tür zamir birleşimlerinin, dünyevi güç vehimlerini parçalayan ve muhatabı ilahi hüküm karşısında tamamen savunmasız bırakan temel bir dilbilimsel araç olduğunu kaydeder.

        lezâikû (لَذَائِقُو)

        Arapça "z-v-k" kökünden türetilmiş ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) "zâikûn" (tadanlar) kelimesi ile onun başına gelen pekiştirme harfi "lam-ı tekit / lam-ı muzahlaka" (le) edatının birleşiminden oluşur. Kelimenin sonundaki "nun" harfi, kendisinden sonra gelen isme muzaf (tamlayan) olduğu için düşmüştür. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "z-v-k" kökünün temel manasının "bir şeyin tadına bakmak, dil ile lezzetini veya acısını hissetmek, onu bizzat ve doğrudan tecrübe etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevk" kavramının Kuran lügatinde salt bir fizyolojik tat alma eyleminden ziyade; ilahi azabı veya rahmeti kişinin tüm benliğiyle, en derin ve sarsıcı şekilde, kaçınılmaz bir varoluşsal tecrübe olarak yaşaması anlamına geldiğini kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, "nun" harfinin düşerek kelimenin isim tamlaması (izafet) formuna girmesinin, azabı tatma eyleminin anlık bir olay olmadığını; onların sürekli, kesintisiz ve ayrılamaz bir biçimde "azap tadanlar" statüsüne sabitlendiklerini gramatikal olarak gösterdiğini belirtir. Başındaki "le" edatı ise bu mutlak aidiyeti ikinci kez pekiştirir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik semantiğini (ahiret dilini) tahlil ederken, duyusal kelimelerin teolojik işlevine dikkat çeker. Kuran, azabı sadece uzaktan seyredilen veya bilinen soyut bir ceza olarak değil, bizzat bedensel ve ruhsal olarak "tadılacak" somut bir acı olarak tasvir eder. Dünyadayken hakikatin tadını almayı kibirle reddedenler, ahirette ilahi azabın acısını en derinden tatmak zorundadırlar. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; peltek "z" (zel) harfi ile derin damak sesi olan kalın "k" (kaf) harfinin oluşturduğu bu kelimenin, acı ve yakıcı bir şeyi yutkunurken boğazda hissedilen o fiziksel tıkanmayı, yutma zorluğunu ve duyusal acıyı işitsel bir sahne olarak okura doğrudan hissettirdiğini ifade eder.

        el-azâbi (الْعَذَابِ)

        Arapça "a-z-b" kökünden türemiş bir isimdir ve ayette "lezâikû" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlananı) olarak mecrur (esreli) konumdadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli (marife) yapar. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde bu kökün temel manasının "bir şeyi engellemek, men etmek, tatlı suyu acılaştırmak ve kişiyi yaptığı işten alıkoyan şiddetli acı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "azap" kavramının Kuran terminolojisinde kişinin yeryüzündeki isyankar eylemlerinin, kibrinin ve şirkinin karşılığı olarak tattığı, onu her türlü onurdan, rahatlıktan ve hareket kabiliyetinden yoksun bırakan mutlak fiziksel ve ruhsal ıstırap olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, Süryanice ve Aramicede de ceza ve acı anlamında benzer formların kullanıldığını, Kuran'ın bu ortak hafızayı alıp kendi teolojik zemininde, mutlak ilahi adaletin bir tecellisi olarak yeniden şekillendirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine değinerek; Mekke aristokrasisinin dünyadayken zayıflara ve inananlara uyguladığı dünyevi eziyetlerin ve baskıların, ahiret sahnesinde ilahi adaletin kusursuz işleyişiyle bizzat kendi üzerlerine, beklenen ve bilinen (el-azab) mutlak bir ceza olarak geri döndüğünü ifade eder.

        el-elîm (الْأَلِيمِ)

        Arapça "e-l-m" kökünden türetilmiş, abartı ve süreklilik bildiren "fe'îl" (sıfat-ı müşebbehe/mübalağa) vezninde bir sıfattır ve ayette "el-azâbi" kelimesini niteler. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "e-l-m" kökünün temel manasının "şiddetli sızı, bedenin ve ruhun derinliklerine işleyen, kıvrandıran ve dayanılması güç olan acı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elem" kelimesinin sıradan bir rahatsızlık değil, varlığın doğasına aykırı olan ve ona en çok zarar veren nihai hasar hissi olduğunu; "elîm" kalıbının ise bu acının kesintiye uğramadan, sürekli ve artarak devam eden yakıcı bir boyuta ulaştığını gösterdiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "elîm" sıfatının işlevini tahlil eder. Kuran'da azap kelimesi bazen "büyük" (azîm), bazen "alçaltıcı" (muhîn), bazen de "şiddetli" (şedîd) sıfatlarıyla gelir. Ancak "elîm" (acı verici) sıfatı, azabın doğrudan sinir uçlarına, duyulara ve varlığın en hassas noktalarına temas eden somut, bedensel ve psikolojik yakıcılığını (somatic pain) temsil eder. Bu, dünyadayken konfor, zevk ve bedensel rahatlık içinde yaşayıp hakikati reddeden bedevi kibrine verilmiş ontolojik bir karşılıktır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde klasik tefsir birikimine atıfla; bu sıfatın, cehennem azabının sadece dışsal bir ateş olmadığını, inkarcının kendi içsel iflasını, pişmanlığını ve ruhsal tükenişini de kapsayan, hem fiziksel hem de manevi sınırları sonuna kadar zorlayan mutlak bir ıstırap hali olduğu vurgulanır. Ayetin sonunda yer alması, azabın niteliğine dair söylenecek son ve en dehşetli sözdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X