وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
27. "Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar."
28. "Derler ki: ‘Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz.'"
29. "Diğerleri, ‘Aksine' derler, ‘siz inanmış kimseler değildiniz.’"
30. "Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz."
Biri diğerine yönelir, karşılıklı birbirini sorumlu tutup suçlarlar. Bazıları bu beyan hakkında, insanlar cinlere yönelir; bazdan da insanlar şeytanlara yönelir, dediler. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz. Bazıları da şöyle dedi: Siz bizi hayır ve itaat cihetinden çağırarak bizleri gaflete düşürdünüz ve engellediniz derler. Bazdan ise şöyle söyledi: Siz bize din ve tevhid yönünden gelirdiniz, dolayısıyla bundan kaçmılamazdı, derler. Bu yorum, ilk yorum ile aynı anlama gelir. Nihayet bazdan da şöyle bir mâna verdi: Siz bize hak cihetinden gelirdiniz. Diğerleri de onlara şöyle cevap verirler; Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. Yani derler ki: Siz, kendi arzunuz ve tercihinizle imam terketmiştiniz, yoksa sizi İmandan biz alıkoymuş değiliz.
Bizim, sîzin üzerinizde hiçbir etkili baskım ız olm am ıştı; bilakis siz azgın bir topluluktunuz. Yani biz, sizleri buna mecbur edecek herhangi bir delil ve kanıt getirmemiştik, aksine siz kendi arzunuzla bize uydunuz ve davetimizi kabul ettiniz. Onların arasındaki bu münazara ve mücadele, tıpkı İblis ile kâfirlerin başka bir yerdeki münazarasına benzemektedir: “Allah’ın hükmü yerine getirilince şeytan şöyle der: Şüphesiz Allah size gerçek bir vâdde bulunmuştu; ben de size bir söz verdim ama yalancı çıktım. Aslında benim sizi zorlayacak gücüm yoktu; benim yaptığım size çağrıda bulunmaktan ibaretti; siz de benim çağrıma uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi kınayın”, yani ben size hiçbir delil ve kanıt göstermeden çağrıda bulundum, siz de kabul ettiniz. Buna göre de onlar şöyle demişlerdi: Aksine, siz inanmış kimseler değildiniz. îmanı, tamamen kendi tercihinizle terkettiniz, bizim sizin üzerinizde hiçbir otoritemiz ve delilimiz yoktu. Bu aynı zamanda liderlerin, tabileriyle yaptıkları münazaraya da benzemektedir. Şu ve benzeri İlâhî beyanda buna temas edilmiştir: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok”. En doğrusunu Allah bilir. Derler ki: Siz, evet siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz meâlindeki âyet, sözlerle gelirdiniz anlamına da gelebilir, yani siz diyordunuz ki: Siz hak yoldasınız, siz müminsiniz! Muhtemelen burada sağ cihet kastedilmemiş, ancak her taraftan gelirdiniz denilmek istenmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın”
Bizim, sizin üzerinizde hiçbir etkili baskımız olmamıştı. Bu beyanın bize tâbi olmanız ve itaat etmeniz için size herhangi bir delil ve kanıt göstermedik, davet ettiğimiz inanç ve davranışlara çağırdığımızda kendiniz geldiniz, biz sizi bir delille ilzam etmeden siz kendiliğinizden bize tâbi oldunuz, dolayısıyla bizi kınamayın, kendinizi kınayın mânasına geldiğini söylemiştik. Bilakis siz azgın bir topluluktunuz, yani bu iş sizin söylediğiniz gibi değil, siz azgın bir topluluk olduğunuz için bize tâbi oldunuz. En doğrusunu Allah bilir.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dedi: Siz, bize iyi niyetliymiş gibi görünerek gelirdiniz, yani bizi aldattınız ve Allah’a itaat etmemizi engellediniz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve (وَ)
Arapça dilbilgisinde bağlaç (atıf) veya durum (hal) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel kurgusunda bu edatın, bir önceki ayette tasvir edilen o mutlak teslimiyet ve çaresizlik (istislam) hali ile hemen ardından patlak veren karşılıklı suçlama sahnesi arasındaki kesintisiz geçişi sağladığını belirtir. İnkarcılar ilahi otoriteye karşı tamamen susmuş ve boyun eğmişken, kendi aralarındaki gerilim bu harfle birlikte aniden alevlenir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde belagat açısından bu tür atıfların, eskatolojik (ahiret bilimsel) sahnelerdeki psikolojik evreleri birbirine bağlayarak kıyamet gününün kaotik ve hareketli atmosferini gramatikal olarak inşa ettiği ifade edilir.
akbele (أَقْبَلَ)
Arapça "k-b-l" kökünden türetilmiş, if'al babında, mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "k-b-l" kökünün temel manasının "bir şeyin ön tarafı, yüz yüze gelmek, karşısına geçmek ve birine doğru yönelmek" olduğunu belirtir; bu kök, sırt dönmenin ve uzaklaşmanın (idbâr) tam zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ikbâl" eyleminin sadece fiziksel bir dönüş veya yönelme olmadığını; ayetteki kullanımıyla, hesaplaşmak, yüzleşmek ve itiraz etmek maksadıyla hışımla birbirlerinin üzerine yürümeyi, tam cepheden karşı karşıya gelmeyi ifade ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve psikolojik zeminini tahlil ederek; dünyadayken birbirlerini destekleyen ve inkar cephesinde omuz omuza duran müşrik ittifaklarının, ahiret azabıyla yüzleştiklerinde yaşadıkları o ani çözülmeyi bu fiil üzerinden okur. "Akbele" fiili, ittifakın çatladığı ve tarafların birbirlerini sorumlu tutmak için öfkeyle yüz yüze geldikleri o dramatik kopuş anıdır. Dücane Cündioğlu, kelimenin bünyesinde barındırdığı fonetik estetiğe dikkat çekerek; "k" ve "b" harflerinin oluşturduğu patlamalı (şiddetli) ses yapısının, aniden geriye dönüp suçlayıcı bir tavırla muhatabın yüzüne diklenme anındaki o sert ve gergin vücut dilini işitsel bir sembolizmle metne taşıdığını ifade eder.
ba'duhum (بَعْضُهُمْ)
Arapça "b-a-d" kökünden türemiş olan "ba'd" (bir kısım/bazı) ismi ile onlara dönen "hum" (onların) çoğul zamirinin birleşmesinden oluşur ve ayette "akbele" fiilinin faili (öznesi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "b-a-d" kökünün "bir bütünün parçası, cüzü, ayrılmış bir dilimi" manalarına geldiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu kelimenin, dünyada yekpare bir "inkar bloğu" (küll) oluşturan müşriklerin, ahirette nasıl parçalara (ba'd) bölündüklerini ve kendi içlerinde birbirine düşman hiziplere ayrıldıklarını gramatikal olarak gösterdiğini kaydeder.
alâ (عَلَى)
Arapça dilbilgisinde "üzerine, karşı, aleyhine" anlamları taşıyan harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "akbele" (yöneldi) fiiliyle birlikte kullanıldığında eylemin yönünü ve niteliğini belirlediğini ifade eder. Edat, sıradan ve barışçıl bir yönelmeyi değil; hasmane, suçlayıcı ve tahakküm kurmaya çalışan ("üzerine yürüdü/aleyhine döndü" anlamında) çatışmacı bir fiziki pozisyonu tesis eder.
ba'dın (بَعْضٍ)
Aynı "b-a-d" kökünden türemiş ismin, "alâ" edatıyla mecrur (esreli) olmuş halidir. Celaleddin el-Suyuti, önceki fail ile birlikte düşünüldüğünde "ba'duhum alâ ba'dın" (bir kısmı diğer bir kısmının üzerine) kalıbının, Arapçada karşılıklılık (müşareket) bildiren bir ifade olduğunu belirtir. Suçlayanlar ve suçlananlar, ezenler ve ezilenler, tabi olanlar ve tabi olunanlar (hizip liderleri) arasındaki bu karşılıklı cepheleşme tablosu gramatikal olarak bu tekrarla tamamlanır. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu tür tekrarlı ("ba'duhum... ba'dın") ifadelerin; hesap alanında kendi hatalarıyla yüzleşemeyen kitlelerin, çaresizce suçu birbirlerine atarak oluşturdukları o kaotik ve aynalı yansıma (suçun sürekli başkasına transfer edilmesi) sahnesini retorik olarak inşa ettiğini savunur.
yetesâelûn (يَتَسَاءَلُونَ)
Arapça "s-e-l" kökünden türetilmiş, tefa'ul babında, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-e-l" kökünün temel manasının "birinden bir şey talep etmek, soru sormak, bilgi veya hak istemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin tefa'ul babındaki (tesâul) formunun "karşılıklı olarak birbirine sormak" anlamına geldiğini; ancak ahiret bağlamındaki bu "soruşmanın" bilgi edinme amaçlı değil, tamamen kınama, hesap sorma, azarlama ve "Bizi bu yola neden sürüklediniz?" şeklindeki karşılıklı bir suçlama/sorguya çekme (istifham-ı tevbihi) manası taşıdığını vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu fiilin hal (durum) cümlesi olarak geldiğini belirtir. Müşrikler birbirlerine dönüp yönelmişlerdir; peki hangi durumdadırlar? "Birbirlerini sorguya çeker, hesaba katar bir halde"dirler. Muzari (şimdiki zaman) yapısı, bu karşılıklı suçlamanın bitmek bilmeyen, süregiden bir mahkeme kavgasına dönüştüğünü gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu eylemin eskatolojik bir ironi barındırdığını tahlil eder. Dünyadayken Kuran'ı ve peygamberi kibirle "sorgulayan", ilahi otoriteden hesap sormaya kalkan (önceki ayetlerdeki soruları soran) bu zümre; 24. ayette melekler tarafından "mes'ûlûn" (sorguya çekilenler) olarak durdurulmalarının yarattığı ağır psikolojik çöküntünün hıncını, şimdi kendi aralarındaki bu yatay ve umutsuz sorgulamayla (yetesâelûn) birbirlerinden çıkarmaya çalışmaktadırlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke toplumunun sosyolojisindeki yerine değinerek; kabile reisleri (müstekbirler) ile onlara körü körüne itaat eden halk tabakası (müstazaflar) arasındaki dünyevi hiyerarşinin ahirette nasıl tersyüz olduğunu ifade eder. Dünyada liderlerine soru sormaya dahi cüret edemeyen alt tabaka ile onlara hükmeden üst tabaka, bu fiil aracılığıyla ilahi mahkemede eşitlenerek birbirlerinin yakasına yapışmakta, birbirlerinden ahiret azabının hesabını sormaktadırlar. Bu kelime, cehennem öncesi yaşanan o büyük ve trajik iç hesaplaşmanın dilsel zeminidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla