Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 19. Ayet

    فَاِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَاِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-innemâ hiye zecratun vâhidetun fe-iżâ hum yenzurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz o, bir tek korkunç sesten ibarettir; bunun ardından onlar şaşkınlıkla etrafa bakıyor olacaklar!"

      Kuşkusuz o, bir tek korkunç sesten ibarettir. Bu beyan muhtemelen bir çığlık atacak kadar bir zaman mânasına gelir, bununla Allah onun çok süratle gelip geçeceğini haber vermektedir. Bunun hakikat mânasına çığlık anlamına gelmesi de muhtemeldir. Ancak burada Cenâb-ı Hak, bunu yapmanın kendisi için çok kolay ve basit olduğunu haber vermektedir, tıpkı “Ol, der, hemen oluverir” meâlindeki âyette buyurduğu gibi. Burada “kâf” veya “nun” harflerinin veya başka bir şeyin varlığı da söz konusu değildir, fakat bir anlamı ifade ve maksadın anlaşılması için dile en hafif gelen söz budur. Buna göre o bir tek korkunç sesten ibarettir meâlindeki beyan, o çığlığın ölüleri diriltmeye veya kıyâmeti koparmaya sebep olması söz konusu olmaksızın, bunun Allah için çok kolay ve basit olduğunu haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O nlar şaşkınlıkla etrafa bakıyor olacaklar! Bu beyanın, onlar kendilerine nelerin emredileceğine ve nelerden yasaklanacaklarına bakacaklar mânasına gelmesi muhtemeldir; çünkü âhirette başlarına gelen şeyler, ancak dünyada Allah’ın emirlerini terketmeleri yüzündendir. Dünyada iken korkutuldukları azabın başlarına geldiğini gördüklerinde, ne ile emrolunacaklanna ve nelerden yasaklanacaklarına bakacaklar. En doğrusunu Allah bilir. Yahut onlar şaşkınlar gibi bakıp duracaklar, çünkü tekrar dirilmeyi inkâr ediyor ve onu yalan sayıyorlardı. Fakat onun gerçek olduğunu gözleriyle gördüklerinde hayrete düşmüşler, şaşırmışlar ve canları sıkılmıştı. Bu durum, insanlar arasında yaygın olan bir haldir; bir şeyi inkâr eden veya yalanlayan kişiye onun gerçek olduğu haber verilip o da bunun kesin bir hakikat olduğunu ve inkâr ettiği o haberin tahakkuk ettiğini anladığında şaşırır ve canı sıkılır. Dünyada inkâr ettikleri ve yalanladıkları şeyin doğru olduğunu ve ortaya çıktığını gördüklerinde onlar da hayrete düşerler ve bundan canları sıkılır. Şaşkın ve canı sıkkın bir hal ile etrafa bakıp dururlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe (فَ)

        Arapça dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" (ardışıklık bağlacı) veya "fâ-i fasîha" olarak işlev görür. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, bir önceki ayetteki diriliş tartışmasından nihai kozmik eyleme (kıyamet anına) doğrudan ve kesintisiz bir geçiş sağladığını belirtir. Müşriklerin inatçı sorgulamalarına karşı ilahi iradenin cevabı bu harfle başlar ve eylemin ne kadar hızlı, aniden gerçekleşeceği gramatikal olarak vurgulanır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, belagat açısından bu tür bağlaçların, muhatabın zihnindeki tüm argümanları bir anda kesip atarak onu kaçınılmaz sonla yüzleştiren retorik bir sıçrama tahtası olduğunu ifade eder.

        innemâ (إِنَّمَا)

        Arapçada "inne" (kesinlik edatı) ve "mâ" (kâffe/engelleyici veya ilgi edatı) parçalarının birleşmesiyle oluşan ve cümleye "hasr" (sınırlandırma/sadece, ancak) anlamı katan bir edattır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin inşasında bu edatın, diriliş olayının abartılacak, uzun uzadıya aşamalara bölünecek zorlu bir süreç olmadığını; olayın mahiyetinin "sadece ve ancak" tek bir eyleme indirgendiğini göstermek için kullanıldığını belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu hasr edatının, ilahi kudret karşısında evrenin yeniden inşasının ne kadar zahmetsiz olduğunu vurguladığını, müşriklerin imkansız gördüğü olayın Tanrı için anlık ve tek boyutlu bir tasarruftan ibaret olduğunu kaydeder.

        hiye (هِيَ)

        Arapçada üçüncü tekil şahıs dişil (müennes) zamiridir (o). Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin ayette "zamir-i şan" (durumu, olayı özetleyen zamir) olabileceği gibi, doğrudan bir sonraki kelime olan "zecre"ye (korkunç sese) veya kıyamet olayının bizzat kendisine (en-nefha/üfleme) işaret ettiğini belirtir. Zamirin kullanımı, olayın büyüklüğünü ve dehşetini özlü bir şekilde ifade eder.

        zecretun (زَجْرَةٌ)

        Arapça "z-c-r" kökünden türemiş, "bina-i merre" (eylemin sadece bir kez yapıldığını bildiren mastar) formunda dişil bir isimdir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "z-c-r" kökünün temel manasının "yüksek ve sert bir sesle bağırmak, bir şeyi korkutarak veya şiddetle iterek yönlendirmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin teolojik ve eskatolojik (ahiret bilimsel) bağlamına dikkat çekerek; buradaki "zecre"nin sıradan bir bağırtı değil, İsrafil'in Sûr'a ikinci kez üflemesiyle tüm ölüleri kabirlerinden çıkmaya icbar eden, evrensel, mutlak ve karşı konulamaz o kozmik sayha (çığlık) olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik kökenlerine eğilerek; bedevi Arapların hayvan sürülerini harekete geçirmek veya tehlikeden uzaklaştırmak için kullandıkları bu sert ve gürültülü yönlendirme sesinin (zecr), Kuran tarafından dönüştürülerek devasa bir kıyamet sahnesine, ölülerin diriliş alanına sürülmesine uyarlandığını savunur. Dücane Cündioğlu, kelimenin bünyesindeki "z", "c" ve "r" harflerinin oluşturduğu patlamalı ve sürtünmeli fonetik yapının, gökleri ve yeri sarsan o kozmik çığlığın sarsıcılığını, aniliğini ve korkutuculuğunu bir ses sembolizmi olarak okurun kulağında yankılandırdığını ifade eder.

        vâhıdetun (وَاحِدَةٌ)

        Arapça "v-h-d" kökünden türemiş, ism-i fâil vezninde dişil bir sıfattır ve ayette "zecretun" ismini niteler. İbn Fâris, bu kökün temel olarak "bölünmezlik, tek başınalık ve sayısal/niteliksel birlik" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "zecre" ismine sıfat olmasının eylemin ontolojik gücünü gösterdiğini; diriliş için ikinci bir sese, bir tekrara veya ek bir çabaya kesinlikle ihtiyaç duyulmadığını belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, "zecretun" (bina-i merre) kelimesi zaten eylemin "bir defa" olduğunu içerdiği halde, ardından "vâhıdetun" sıfatının gelmesinin gramatikal bir "tekit" (pekiştirme) olduğunu vurgular. Bu, müşriklerin dirilişi zor ve karmaşık gören algılarına karşı ilahi kudretin tek, basit ve kesin darbesini simgeler. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin ritmik ve apokaliptik yapısını incelerken, bu tarz "tek bir çığlık, tek bir vuruş" imgelemlerinin (vâhıde), Kuran'ın kıyamet tasvirlerindeki o dramatik aniliği, şoku ve evrensel yıkım/diriliş anının kaçınılmazlığını inşa eden temel edebi formlar olduğunu ifade eder.

        fe (فَ)

        Arapça dilbilgisinde yine "fâ-i ta'kibiyye" olarak kullanılır. Celaleddin el-Suyuti, bu ikinci "fe" edatının, kozmik çığlığın (zecre) kopması ile ölülerin dirilip etrafa bakışmaları arasında hiçbir zaman boşluğu (mühlet) olmadığını; iki olağanüstü olay arasındaki anlık, saniyesiz geçişi gramatikal olarak sağladığını belirtir.

        izâ (إِذَا)

        Arapçada "izâ-i fücâiyye" (sürpriz, anilik ve beklenmedik durum bildiren edat) olarak işlev görür. İbn Fâris, kelimenin aniden, hiç umulmadık bir anda gerçekleşen eylemler için kullanıldığını kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu edatın, çığlığın hemen ardından müşriklerin kabirlerinden uyanışlarındaki o varoluşsal şoku, hayreti ve dehşeti metne taşıdığını ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kuran belagatında bu edatın sahne geçişlerinde dramatik bir etki yarattığını; okuyucuyu inkar edenlerin o savunmasız, anlık yakalanış anına (kıyamet sahnesine) doğrudan tanık kıldığını belirtir.

        hum (هُمْ)

        Arapçada üçüncü çoğul şahıs (onlar) ayrık zamiridir. Celaleddin el-Suyuti, cümlede mübteda (özne) konumunda olan bu zamirin, dünyadayken alay eden, dirilişi akıl dışı bulan o spesifik kitleye işaret ettiğini ve sahnenin odak noktasını tamamen onların uyanış anındaki çaresiz bedenlerine sabitlediğini belirtir.

        yenzurûn (يَنْظُرُونَ)

        Arapça "n-z-r" kökünden türemiş, muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "n-z-r" kökünün temel manasının "gözle bakmak, bir şeyi müşahede etmek, beklemek ve gözlemlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin sadece fiziksel bir bakış olmadığını; ayetteki kullanımıyla, ansızın dirilen inkarcıların başlarına gelecek olan o korkunç akıbeti, dehşet içinde ve donakalmış bir halde çaresizce seyretmeleri anlamına geldiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde "görme/bakma" mefhumunun epistemolojik boyutunu tahlil eder. Dünyadayken kendilerine sunulan ayetlere (delillere) karşı "körü körüne" bir inkar sergileyen ve hakikati "görmeyen" müşrikler, bu ayetle birlikte eskatolojik (ahiret) sahnede gözleri yuvalarından fırlamışçasına açık, hakikati en çıplak ve sarsıcı haliyle "gören" (yenzurûn) edilgen varlıklara dönüşürler. Bu fiil, onların dünyevi körlüklerinin ahiretteki trajik telafisidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin muzari (şimdiki zaman) yapısına dikkat çekerek; diriliş anındaki o sarsıntının, topraktan kalkan müşriklerin etraflarına attıkları o ilk donuk, şaşkın ve korku dolu bakışın Kuran metninde adeta dondurulmuş bir sinematografik kare gibi sürekli kılınarak muhataba sunulduğunu savunur. Müşrikler, inkar ettikleri o gerçeğin tam ortasında, kendi trajedilerine bakakalmışlardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X