فَاَغْوَيْنَاكُمْ اِنَّا كُنَّا غَاو۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
"Sizi saptırdık, çünkü biz kendimiz sapmıştık."
Bu tâbi olmanın liderle onlara uyanlar arasında olması muhtemeldir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Halk kesimi ile liderleri arasında yapılacağı bu: “Hor görülenler büyüklük taslayanlara şöyle derler... Büyüklük taslayanlar hor görülenlere şöyle derler...”, “Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onlara ateşten bir kat daha azap ver!” Bu tartışmanm insanlarla şeytanlar arasında geçmiş olması da mümkündür.
Sizi saptırdık. Bu beyanın, siz sapkmlığı ve dalâleti tercih ettiğiniz zaman biz de sizi saptırdık anlamına gelmesi muhtemeldir. Yahut bizim doğru yolda olmadığmuzı biliyordunuz, size bir delil de göstermemiştik, bizim sapkmlık içinde olduğumuzu bildiğiniz halde gelip bize tâbi oldunuz, o zaman biz de sizi saptırdık anlamına gelir. Buradaki “iğvâ” kelimesi saptırmak ve dalâlete düşürmek demektir.
Yorumu Yorumla
-
fe (فَ)
Arapça dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" (ardışıklık bağlacı) veya "fâ-i sebebiyye" (nedensellik bildiren bağlaç) olarak işlev görür. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayette zikredilen "ilahi azabın hak olması" durumu ile saptırıcı liderlerin peşinden gelenlere yaptıkları bu itiraf arasında doğrudan bir mantıksal ve zamansal ardışıklık kurduğunu belirtir. Liderler bu edatla, azabın kesinleşmesinin hemen ardından, "Madem ki azap başımıza geldi, o halde gerçeği itiraf edelim" şeklindeki o çaresiz psikolojik kopuşu ve nedenselliği gramatikal olarak ifade ederler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat açısından bu harfin, hesaplaşma sahnesindeki ortak felaketi ortak bir eyleme (saptırma eylemine) bağlayan retorik bir köprü olduğunu kaydeder.
ağveynâkum (أَغْوَيْنَاكُمْ)
Arapça "g-v-y" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs fiil (ağveynâ) ve ona bitişen ikinci çoğul şahıs nesne zamirinden (kum) oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "g-v-y" kökünün temel manasının "doğru yoldan sapmak, inancın bozulması, hedefini şaşırmak, yolunu kaybetmek ve hüsrana uğramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğayy" kavramının Kuran lügatinde rüşdün (olgunluk, hidayet ve doğruyu bulma yetisi) tam zıttı olduğunu; bu kelimenin bilgisizlikten ziyade, "bozuk ve sapkın bir inançtan doğan şuursuzluk ve körlük" anlamına geldiğini kaydeder. İf'al babındaki (ağvâ) kullanımı, bu sapkınlığı başkasına bulaştırmak, onu kasten yoldan çıkarmak ve körlüğe sürüklemek eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu eylemin ontolojik boyutunu tahlil eder. Dünyadayken peygamberi "saptırıcı" olmakla suçlayan Mekke aristokrasisi, ahiret sahnesinde kendi yandaşlarına dönerek bu fiille şu çıplak itirafı yapar: "Evet, sizi tevhid yolundan saptıran, o ontolojik körlüğe (ğayy) iten ve manipüle eden bizdik." Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine inerek; sömürü düzenini elinde tutan müstekbirlerin (elitlerin), halkı dinden uzaklaştırmak için kurdukları sistematik propagandanın ve beyin yıkama faaliyetlerinin bu tek kelimelik fiille ahiret mahkemesinde ifşa edildiğini savunur. Bu, tahakküm kuranların, tahakküm ettikleri kitleye verdikleri nihai yıkım beyanıdır. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine dikkat çekerek; boğazdan gelen kalın "ğ" (ğayn) ve içiboş/uzatmalı "v" seslerinin, "ğayy" mefhumunun bünyesindeki o karanlıkta el yordamıyla dolaşma, boşluğa düşme ve dipsiz bir kuyuya yuvarlanma hissini işitsel bir sembolizmle okura/dinleyiciye aktardığını ifade eder.
innâ (إِنَّا)
Arapçada isim cümlelerinin başına gelerek mutlak kesinlik bildiren "inne" edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin kaynaşmış halidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın "tahkik" (pekiştirme ve şüpheyi ortadan kaldırma) ve "ta'lil" (gerekçe sunma) işlevi gördüğünü belirtir. Liderler, "Sizi saptırdık, çünkü şüphesiz ki biz..." diyerek, saptırma eyleminin altındaki o asıl ve inkar edilemez varoluşsal gerçeği açıklamaya bu kesinlik edatıyla başlarlar. Kendi durumlarına dair hiçbir mazeret veya hafifletici sebep bırakmayan gramatikal bir mühürdür.
kunnâ (كُنَّا)
Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil (kâne) ve ona bitişik birinci çoğul şahıs zamirinden (nâ) oluşur. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir halde veya durumda kalıcı olarak bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin bu kullanımının sıradan veya anlık bir eylemi değil, kişinin geçmişten beri süregelen, yerleşik tabiatını ve ontolojik statüsünü temsil ettiğini ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, ardından gelen ism-i fâil ile birleştiğinde bu fiilin, saptırıcıların kendi sapkınlıklarını bir anlık yanılgı olarak değil, dünyevi varoluşlarının değişmez, sürekli ve yapısal bir parçası (kunnâ) olarak itiraf ettiklerini gramatikal düzeyde tesis ettiğini kaydeder.
ğâvîn (غَاوِينَ)
Arapça "g-v-y" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim/sıfattır ve ayette "kunnâ" fiilinin haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, kökün sapıtma ve yoldan çıkma anlamına atıfla, bu formun eylemi bizzat ve sürekli olarak gerçekleştiren failleri tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğâvî" kelimesinin hakikate tamamen körleşmiş, fıtratındaki aydınlığı yitirerek sapkınlığı bir yaşam biçimi ve karakter haline getirmiş varlıkları nitelediğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisi (müstekbirler) ile alt tabaka (müstazaflar) arasındaki tartışmadaki ironisini tahlil eder. Dünyadayken kendilerini en akıllı, en doğru yolda ve topluma rehberlik eden yüce şahsiyetler olarak sunan elitler; ahirette maskeleri düşünce, "Biz zaten kendimiz yolumuzu kaybetmiş körlerdik (ğâvîn); sizin gibi körleri uçuruma sürüklemekten başka ne yapabilirdik ki?" diyerek o devasa sahte otoriteyi kendi elleriyle yıkarlar. Bu kelime, körün köre kılavuzluk ettiği trajik bir sosyolojik gerçeğin eskatolojik itirafıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu sıfatın, inkarın ve şirkin nihai sonucunu özetlediği; kendisi hidayetten (doğru yoldan) tamamen yoksun olan bir varlığın, başkasına verebileceği tek şeyin ancak kendi içindeki "ğayy" (karanlık ve sapkınlık) olacağı vurgulanır. Ayette bu sıfatın çoğul ve ism-i fâil olarak kullanılması, dünyadaki şaşalı "kavim/lider" söylemlerinin ahirette toplu bir "sapkınlar/yolunu kaybedenler sürüsü" itirafına dönüşmesini çarpıcı bir belagatle metne yansıtır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla