Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 23. Ayet

    مِنْ دُونِ اللّٰهِ فَاهْدُوهُمْ اِلٰى صِرَاطِ الْجَح۪يمِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Min dûni(A)llâhi fehdûhum ilâ sirâti-lcahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      22-23. "(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah’ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!"

      (Allah, görevlilere buyurur;) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını! “Zevç” (زوج) kelimesi, benzer olanların ve zıtların adı olarak kullanıldığı gibi, her ikisinin ismi olarak da kullanılır. Zevç kelimesi, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan türdeş ve arkadaş olanlar anlamına da gelir. Cenâb-ı Hak, bu dünyada birlikte olanları ve bir arada bulunmayı arzu edenleri, dünyada eğlenmek ve neşelenmek için toplanmayı arzu ettikleri ve bunun için bir araya geldikleri gibi âhiret azabı için de bir araya toplamalarım meleklere emredecektir. Buna göre onlarla yandaşları cehennemde bir araya gelirler ve azap içinde bir arada toplanırlar. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah’ın mesajım görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz: artık bu onun arkadaşıdır”. “Zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Yandaşlan türdeşleri demektir; Araplar şöyle der: Bir şeyi diğerine yaklaştırdığımda çiftledim derler. Âyette kastedilenler, onların şeytanların yandaşları olduklarıdır. Bir şeyin zevci, onunla benzer olandır; bu kelime bir şeyin zıddı için de kullanılır, her ikisinin İsmi olarak da kullanılır.

      Hepsini cehennemin yoluna sürün! Yani onlara cehennemin yolunu gösterin! Bu husus şu İlâhî beyanda belirtilmiştir; “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        min (مِنْ)

        Arapça dilbilgisinde den/dan anlamı veren, ayrılma, başlangıç veya açıklama (beyaniyye) bildiren bir harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayette meleklerin toplayıp süreceği kitlelerin dünyada taptıkları nesneleri (mâ kânû ya'budûn) açıklamak ve o nesnelerin konumunu netleştirmek için kullanıldığını belirtir. Edat, tapınılan varlıkların asıl ilahi otoriteden "ayrı ve gayrı" olduğunu gramatikal olarak tesis eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde belagat açısından bu kullanımın, şirkin mahiyetini ve yöneldiği hedefin batıllığını ifşa eden bir ayrıştırma edatı olduğu ifade edilir.

        dûni (دُونِ)

        Arapça "d-v-n" kökünden türemiş bir isim/zarftır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "d-v-n" kökünün temel manasının "bir şeye yakın olmak, ondan daha aşağıda veya geride bulunmak, seviye olarak alt kademede yer almak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin Kuran lügatinde ontolojik bir hiyerarşiyi ifade ettiğini; bu bağlamda mutlak yaratıcının dışında, O'nun seviyesine ulaşması imkansız olan, yaratılmış, aciz ve değersiz her türlü varlığı ve sahte mabudu nitelediğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke toplumundaki teolojik işlevini sosyolojik bir perspektifle tahlil eder. Müşrikler, Allah'ın varlığını tamamen inkar etmiyor, ancak kendi putlarını, melekleri veya kabilevi sembollerini Allah'ın "astı" veya "şefaatçisi" (min dûnillah) konumunda görerek tapınıyorlardı. Kuran, "dûn" kelimesiyle bu aracı tanrıların tamamını değersizleştirir ve ilahi otoritenin altında hiçbir şerik (ortak) veya alt kademe barınamayacağını ilan eder. Bu kelime, müşriklerin inşa ettiği dikey panteonu (çok tanrılı hiyerarşiyi) yıkan en temel kavramsal araçtır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        Arapça "e-l-h" (ilah) kökünden veya bazı dilbilimcilere göre "v-l-h" kökünden türemiş, mutlak yaratıcının özel ismidir (lafza-i celal). İbn Fâris, "e-l-h" kökünün "ibadet etmek, kulluk etmek, sığınmak, aklın idrak edemediği yücelik karşısında hayrete ve aşka düşmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" isminin, bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan, eşi ve benzeri olmayan tek ve hakiki mabudun özel adı olduğunu, bu yüzden hiçbir dile çoğul veya dişil formda çevrilemeyeceğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik serüvenine inerek, Arapçadaki bu ismin Aramice/Süryanicedeki "Alaha" ve İbranicedeki "Eloah" kelimeleriyle aynı kökenden geldiğini; ancak Kuran metninin bu ismi, Antik Yakın Doğu'nun parçalanmış tanrı tasavvurlarından tamamen arındırarak saf, mutlak ve eşsiz bir monoteizm (tevhid) kristalizasyonuna dönüştürdüğünü savunur. Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "Allah" mefhumunu incelerken; İslam öncesi (Cahiliye) dönemde Arapların bu ismi "yaratıcı" olarak bildiklerini, ancak O'nu ulaşılamaz, uzak ve merkezin dışına itilmiş (deus otiosus) bir Tanrı olarak algıladıklarını tahlil eder. Kuran ise "Allah" ismini evrenin, ahlakın ve varoluşun tam, aktif ve tek hakimi olarak yeniden merkeze oturtmuştur. Önceki kelimeyle birleşen "min dûnillah" (Allah'tan başka/aşağı) tamlaması, bu mutlak merkezin dışındaki her şeyin hiçliğini ilan eder.

        fehdûhum (فَاهْدُوهُمْ)

        Arapça dilbilgisinde "fe" (atıf/sonuç bağlacı), "h-d-y" kökünden türemiş emir kipi "ihdû" (yol gösterin/kılavuzluk edin) ve onlara dönen "hum" (onları) nesne zamirinin birleşiminden oluşur. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "h-d-y" kökünün temel manasının "birine doğru yolu göstermek, rehberlik etmek, hedefe ulaştırmak için öncülük yapmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramının normal şartlarda nezaketle, lütufla ve iyilikle doğru, aydınlık bir yola kılavuzluk etmek anlamına geldiğini; ancak bu ayette kelimenin tam zıttı bir bağlamda, şiddetli bir azaba ve ateşe sevk etme anlamında kullanıldığını ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, melekût alemine verilen bu emrin belagat ilmindeki "tehakküm" (alay etme, ince bir istihza ile aşağılama) sanatının en sarsıcı örneklerinden biri olduğunu belirtir. Dünyadayken peygamberin merhametli "hidayet" (doğru yola rehberlik) çağrılarını alaya alan müşrikler, ahirette meleklerin bu kahredici ve ironik "hidayetiyle" (cehenneme kılavuzluk edilmesiyle) cezalandırılmaktadırlar. Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik ve estetik ironisine dikkat çekerek; kurtuluşun ve aydınlığın en büyük sembolü olan "hidayet" kelimesinin, müşrikleri alevlerin içine sürükleyen bir emir kipi olarak kullanılmasının, inkar eden zihinde yarattığı paradoksal dehşeti ve çaresizliği vurgular. Bu, Kuran'ın dili kullanarak muhatabı kendi kavramlarıyla cezalandırma (tersinleme) yöntemidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu üslubun, kafirlerin dünyadaki kibirli retoriklerine ahirette verilmiş psikolojik bir azap olduğu kaydedilir.

        ilâ (إِلَى)

        Arapça dilbilgisinde yönelme, hedef ve bir eylemin nihai bitiş noktasını (intihâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, meleklerin alaycı rehberliğinin (fehdûhum) kaçınılmaz ve geri dönülemez son durağını işaret etmek için kullanıldığını belirtir. Yönelinen menzilin mutlaklığını gramatikal olarak bu edat kilitler.

        sırâtı (صِرَاطِ)

        Arapça "s-r-t" kökünden türemiş bir isimdir ve ayette "ilâ" edatıyla mecrur (esreli) olup bir sonraki kelimenin muzafı (tamlananı) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "s-r-t" kökünün temel manasının "bir şeyi çiğnemeden, hızla ve tamamen yutmak" olduğunu belirtir. Üzerinden geçen yolcuları adeta içine alıp yuttuğu, geniş ve belirgin olduğu için ana yollara ve caddelere bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "sırat" kelimesinin sapması olmayan, geniş ve dümdüz yol anlamına geldiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arka planını ve Kuran'a geçiş sürecini incelerken, bu kelimenin büyük ihtimalle Klasik Yunancadaki "strata" veya Latincedeki "via strata" (taş döşeli, düzleştirilmiş ana yol) kelimesinden Aramice (ısrâtâ) yoluyla İslam öncesi Arapçaya geçmiş bir alıntı sözcük (muarreb) olduğunu savunur. Kuran, bu aşina olunan kavramı alıp teolojik bir yola dönüştürmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal ironisine değinerek; Fatiha suresinde müminlerin talep ettiği "Sırat-ı Müstakim" (Doğru ve aydınlık yol) kavramının karşısına, burada müşriklerin zorla sürüleceği karanlık ve azap dolu "Sırat-ı Cahim" (Cehennem yolu) kavramının çıkarıldığını, böylece Kuran'ın yol/yolculuk metaforunu eskatolojik bir adalet terazisine dönüştürdüğünü ifade eder.

        el-cahîm (الْجَحِيمِ)

        Arapça "c-h-m" kökünden türemiş, abartı ve yoğunluk bildiren (mübalağa/ism-i sıfat) vezninde bir isimdir ve ayette "sırâtı" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olarak yer alır. İbn Fâris, kök analizinde "c-h-m" harflerinin "ateşin şiddetle alevlenmesi, kor haline gelmesi ve gözlerin yuvalarından fırlayacakmış gibi öfkeyle, kızararak, fal taşı gibi açılıp bakması" manalarına geldiğini belirtir. Avına saldırmaya hazırlanan bir aslanın alev alev parlayan gözleri bu kökten türetilen kelimelerle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "cahîm" kelimesinin Kuran terminolojisinde sıradan bir ateş (nâr) değil, katman katman alevleri olan, bakılamayacak kadar şiddetli, harlı ve göz alan, yakıcılığı zirveye ulaşmış spesifik bir cehennem tabakası olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik semantiğini tahlil ederken, "cahîm" kavramının ilahi gazabın ontolojik ve fiziksel zirvesi olduğunu; dünyadayken ilahi ayetlere "kör" kalan (bakmayan) müşriklerin, ahirette bu "cahîm"in (içine çeken, göz alan, harlı ateşin) içine zorla ve gözleri açılarak sürüleceklerini ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik ve estetik yapısına eğilerek; boğazdan gelen ve hırıltılı olan "c" ve "h" (ha) seslerinin arka arkaya diziliminin, devasa ve boğucu bir ateşin uğultusunu, yutuculuğunu ve insanın o alevler karşısındaki nefessiz kalışını işitsel bir sahne (ses sembolizmi) olarak okuyucunun ruhuna nakşettiğini savunur. Bu kelime, meleklerin sürgün ettiği o "yolun" (sırat) ulaştığı nihai varoluşsal yok oluştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X