Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 36. Ayet

    وَيَقُولُونَ اَئِنَّا لَتَارِكُٓوا اٰلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yekûlûne e-innâ letârikû âlihetinâ lişâ’irin mecnûn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      35. "Ne zaman onlara, 'Allah'tan başka tanrı yoktur' denilse küstahlık edip kibre kapılırlar."

      36. "‘Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız' derler."


      Ne zam an onlara, ‘Allah’tan başka tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Yani ne zaman onlara, Allah’tan başka tanrı yoktur deyiniz emri verilse hemen kibirlenip küstahlaşırlar. Buradaki kibirlenirler anlamındaki kelimenin, sadece bu söz için değil, kendilerine Allah’tan başka tanrı yoktur diyenlere tâbi olmaktan dolayı kullanılmış olması muhtemeldir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Bu Kur’ân, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!”, “İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!”. Onlar Resûlullah’a (s.a.) uymaya tenezzül etmiyor ve büyükleniyorlar, bundan dolayı da o sözleri söylüyorlardı. Bu beyanda geçen büyüklenmenin, gerçekten âyette belirtilen kelime-i tevhid sözüne karşı büyüklenmiş olduklarını ifade etmiş olmaları anlamına gelmesi mümkündür; bu durumda onların kibirlenmeleri, kelime-i tevhidi red ve inkâr etmeleri anlamına gelir, şu sözleriyle ifade ettikleri gibi; “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?”. En doğrusunu Allah bilir.

      Ne zaman onlara, ‘Allahsan başka tanrı yoktur’ denilse küstahlık edip kibre kapılırlar. Bu İlâhî beyanın, az Önce söylediğimiz gibi gizli bir kelimenin bulunduğu farzedilerek, ne zaman onlara Allah’tan başka tanrı yoktur deyiniz dense hemen kibirlenip küstahlaşırlar anlamına gelmesi mümkündür. Ancak şu mânaya da gelebilir: Onlara, putlara tapınmayı bırakın, kulluğunuzu gerçek İlâh olan Allaiı a yöneltin, O fayda vermeye ve zararı defetmeye kadirdir ve O şanı yüce ve üstün olandır denilince, kibirlenip küstahlaşırlar. Bu mânayı, onların şu sözleri de teyit etmektedir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarım ızı mı bırakacağız!, yani mecnun bir şairin sözüyle tanrılarımıza kulluğu bırakır mıyız? En doğrusunu Allah bilir.

      Rivayet edildiğine göre Kureyş’in reislerinden bir grup Ebû Tâlİbe gidip şöyle demişler; Kardeşinin oğlu Muhammed bizden ne istiyor? Ebû Tâlib yeğenini çağırıp diyor ki: Bunlardan ne istiyorsun yeğenim? Hz. Peygamber şu cevabı verdi: Amcacığım! Ben onlardan sadece bir kelime istiyorum; bu sayede Araplar a hâkim olacakları ve Arap olmayanların da kendilerine İtaat edecekleri bir kelime!’’ Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber in (s.a.) şöyle dediği de kaydedilir: Ben sizden öyle bir kelime İstiyorum ki, o sayede Araplar size itaat edecek, Arap olmayanlar da size cizye ödeyecek! Onlar; nedir o kelime? diye sorunca da şöyle buyurmuş: Allah’tan başka tanrı yoktur ve ben Allah’ın elçisiyim. O zaman onlar şu karşılığı vermişler: “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?”. O sırada onların şöyle dedikleri de rivayet edilmiştir: Cinlere kapılmış bir şairin sözüyle tanrılarımızı mı bırakacağız! Açıklamaya çalıştığımız âyetin, az önce söylediğimiz mânaya gelmesi muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra bu âyet-i kerîme, Dehrîler ve diğerleri gibi yaratıcıyı baştan inkâr edenler hakkında değil, yaratıcının varlığını kabul edenler hakkındadır. Çünkü “Allah’tan başka tanrı yoktur” kelime-i tayyibesi, Allah’tan başkasına ulûhiyet niteliği vermeyi reddetmekte ve ulûhiyeti sadece Allah’a tahsis etmektedir. Eğer âyetin kapsamına Dehrîler de dâhil olsaydı, Allah’ın dışındaki varlıklardan ulûhiyeti reddetmenin anlamı olmazdı, aksine sadece ulûhiyeti ispat etmeye ihtiyaç duyulurdu. Bu da göstermektedir ki âyet, yaratıcının varlığını kabul eden, fakat O’na yaratıklarını ortak koşanlar hakkındadır, onlar da Araplar’dan ve başka milletlerden müşrik olanlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Tanrılarım ızı mı bırakacağız, derler. Bu cümlenin hemen arkasından cinlere kapılmış bir şairin sözüyle dediklerine baktığımızda, onlar bu soruyu red ve inkâr mânasında sormuşlardı. Sonra iki zıt niteliği burada birleştirmişlerdir; şair ilimde zirveye tırmanan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşandır, onlar bu iki zıt niteliği Resûlullah’ın (s.a.) şahsında bir araya getirmişlerdi. Onların söyledikleri, “O, ya bir sihirbaz veya bir mecnundur” sözleri de bunun gibidir; çünkü sihirbaz nesnelerin bilgisinde zirveye ulaşan, mecnun ise cehalette zirveye ulaşan biridir. Bu durum, onların bu sözleri inatla karşı çıkmak için söylediklerini gösterir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve (وَ)

        Arapça dilbilgisinde bağlaç (atıf) veya hal (durum) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayette anlatılan müşriklerin tevhid çağrısı karşısındaki kibri (yestekbirûn) ile o kibrin dışa vurumu olan sözlü itirazları ve iftiraları arasındaki kesintisiz geçişi sağladığını belirtir. Kibir (istikbar) içsel bir durumdur, eyleme dönüşmesi ise bu bağlaçla ifade edilen "kavl" (söylem) ile gerçekleşir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde belagat açısından bu tür atıfların, inkarcı psikolojinin aşamalarını (kibir, ardından inkar, ardından iftira) birbirine bağlayan retorik bir köprü işlevi gördüğü ifade edilir.

        yekûlûne (يَقُولُونَ)

        Arapça "k-v-l" kökünden türemiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "sesi harflere dökmek, telaffuz etmek ve zihindeki bir düşünceyi sözlü olarak dışa vurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir gevezelikten ziyade, kişinin kesin bir inancını, iddiasını veya ideolojik duruşunu kararlılıkla beyan etmesi anlamına geldiğini kaydeder. Fiilin muzari (şimdiki zaman) formunda gelmesi, bu inkar söyleminin Mekke toplumunda sürekli, sistematik ve organize bir şekilde üretildiğini gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminini tahlil ederek; "yekûlûne" (diyorlar/derler) fiilinin Mekke aristokrasisinin (Mele' taifesinin) İslam'a karşı yürüttüğü kolektif bir propaganda faaliyetini, ortak bir karalama kampanyasını temsil ettiğini savunur. Bu, tekil bir itiraz değil, kitleleri peygamberden uzak tutmak için kurgulanmış politik bir söylemdir.

        e (أَ)

        Arapça dilbilgisinde "hemze-i istifham" (soru edatı) olarak işlev görür. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel kurgusunda bu edatın sıradan bir bilgi edinme (istifham-ı hakiki) amacı taşımadığını; aksine Mekkeli müşriklerin kendi geleneklerini bırakma fikrini son derece akıl dışı, gülünç ve kabul edilemez bulduklarını ifade eden bir "istifham-ı inkari ve taaccübi" (şiddetli ret, kınama ve hayret sorusu) olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu soru edatlarının, Kuran'ın devrimci mesajı karşısında eski düzenin (Cahiliye statükosunun) yaşadığı şoku ve gösterdiği kışkırtıcı reaksiyonu metne yansıtan en temel edebi araçlar olduğunu ifade eder.

        innâ (إِنَّا)

        Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik bildiren "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, cümlede bu edatın "tahkik" (pekiştirme) işlevi gördüğünü ve soru cümlesiyle (e) birleştiğinde ("Biz mi?! Şüphesiz biz mi?!") müşriklerin kendi kimliklerine, asabiyetlerine ve atalarının inancına duydukları o sarsılmaz aidiyeti gramatikal olarak zirveye taşıdığını belirtir. Dücane Cündioğlu, bu edatın kullanımıyla müşriklerin sadece bir fikri savunmadıklarını, kendi varoluşsal kimliklerini (innâ/biz) Kuran'ın davetine karşı aşılmaz bir duvar gibi ördüklerini ifade eder.

        le (لَ)

        Arapça gramerinde cümleye pekiştirme ve vurgu anlamı katan "lam-ı tekit" veya "lam-ı muzahlaka" harfidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, inkar edenlerin söyleminde "istifham" (soru), "inne" (kesinlik) ve "lam" (pekiştirme) edatlarının tek bir cümlede arka arkaya dizilmesinin, muhatapların vahye karşı geliştirdikleri direncin ne kadar katı, alaycı ve tavizsiz olduğunu gösteren çarpıcı bir belagat (dilbilimsel) tablosu oluşturduğunu kaydeder.

        târikû (تَارِكُوا)

        Arapça "t-r-k" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir. Sonundaki "nun" harfi, kendisinden sonra gelen kelimeye (âlihetinâ) muzaf (tamlayan) olduğu için düşmüştür (târikûn -> târikû). İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "t-r-k" kökünün temel manasının "bir şeyi kendi haline bırakmak, ondan ayrılmak, ilgiyi kesmek, vazgeçmek ve onu ardında bırakmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "terk" eyleminin sadece fiziksel bir uzaklaşma olmadığını; inanç, değer veya bir bağ üzerinden kurulan tüm aidiyetleri bilinçli olarak koparıp atmak anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu eylemin Cahiliye sosyolojisindeki ontolojik ağırlığını tahlil eder. Bedevi zihniyeti için ataların dinini "terk etmek" (t-r-k), sadece bireysel bir inanç değişikliği değil; kabileye ihanet etmek, geçmişin otoritesini yıkmak ve toplumsal varoluşu kökünden kazımak demektir. Müşrikler, "târikû" kelimesini kullanarak bu eylemin kendi dünyalarında ne kadar imkansız ve tahayyül edilemez bir "ihanet" olduğunu haykırmaktadırlar.

        âlihetinâ (آلِهَتِنَا)

        Arapça "e-l-h" kökünden türemiş olan "ilah" kelimesinin çoğulu "âlihe" ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim) zamirinin birleşmesinden oluşur ve "târikû" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlananı) konumundadır. İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "ibadet etmek, kulluk sunmak, sığınmak, bir yücelik karşısında hayrete düşmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin çoğul formunun, Kuran'da müşriklerin tapındığı, Allah'ın mutlak otoritesine eş koştukları her türlü somut (putlar) ve soyut (hevalar, otoriteler) mabudu kapsadığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik serüvenini inceleyerek; Arapçadaki "ilah" kavramının Aramice/Süryanicedeki "Alaha" ve İbranicedeki "Eloah" kelimeleriyle aynı kökenden geldiğini, ancak müşriklerin bu kelimeyi "âlihe" (ilahlar) şeklinde çoğullaştırarak antik Ortadoğu'nun politeist (çok tanrılı) ve parçalanmış panteonunu Kuran'ın tevhid söylemine karşı bir savunma kalkanı olarak kullandıklarını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun sınıfsal yapısı üzerinden kelimeyi okur: Müşrikler "bizim ilahlarımız" (âlihetinâ) derken sadece cansız taştan putları kastetmezler; o putlar üzerinden dönen ekonomik sömürü çarkını, Kabe merkezli panayırları, kabilevi ittifakları ve kendi siyasi tahakkümlerini (statükoyu) kastederek bu otoriteleri asla "terk etmeyeceklerini" ilan ederler.

        li (لِ)

        Arapça dilbilgisinde "için, uğruna, -den dolayı" anlamlarına gelen, sebep (illiyet) veya tahsis bildiren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, müşriklerin inkar ve alaylarındaki gerekçeyi sunduğunu belirtir. Ancak bu gerekçe rasyonel değil, tamamen "tahkir" (aşağılama ve küçümseme) amacı taşır. "Sırf onun uğruna mı, o basit kişi için mi?" şeklindeki aşağılayıcı ton, bu edatla gramatikal bir kimlik kazanır.

        şâ'irin (شَاعِرٍ)

        Arapça "ş-a-r" kökünden türemiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde bir isimdir ve ayette "li" edatıyla mecrur (esreli) konumdadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ş-a-r" kökünün temel manasının "ince, gizli ve örtülü bir şeyi idrak etmek, derinden hissetmek ve başkalarının bilemediği bir bilgiye nüfuz etmek" olduğunu belirtir. Kıl (şa'r) kelimesi de inceliğinden dolayı bu kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, "şair" kelimesinin sadece vezinli ve kafiyeli söz söyleyen kişi olmadığını; görünmeyen alemlerden gizli bilgileri sezdiğine veya aldığına inanılan özel bir figürü tanımladığını kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu kavramın Cahiliye dönemindeki ontolojik karşılığını tahlil eder. İslam öncesi Arap toplumunda "şair", ilhamını perilerden (cinlerden) alan, kabilenin doğaüstü sözcüsü, övücüsü ve düşmanlara karşı hicivleriyle savaşan yarı-büyüsel bir otoriteydi. Müşrikler, peygambere "şair" diyerek Kuran'ın ilahi, aşkın ve mutlak (Rahmani) vahiy niteliğini reddetmiş; onu yerel, cinlerden ilham alan, geleneksel ve beşeri bir söz sanatı kategorisine (şiire) indirgeyerek itibarsızlaştırmaya çalışmışlardır.

        Arthur Jeffery, kelimenin antik Arap kültüründeki majik (büyüsel) bağlamına dikkat çeker. Şair, sıradan bir edebiyatçı değil, sözleriyle nesneleri ve olayları etkileyebilen bir kahindir. Peygambere bu yaftanın vurulması, onun mesajının ahlaki ciddiyetini yok saymaktır. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin edebi kurgusunda bu suçlamanın, Kuran'ın estetik ve ritmik formunun (fasıla ve seci yapısının) dönemin şiiriyle kıyaslanmasından doğan kasıtlı bir polemik/çarpıtma olduğunu ifade eder.

        mecnûn (مَجْنُونٍ)

        Arapça "c-n-n" kökünden türetilmiş, ism-i mef'ul (edilgen ortaç/etkilenen) vezninde bir isimdir ve ayette "şâ'irin" kelimesini niteleyen bir sıfat konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "c-n-n" kökünün temel manasının "bir şeyi örtmek, gizlemek, gözden kaybetmek ve karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir. Gece (cünûn), anne karnındaki yavru (cenin), ağaçlarla örtülü bahçe (cennet) ve gözle görülmeyen varlıklar (cin) bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "mecnûn" kelimesinin sıradan bir akıl hastalığını (delilik) değil; aklı örtülmüş, iradesi kendi elinden alınarak cinlerin veya görünmez varlıkların etkisine/tasarrufuna girmiş, onların kontrolünde konuşan "cinlenmiş" kişi anlamına geldiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye sosyolojisindeki yerine değinerek; "şair" ile "mecnun" kelimelerinin o dönemde birbirini tamamlayan kavramlar olduğunu tahlil eder. Şairin ilham alabilmesi için cinlerin tesiri altına girmesi (mecnun olması) gerekiyordu. Müşrikler, peygamberin getirdiği sarsıcı ayetler karşısında bu iki kelimeyi (şairin mecnun) birleştirerek tam teşekküllü bir ontolojik iftira üretirler: "O, aklını cinlere teslim etmiş, onların fısıltılarını bize söyleyen bir kahindir." Bu iftira, ilahi vahyin kaynağını Allah'tan alıp şeytani/cinni bir boyuta taşıma çabasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki psikolojik harp stratejisine dikkat çeker. Mekke elitleri, Kuran'ın getirdiği sosyal ve teolojik devrimin argümanlarına akli ve mantıki cevaplar (hüccet) üretemediklerinde, en kolay ve evrensel itibarsızlaştırma yöntemine başvurmuşlardır: Karşıt fikri savunanı "deli/cinlenmiş" (mecnûn) ilan ederek kriminalize etmek ve halkın gözünde onu ciddiye alınmaz kılmak.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; "c" ve "n" harflerinin oluşturduğu boğuk, genizden gelen ve içe kapalı ses yapısının (c-n-n), aklın üzerini örten o karanlık ve gizemli örtüyü, şuurun bulanıklığını işitsel bir sahne olarak muhatabın zihnine yansıttığını ifade eder. Müşrikler, bu kelimeyle aslında peygamberin zihnini değil, hakikat karşısında kendi akıllarının ne kadar örtülmüş (mecnun) olduğunu trajik bir şekilde ifşa etmişlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X