وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍۚ بَلْ كُنْتُمْ قَوْماً طَاغ۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 30. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: azap, saffat suresi, saffat 30, ortaklık, saffat suresi 30. ayet, saptırma, kavim, topluluk, halk
-
27. "Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar."
28. "Derler ki: ‘Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.'"
29. "Diğerleri, ‘Aksine' derler, ‘siz inanmış kimseler değildiniz.’"
30. "Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz."
Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Bazıları bu beyan hakkında, insanlar cinlere yönelir; bazdan da insanlar şeytanlara yönelir, dediler. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz. Bazıları da şöyle dedi: Siz bizi hayır ve itaat cihetinden çağırarak bizleri gaflete düşürdünüz ve engellediniz derler. Bazdan ise şöyle söyledi: Siz bize din ve tevhid yönünden gelirdiniz, dolayısıyla bundan kaçmılamazdı, derler. Bu yorum, ilk yorum ile aynı anlama gelir. Nihayet bazdan da şöyle bir mâna verdi: Siz bize hak cihetinden gelirdiniz. Diğerleri de onlara şöyle cevap verirler; Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. Yani derler ki: Siz, kendi arzunuz ve tercihinizle imam terketmiştiniz, yoksa sizi İmandan biz alıkoymuş değiliz.
Bizim, sîzin üzerinizde hiçbir etkili baskım ız olm am ıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Yani biz, sizleri buna mecbur edecek herhangi bir delil ve kanıt getirmemiştik, aksine siz kendi arzunuzla bize uydunuz ve davetimizi kabul ettiniz. Onların arasındaki bu münazara ve mücadele, tıpkı İblis ile kâfirlerin başka bir yerdeki münazarasına benzemektedir: “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”, yani ben size hiçbir delil ve kanıt göstermeden çağrıda bulundum, siz de kabul ettiniz. Buna göre de onlar şöyle demişlerdi: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. îmanı, tamamen kendi tercihinizle terkettiniz, bizim sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz ve delilimiz yoktu. Bu aynı zamanda liderlerin, tabileriyle yaptıkları münazaraya da benzemektedir. Şu ve benzeri İlâhî beyanda buna temas edilmiştir: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok”. En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz meâlindeki âyet, sözlerle gelirdiniz anlamına da gelebilir, yani siz diyordunuz ki: Siz hak yoldasınız, siz müminsiniz! Muhtemelen burada sağ cihet kastedilmemiş, ancak her taraftan gelirdiniz denilmek istenmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın”
Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı. Bu beyanın bize tâbi olmanız ve itaat etmeniz için size herhangi bir delil ve kanıt göstermedik, davet ettiğimiz inanç ve davranışlara çağırdığımızda kendiniz geldiniz, biz sizi bir delille ilzam etmeden siz kendiliğinizden bize tâbi oldunuz, dolayısıyla bizi kınamayın, kendinizi kınayın mânasına geldiğini söylemiştik. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz, yani bu iş sizin söylediğiniz gibi değil, siz azgın bir topluluk olduğunuz için bize tâbi oldunuz. En doğrusunu Allah bilir.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz, yani bizi aldattınız ve Allah’a itaat etmemizi engellediniz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve (وَ)
Arapça dilbilgisinde cümlenin bağlamsal akışını sağlayan atıf (bağlaç) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayette saptırıcı liderlerin zayıf kitlelere yönelttiği "Sizin zaten imana niyetiniz yoktu" şeklindeki varoluşsal tespiti, hemen ardından gelen "Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz de yoktu" argümanına bağladığını belirtir. İki farklı savunma stratejisi (imansızlığın fıtri olduğu iddiası ve cebir/zorlama unsurunun reddi) bu bağlaçla birleştirilerek tek bir güçlü savunma hattı inşa edilir.
mâ (مَا)
Arapça dilbilgisinde olumsuzluk bildiren (nefy) edattır. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın kendisinden sonra gelen nakıs fiille (kâne) birlikte kullanıldığında, iddia edilen durumun (baskı ve zorlamanın) geçmişte hiçbir şekilde vuku bulmadığını, böyle bir durumun ontolojik olarak var olmadığını mutlak bir dille reddettiğini belirtir. Ahiret mahkemesindeki bu "hayır/yoktu" beyanı, tabi olanların bahane üretme çabasını gramatikal olarak sıfırlar.
kâne (كَانَ)
Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, köklü bir halde veya durumda bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin olumsuzluk edatıyla (mâ kâne) birlikte kullanımının, sıradan bir eylemsizliği değil, söz konusu edilen gücün veya otoritenin (sultan) tabiatı gereği o liderlerde bulunmadığını, onların elinde böyle bir varoluşsal yetkinin hiç olmadığını ifade ettiğini kaydeder.
lenâ (لَنَا)
Arapçada mülkiyet, aidiyet ve tahsis bildiren "lam" harf-i ceri ile birinci çoğul şahıs "nâ" (bizim/bize) zamirinin birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın haberi öne alınmış (mukaddem haber) bir yapı oluşturduğunu ve saptırıcı liderlerin "bizim elimizde, bizim mülkiyetimizde" diyerek kendi etki alanlarının sınırlarını çizdiklerini belirtir.
aleykum (عَلَيْكُمْ)
Arapçada "üzerine, aleyhine, üstüne" anlamları taşıyan yön ve tahakküm bildiren "alâ" harf-i ceri ile ikinci çoğul şahıs "kum" (sizin) zamirinin birleşiminden oluşur. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın dikey bir hiyerarşiyi (üstten alta doğru bir baskıyı) temsil ettiğini; liderlerin "sizin üzerinizde" diyerek o hiyerarşik zorlamanın varlığını reddettiklerini ifade eder. Bu kullanım, psikolojik veya fiziksel tahakkümün yönünü (cihetini) gramatikal olarak belirtir.
min (مِنْ)
Arapça dilbilgisinde normalde ayrılma, başlangıç (ibtidâ) veya açıklama bildiren bir harf-i cerdir. Ancak Celaleddin el-Suyuti, ayetin bu spesifik sözdizimsel inşasında (olumsuzluk edatından sonra, belirsiz/nekra bir isimden önce gelmesi durumu) bu harfin "min-i zâide" (anlamı pekiştirmek için eklenmiş, gramatikal zorunluluğu olmayan ama güçlü bir vurgu katan edat) olarak işlev gördüğünü belirtir. Bu edat, "Hiçbir şekilde, zerre kadar bile, en ufak bir otoritemiz dahi yoktu" anlamını cümleye katarak inkarın şiddetini (istiğrak) zirveye taşır.
sultânin (سُلْطَانٍ)
Arapça "s-l-t" kökünden türemiş bir isim/mastardır ve cümlede tehir edilmiş özne (muahhar mübteda) veya ism-i kâne konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "s-l-t" kökünün temel manasının "kahr, galebe çalmak, keskinlik, güç yetirmek ve bir şey üzerinde tahakküm kurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sultân" kelimesinin Kuran lügatinde hem fiziki/siyasi tahakküm gücünü hem de aklı esir alan tartışılmaz, kesin mantıksal argümanı (hüccet/delil) kapsadığını kaydeder. Liderler bu kelimeyle şunu itiraf ederler: "Sizi inkara zorlayacak ne fiziksel bir gücümüz vardı ne de aklınızı çelecek mantıklı, ilahi bir delilimiz/yetkimiz vardı."
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek, bu sözcüğün büyük ihtimalle Aramice ve Süryanicedeki "şultânâ" (yönetim, güç, otorite) kelimesinden Arapçaya geçtiğini (muarreb) ve dönemin idari/hukuki terminolojisine ait olduğunu savunur. Kuran, bu siyasi terimi eskatolojik (ahiret bilimsel) bir tartışmanın merkezine yerleştirir. Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu kavramın ontolojik dönüşümünü tahlil eder. Dünyadayken kendilerini toplumun mutlak "sultanı" (hakimi) sanan kabile reisleri, hesap gününde ilahi otorite karşısında tüm o sahte güç vehimlerinden soyunarak kendi hiçliklerini ve aslında hiçbir "sultan"a (güce) sahip olmadıklarını beyan ederler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke aristokrasisi bağlamındaki ironisine dikkat çeker: Müşrik elitler dünyadayken ekonomik ambargolar, işkenceler ve sosyal baskılarla (sultan/otorite ile) müstazafları ezmişlerdir. Ancak ahirette, ilahi adaletin cezası karşısında kendi kitlelerini satarken, dünyadaki o sömürü güçlerini inkar edip, "Biz sizi zorlamadık ki, kendi iradenizle uydunuz" diyerek faşizan bir ikiyüzlülük sergilerler. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine eğilerek; "s", "l" ve "t" harflerinin oluşturduğu keskin, dolgun ve hükmedici ses yapısının, dünyevi iktidarın şatafatını hissettirdiğini; ancak ayetin başındaki "mâ" ve "min" (yokluk) edatlarıyla çarpıştığında bu şatafatın aniden içinin boşaldığını ve geriye yankılanan bir acizlik itirafının kaldığını ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu kavramın, putların veya saptırıcı liderlerin aslında hiçbir ontolojik delile ve güce dayanmadığını ifade eden temel Kuran kelimelerinden biri olduğu vurgulanır.
bel (بَلْ)
Arapça dilbilgisinde "idrâb" (geçiş, önceki argümanı iptal edip asıl sebebi açıklamak üzere yeni bir duruma yönelme) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel kurgusunda bu edatın, "Baskı yoktu" tezinden hemen sonra, "Peki o halde neden saptılar?" sorusunun gerçek ve çıplak cevabına retorik bir sıçrama yaptırdığını belirtir. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve polemik kurgusunda bu edatın; ahiret mahkemesinde saptırıcılar ile sapanlar arasındaki karşılıklı suçlama krizini zirveye taşıyan, muhatabın yüzüne fırlatılmış keskin bir "Aksine!" darbesi olduğunu ifade eder.
kuntum (كُنْتُمْ)
Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), ikinci çoğul şahıs nakıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-n" kökünün "var olmak, kalıcı bir durumda bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bel" edatından sonra gelen bu fiilin, tabi olan kitlenin dünyadaki ontolojik ve sosyolojik tabiatını deşifre ettiğini; sapanların bu eylemi geçici bir yanılgıyla değil, kendi varoluşsal tercihlerinin, süreklilik arz eden ahlaki düşüklüklerinin (kuntum) bir neticesi olarak yaptıklarını gramatikal olarak vurguladığını kaydeder.
kavmen (قَوْمًا)
Arapça "k-v-m" kökünden türemiş bir isimdir ve "kuntum" fiilinin haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-m" kökünün temel manasının "kalkmak, dikilmek, bir amaca yönelik olarak bir arada duran, birbirini destekleyen topluluk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin sadece rastgele bir kalabalığı değil, aralarında ideolojik, ahlaki veya sosyolojik bir bağ olan, birlikte hareket etme refleksi geliştirmiş zümreyi temsil ettiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu kelimenin Cahiliye sosyolojisindeki yerine dikkat çeker. Kabile asabiyetiyle birbirine bağlanan bedevi toplumu (kavm), eylemleri bireysel iradelerinden çok kolektif bir akıl tutulmasıyla gerçekleştirir. Saptırıcı liderlerin ahiretteki savunması, tam da bu kitle psikolojisine ("siz zaten azgın bir güruhtunuz") yönelik sosyolojik bir tespittir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamı üzerinden; liderlerin suçu bireylerden alıp anonimleştirdiğini ve "Siz zaten toplumsal olarak, bir kültür ve kitle (kavm) olarak bozulmuştunuz, bizim sadece bir kıvılcım çakmamız yetti" diyerek ahlaki yozlaşmanın toplumsal boyutuna atıf yaptıklarını ifade eder.
tâğîn (طَاغِينَ)
Arapça "t-ğ-y" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim/sıfattır ve ayette "kavmen" kelimesini niteler. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "t-ğ-y" kökünün temel manasının "suyun yatağından taşması, ölçüyü kaçırmak, sınırı geçmek ve haddi aşarak yükselmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tuğyan" kavramının Kuran terminolojisinde "insanın yaratılış gayesini unutarak, kibirle ilahi sınırları ihlal etmesi, isyanda ve azgınlıkta en uç noktaya ulaşması" anlamına geldiğini kaydeder. İsm-i fâil (tâğî) kalıbı, bu azgınlığı geçici bir heves değil, bir yaşam biçimi ve karakter haline getirmiş varlıkları ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki semantiğini tahlil ederken, "tuğyan" kavramını insanın ilahi otoriteye karşı hissettiği o sahte bağımsızlık ve kendi kendine yetme vehminin (istiğna) kaçınılmaz ontolojik sonucu olarak tanımlar. Allah'a muhtaç olmadığını düşünen insan, doğal olarak yatağından taşan bir nehir gibi (tuğyan) ahlaki ve teolojik sınırları yıkar. Liderlerin kitleye yönelttiği en ağır suçlama budur: "Siz zayıf değildiniz, siz kendi iç dünyanızda ilahi sınırları tanımayan azgınlardı (tâğîn)."
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun sınıfsal yapısı üzerinden kelimeyi okur: Kuran, tuğyan sıfatını genellikle refah şımarıklığına kapılan zengin elitler (müstekbirler) için kullanırken; bu sahnede aynı kelimenin bizzat o elitler tarafından kendilerine tabi olan halk tabakasına (müstazaflara) yöneltilmesi derin bir ironidir. Bu, dünyada hakikati reddetmek için bahaneler üreten, konforunu bozmayan her bireyin (ister ezen ister ezilen olsun) ilahi adalet karşısında "haddi aşan azgınlar" (tâğîn) kategorisinde eşitleneceğini gösterir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu sıfatın, inkarın ve şirkin psikolojik kökenini oluşturan en temel ahlaki sapmayı (kibir ve taşkınlığı) ifade eden anahtar bir kavram olduğu vurgulanır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla