Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 29. Ayet

    قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِن۪ينَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû bel lem tekûnû mu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      27. "Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar."

      28. "Derler ki: ‘Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.'"

      29. "Diğerleri, ‘Aksine' derler, ‘siz inanmış kimseler değildiniz.’"

      30. "Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz."


      Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Bazıları bu beyan hakkında, insanlar cinlere yönelir; bazdan da insanlar şeytanlara yönelir, dediler. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz. Bazıları da şöyle dedi: Siz bizi hayır ve itaat cihetinden çağırarak bizleri gaflete düşürdünüz ve engellediniz derler. Bazdan ise şöyle söyledi: Siz bize din ve tevhid yönünden gelirdiniz, dolayısıyla bundan kaçmılamazdı, derler. Bu yorum, ilk yorum ile aynı anlama gelir. Nihayet bazdan da şöyle bir mâna verdi: Siz bize hak cihetinden gelirdiniz. Diğerleri de onlara şöyle cevap verirler; Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. Yani derler ki: Siz, kendi arzunuz ve tercihinizle imam terketmiştiniz, yoksa sizi İmandan biz alıkoymuş değiliz.

      Bizim, sîzin üzerinizde hiçbir etkili baskım ız olm am ıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Yani biz, sizleri buna mecbur edecek herhangi bir delil ve kanıt getirmemiştik, aksine siz kendi arzunuzla bize uydunuz ve davetimizi kabul ettiniz. Onların arasındaki bu münazara ve mücadele, tıpkı İblis ile kâfirlerin başka bir yerdeki münazarasına benzemektedir: “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”, yani ben size hiçbir delil ve kanıt göstermeden çağrıda bulundum, siz de kabul ettiniz. Buna göre de onlar şöyle demişlerdi: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. îmanı, tamamen kendi tercihinizle terkettiniz, bizim sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz ve delilimiz yoktu. Bu aynı zamanda liderlerin, tabileriyle yaptıkları münazaraya da benzemektedir. Şu ve benzeri İlâhî beyanda buna temas edilmiştir: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok”. En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz meâlindeki âyet, sözlerle gelirdiniz anlamına da gelebilir, yani siz diyordunuz ki: Siz hak yoldasınız, siz müminsiniz! Muhtemelen burada sağ cihet kastedilmemiş, ancak her taraftan gelirdiniz denilmek istenmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın”

      Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı. Bu beyanın bize tâbi olmanız ve itaat etmeniz için size herhangi bir delil ve kanıt göstermedik, davet ettiğimiz inanç ve davranışlara çağırdığımızda kendiniz geldiniz, biz sizi bir delille ilzam etmeden siz kendiliğinizden bize tâbi oldunuz, dolayısıyla bizi kınamayın, kendinizi kınayın mânasına geldiğini söylemiştik. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz, yani bu iş sizin söylediğiniz gibi değil, siz azgın bir topluluk olduğunuz için bize tâbi oldunuz. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz, yani bizi aldattınız ve Allah’a itaat etmemizi engellediniz. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kâlû (قَالُوا)

        Arapça "k-v-l" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-v-l" kökünün temel manasının "sesi harflere dökmek, telaffuz etmek ve zihindeki bir düşünceyi sözlü olarak dışa vurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir konuşmadan ziyade, kişinin içsel durumunu, inancını veya kesin bir iddiasını beyan etmesi anlamına geldiğini kaydeder. Bu ayetteki kullanımıyla, hesap gününde kendilerine tabi olan kitleler tarafından suçlanan liderlerin (müstekbirlerin), kendilerini savunmak ve suçu geri iade etmek amacıyla ortaya koydukları şiddetli ve kesin karşı beyandır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin çoğul formda kullanılmasının, dünyada bir otorite bloğu oluşturan saptırıcı liderlerin, ahiretteki çaresizlik içinde yine koro halinde, toplu bir savunma refleksiyle seslerini yükselttiklerini gramatikal olarak tesis ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminini tahlil ederek; dünyadayken Mekke aristokrasisinin alt tabakaya karşı sergilediği kibrin, ahiret azabıyla yüzleşince nasıl bir "sorumluluktan kaçış" ve "kendi yandaşını satma" söylemine dönüştüğünü bu fiil üzerinden okur. Dünyadaki tahakküm dili, ahirette yerini ihanet ve inkar diline bırakmıştır.

        bel (بَلْ)

        Arapça dilbilgisinde "idrâb" (geçiş, yön değiştirme, öncekini iptal edip tamamen yeni ve zıt bir duruma geçme) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel kurgusunda bu edatın, tabi olanların "Siz bizi saptırdınız" şeklindeki suçlamasını bıçak gibi keserek iptal ettiğini belirtir. Saptırıcı liderler bu edatla suçu reddeder ve "Aksine / Hayır, asıl mesele şu ki..." diyerek tüm sorumluluğu tekrar kendilerini suçlayan kitlenin üzerine yıkarlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat ilminde bu edatın bir argümanı çürütüp karşı taarruza geçmenin en keskin retorik aracı olduğunu kaydeder. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve diyalojik kurgusunda bu "bel" edatının; apokaliptik mahkeme sahnesinde taraflar arasındaki çatışmayı zirveye taşıyan, savunmayı saldırıya dönüştüren edebi bir sıçrama noktası işlevi gördüğünü ifade eder. Müşrikler arası ittifak, bu kısacık edatın gramatikal darbesiyle tamamen paramparça olur.

        lem (لَمْ)

        Arapça dilbilgisinde muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin başına gelerek onun anlamını kesin ve mutlak bir geçmiş zamana çeviren, aynı zamanda eylemi olumsuzlayan (cahd-ı mutlak) edattır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, liderlerin kendilerine tabi olanlara yönelttiği suçlamanın zamansal derinliğini inşa ettiğini belirtir. "Siz iman etmiş değildiniz" şeklindeki mutlak olumsuzlama, geçmişin hiçbir anında, hiçbir zaman diliminde o kitlenin imanla uzaktan yakından bir temasının olmadığını gramatikal bir kesinlikle (tahkik) ortaya koyar.

        tekûnû (تَكُونُوا)

        Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), ikinci çoğul şahıs nakıs fiildir (başındaki 'lem' edatı sebebiyle sonundaki 'nûn' harfi düşmüştür). İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "k-v-n" kökünün "var olmak, meydana gelmek, köklü bir halde veya ontolojik bir durumda bulunmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bu kullanımının sıradan, geçici bir eylemi değil, kişinin varoluşsal statüsünü, kalıcı tabiatını ve içsel kimliğini temsil ettiğini ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, "lem" edatıyla birleşen bu varoluşsal fiilin, tabi olanların fıtratlarındaki bozulmayı ifşa ettiğini belirtir. Liderlerin argümanı şudur: "Siz zaten özünüzde, tabiatınızda ve varoluşsal kimliğinizde (tekûnû) imana yatkın değildiniz." Bu kullanım, saptırma eyleminin sadece dışsal bir baskı olmadığını, aslında sapan kitlenin kendi içsel (ontolojik) meylinin bu yönde olduğunu vurgular.

        mu'minîn (مُؤْمِنِينَ)

        Arapça "e-m-n" kökünden türetilmiş, if'al babında, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isimdir ve ayette "tekûnû" fiilinin haberi (yüklemi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "e-m-n" kökünün temel manasının "korku ve endişenin zıttı; güven duymak, kalbin mutmain olması, emniyette hissetmek ve birine sadakat göstermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramının teolojik lügatte "kişinin ilahi hakikati kalbiyle tasdik edip, peygamberin getirdiği mesaja mutlak bir güvenle teslim olması ve şüpheden arınmış bir iç huzuruna kavuşması" anlamına geldiğini kaydeder. Kelimenin ism-i fâil (mümin) formunda gelmesi, bu güven halini kalıcı bir kimlik ve karakter özelliği haline getirmiş varlıkları ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "e-m-n" kökünün geçirdiği devrimsel dönüşümü tahlil eder. İslam öncesi (Cahiliye) toplumunda sadece kabileler arası fiziksel güvenlik, antlaşma (emân) veya maddi emaneti koruma anlamında kullanılan bu seküler kelime; Kuran tarafından insanın mutlak yaratıcıya duyduğu ontolojik güven, sarsılmaz bir tasdik ve teolojik bir emniyet alanı olarak yeniden inşa edilmiştir. Ayette liderler, kitleyi işte bu temel ontolojik güven eksikliğiyle suçlamaktadır. "Sizler zaten hiçbir zaman hakikate güven duyan (mümin) karakterler olmadınız."

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri kökenine inerek, Arapçadaki "iman" kavramının Aramice ve Süryanicedeki "haymên" (inanmak, güvenmek) ve İbranicedeki "he'emin" kelimeleriyle ortak bir dini/kavramsal kökenden beslendiğini savunur. Kuran, bu antik teolojik kavramı hesap günündeki bir suçlama argümanı olarak kullanır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal ironisine dikkat çeker: Saptırıcı elitler, ahiret mahkemesinde şaşırtıcı derecede doğru bir teolojik tespitte bulunurlar. Müstazaflar (ezilen halk) "Siz bizi zorladınız" derken, müstekbirler "Hayır, sizin zaten hakikate (imana) bir meyliniz yoktu, siz kendi konforunuz ve korkularınız yüzünden küfre dünden razıydınız" diyerek sorumluluğu eşitlerler. Kuran, "mu'minîn" kelimesinin bu olumsuzlanmış haliyle, hiçbir dışsal baskının insanın kendi içsel inkar tercihini (imansızlık halini) mazeret göstererek temize çıkaramayacağını muhatabına bildirir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'ın ahiret tasavvurunda suçu başkasına atmanın geçersizliği, fıtratın iman (güven) yeteneğini kendi iradesiyle körelten insanın trajedisi üzerinden açıklanır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X