اُحْشُرُوا الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا وَاَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 22. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cehennem yolu, eşler, saffat suresi, saffat 22, putlar, saffat suresi 22. ayet, zalimler, zulüm
-
22-23. "(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını ve Allah’ın dışında taptıklarını; hepsini cehennemin yoluna sürün!"
(Allah, görevlilere buyurur;) Toplayın o zâlimleri, onların yoldaşlarını! “Zevç” (زوج) kelimesi, benzer olanların ve zıtların adı olarak kullanıldığı gibi, her ikisinin ismi olarak da kullanılır. Zevç kelimesi, cinlerden, insanlardan ve şeytanlardan türdeş ve arkadaş olanlar anlamına da gelir. Cenâb-ı Hak, bu dünyada birlikte olanları ve bir arada bulunmayı arzu edenleri, dünyada eğlenmek ve neşelenmek için toplanmayı arzu ettikleri ve bunun için bir araya geldikleri gibi âhiret azabı için de bir araya toplamalarım meleklere emredecektir. Buna göre onlarla yandaşları cehennemde bir araya gelirler ve azap içinde bir arada toplanırlar. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah’ın mesajım görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz: artık bu onun arkadaşıdır”. “Zincirlerle şiddetli ateşe sürüklenirler; ardından da ateşte yakılırlar”. Bunlara benzer başka âyetler de vardır.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Yandaşlan türdeşleri demektir; Araplar şöyle der: Bir şeyi diğerine yaklaştırdığımda çiftledim derler. Âyette kastedilenler, onların şeytanların yandaşları olduklarıdır. Bir şeyin zevci, onunla benzer olandır; bu kelime bir şeyin zıddı için de kullanılır, her ikisinin İsmi olarak da kullanılır.
Hepsini cehennemin yoluna sürün! Yani onlara cehennemin yolunu gösterin! Bu husus şu İlâhî beyanda belirtilmiştir; “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek”. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
uhşurû (احْشُرُوا)
Arapça "h-ş-r" kökünden türetilmiş, emir kipi, ikinci çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-ş-r" kökünün temel manasının "insanları veya hayvanları bulundukları yerden çıkararak belirli bir yöne doğru sevk etmek, zorlayarak bir araya toplamak ve sürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eyleminin Kuran lügatinde sıradan bir toplanma olmadığını; bu eylemin içinde bir icbar (zorlama), yönlendirme ve ilahi bir otorite ile kitleleri hesap vermek üzere dar bir alana (mahşer) sıkıştırma anlamı barındırdığını vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu emir fiilinin Allah tarafından melekler (zebaniler) taifesine yöneltilmiş bir ferman olduğunu belirtir. Hesap anı geldiğinde, yalanlayanların artık kendi iradeleriyle değil, meleklerin cebri (zorlayıcı) sevkiyatıyla toplanacaklarını gramatikal olarak tesis eder. Toshihiko Izutsu, Kuran'ın eskatolojik (ahiret bilimsel) kavramlarını incelerken "haşr" kelimesinin ontolojik boyutuna değinir; İslam öncesi dönemde kabilelerin savaşa çağrılması veya sürülerin toplanması gibi dünyevi/gündelik bağlamlarda kullanılan bu kelimenin, Kuran söyleminde evrensel, dehşet verici ve nihai bir kozmik toplanmayı ifade edecek şekilde dönüşüme uğradığını tahlil eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu fiilin, ölümden sonraki dirilişin (ba's) hemen akabinde gerçekleşen, ilahi adaletin tecellisi için tüm varlıkların mizan (terazi) alanına sürülmesi eylemini ifade ettiği kaydedilir.
ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada çoğul eril varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) olup "o kimseler ki" anlamına gelir. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, meleklerin toplayıp süreceği (uhşurû) kitlenin kimliğini belirlemek ve eylemin nesnesini netleştirmek üzere kendinden sonraki sıfat cümlesine (sıla cümlesi) bağlandığını belirtir.
zalemû (ظَلَمُوا)
Arapça "z-l-m" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "z-l-m" kökünün temel manasının "bir şeyi kendi hakkı olan yerden alıp ait olmadığı başka bir yere koymak, noksanlaştırmak ve haddi aşmak" olduğunu kaydeder. Ayrıca karanlık (zulmet) kelimesinin de bu kökten türediğini, eylemin kişinin ontolojik ışığını söndürdüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zulm" kavramının Kuran terminolojisinde üç farklı boyutu olduğunu ifade eder: Allah'a karşı işlenen zulüm (şirk), insanın diğer insanlara karşı işlediği zulüm ve insanın bizzat kendi nefsine (fıtratına) karşı işlediği zulüm. Ayetteki "zalemû" eylemi, peygamberi yalanlayarak ve şirke saparak en büyük zulmü (zulm-i azim) işleyen müşrik kitleyi tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "zulüm" kavramını "iman" ve "adalet" kavramlarının tam ontolojik zıttı olarak konumlandırır. Ona göre Kuran'da "zalim", sadece sosyal bir adaletsizlik yapan kişi değil, aynı zamanda evrensel ilahi nizama başkaldıran, Allah'ın varlık üzerindeki mutlak otoritesini gasp etmeye çalışan teolojik bir isyankardır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke ortamındaki sosyolojik karşılığına değinerek; Kuran'ın "zalim" tanımının o dönemde hem tevhid inancını reddedenleri hem de Mekke'nin ekonomik/sosyal hiyerarşisinde köleleri ve zayıfları ezen, sömüren aristokrat kitleyi (Mele' ve Mütref taifesini) kapsadığını savunur. Bu fiil, onların dünyadaki kibrinin ve haksızlıklarının ahiret fermanındaki özetidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Kuran'ın şirk (ortak koşma) eylemini en büyük zulüm olarak nitelendirdiği ve buradaki "zalimlerin" inanç bazında haddi aşan müşrikler olduğu vurgulanır.
ve (وَ)
Arapça dilbilgisinde bağlaç (atıf) harfidir. Celaleddin el-Suyuti, cümlede bu harfin, toplanıp cehenneme sürülecek olan birinci zümre (zalimler) ile onlara dünyada eşlik eden veya onlara benzeyen ikinci zümreyi (ezvâcehum) aynı ilahi hükümde eşitlediğini ve birleştirdiğini belirtir.
ezvâcehum (أَزْوَاجَهُمْ)
Arapça "z-v-c" kökünden türemiş olan "zevc" (eş/çift) kelimesinin çoğulu "ezvâc" ile, onlara dönen "hum" (onların) zamirinin birleşmesinden oluşur. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "z-v-c" kökünün temel olarak "birbirine benzeyen, birbiriyle eşleşen, aynı cinsten veya aynı tabiattan olan iki şeyin bir araya gelmesi" manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin klasik Arapçada genellikle "karı-koca" anlamında kullanılsa da, Kuran'ın teolojik lügatinde "aynı inancı, aynı ahlaki düşüklüğü veya aynı ideolojiyi paylaşan yoldaşlar, benzerler ve suç ortakları" (kurenâ/emsâl) anlamına geldiğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin tefsir geleneğindeki dilbilimsel yansımalarına dayanarak; buradaki "ezvâc" kelimesinin müşriklerin dünyadaki biyolojik eşleri (kadınları/kocaları) değil, küfürde ve isyanda onlarla aynı yolu yürüyen "benzerleri" veya onları yoldan çıkaran "şeytanları" olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin Kuran'ın ahiret tasavvurundaki ontolojik anlamına dikkat çeker: Mahşer gününde evrensel bir "eşleşme/sınıflandırma" (tecviz) yaşanacaktır. Dünyada zulümde ortaklık edenler, ahirette de aynı kaderi ve aynı mekanı paylaşmak üzere "ruhsal bir eşleşmeye" tabi tutularak kendi cinsleriyle (ezvâc) bir araya getirileceklerdir. Bu kelime, ilahi adaletin suçluları kendi pratiklerine göre tasnif etme eylemini vurgular.
ve (وَ)
Atıf harfi (bağlaç) olup, toplanma (haşr) eylemine dahil edilecek üçüncü grubu (ibadet edilen nesneleri) önceki gruplara bağlar.
mâ (مَا)
Arapçada genellikle akıl sahibi olmayan varlıklar (gayr-i akil) için kullanılan "şey, ...olan şey" anlamındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, müşriklerin dünyada ilahlaştırdıkları cansız putları (sanemler/vesenler) veya kendilerine ibadet edilmesine rıza gösteren diğer sahte mabudları kapsadığını belirtir. Meleklerin sürgün emrine, tapınanlarla birlikte tapınılan nesneler de gramatikal olarak bu edatla dahil edilir.
kânû (كَانُوا)
Arapça "k-v-n" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil (kâne) ve ona bitişen "hum/û" (onlar) zamirinden oluşur. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bu kullanımının sıradan bir varoluşu değil, kendisinden sonra gelen muzari fiille (ya'budûn) birlikte, muhatapların geçmişteki sürekli, alışkanlık haline gelmiş ve yerleşik eylemlerini (istimrar) temsil ettiğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, bu yapının (kâne + muzari fiil) "ibadet ediyorlardı/edegeldiler" şeklinde çevrildiğini ve müşriklerin şirke dayalı tapınma pratiklerinin dünyevi hayatlarındaki sürekliliğini, inatçılığını vurguladığını kaydeder.
ya'budûn (يَعْبُدُونَ)
Arapça "a-b-d" kökünden türemiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "a-b-d" kökünün temel manasının "boyun eğmek, itaat etmek, zelil olmak, mutlak bir teslimiyet göstermek ve pürüzsüzleşmek/yumuşamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının Kuran terminolojisinde sevgi, korku ve mutlak itaat duygularının birleşimiyle, kişinin kendisini bir otoritenin önünde tam anlamıyla hiçleştirmesi olduğunu kaydeder. Ayetteki kullanımıyla, insanın yaratıcısına sunması gereken bu ontolojik teslimiyetin, sahte nesnelere (putlara) yönlendirilmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "a-b-d" (kulluk/ibadet) mefhumunu incelerken; İslam öncesi (Cahiliye) dönemde sadece efendi-köle (toplumsal statü) ilişkisini tanımlayan bu kelimenin, Kuran söylemiyle insan ve Tanrı arasındaki mutlak, dikey ve teolojik ilişkinin temel kavramına dönüştüğünü tahlil eder. Müşriklerin trajedisi, fıtratlarındaki bu tapınma/kulluk (a-b-d) kodunu yatay düzlemdeki nesnelere (mâ) harcamalarıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına değinerek; Mekke aristokrasisinin putlara tapınma eyleminin (ya'budûn) sadece masum bir ritüel olmadığını, Kabe'nin etrafındaki putlar üzerinden kurulan sömürü düzenini ve kabilevi ekonomik hegemonya ağını meşrulaştıran ideolojik bir itaat/ibadet sistemi olduğunu savunur. Mahşerdeki "haşr" eylemi, sadece tapınanları değil, bu sömürü sisteminin sembollerini (putları) de onlarla birlikte aşağılayarak cehenneme sürecektir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla