Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 14. Ayet

    وَاِذَا رَاَوْا اٰيَةً يَسْتَسْخِرُونَۖ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ raev âyeten yestesḣirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      14. "İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar;"

      15. "Ve ‘Bu' diyorlar, ‘apaçık sihirden başka bir şey değil'"


      İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, bu ve benzeri âyetleri Cenâb-ı Hak, asla iman etmeyeceklerini bildiği bir kavim hakkında söylemektedir. “Doğrusu sen hayranlık duydun, onlarsa alay etmektedirler. Kendilerine öğüt verildiğinde gerekli öğüdü almıyorlar”. İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar; ve ‘Bu’ diyorlar, apaçık sihirden başka b ir şey değil. Cenâb-ı Hak, onların, Allah’ın âyetlerine karşı inat ettiklerini, büyüklendiklerini haber vermekte ve beyinsizce hareket ettiklerini hatırlatmaktadır.

      Sonra Cenâb-ı Hakk’ın, onların inatlarını, beyinsizliklerini ve Kur’ân âyetlerinin ebediyen okunacağını belirtmesinde iki hikmet vardır. Birincisi, bunu Hz. Peygamber’in (s.a.) peygamberliğine delil yapmıştır, çünkü bilinmektedir ki onlar, haber verildiği şekilde inatçı ve beyinsizce halleriyle hayatlarını tam am ladılar ve öldüler. Bu gerçek, Hz. Peygambere (s.a.) bunu Cenâb-ı Hakk’ın öğrettiğini, O’nun gönderdiği vahiyle öğrendiğini gösterir.

      İkincisi, en doğrusunu Allah bilir ya, onların cahilane davranışlarına, inatlarına ve katılıklarına seleflerimizin mâruz kaldığını, eziyete, zarara ve kötülüğe uğradığını Cenâb-ı Hak haber vermektedir; bunu da fesatçılardan ve fasıklardan bize yapılacak olan cahilce hareketlerden dolayı kalplerimizin daralmaması için, bir sefihin akılsızlığı, bir kötünün verdiği eziyet ve söylenen kötü söz yüzünden iyiliği em redip kötülüğe engel olmaktan vazgeçmememiz gerektiği için haber vermektedir. Vazgeçmek bir tarafa, aksine bizim, seleflerimize uymamız, onları örnek almamız gerekir. Onlar, başlarına gelen eziyete ve cahilce hareketlere m âruz kaldıklarında nasıl dayandılarsa, aynı şeyler bizim de başımıza geldiğinde, biz de onlar gibi dayanmalıyız, İnsanlar inatçılık yapıp büyüklenerek seleflerimize yaptıkları her türlü kötülüğe ve hoşlanmadıkları her çeşit davranışa onlar nasıl taham m ül ettilerse, biz de içimizdeki beyinsizlerin yaptıkları benzeri davranışlara tahammül etmeliyiz. En doğrusunu Allah bilir. Aksi halde Cenâb-ı Hakk’ın, onların cahilâne davranışlarını ve inatçılıklarını hatırlatm asında söylediğimiz bu hikmet söz konusu olmasaydı, onların inatçılıklarını ve cahilce davranışlarını hatırlatm anın bir anlamı olmazdı.

      En doğrusunu Allah bilir ya, bir şeyin kendisinin bâtıl ve cahilce olması, fakat başkası için hikm et ve delil olması mümkündür. Bazı insanlar şöyle dediler: Yalanın bizzat kendisinin doğruluğa delil olması, cahilâne ve bâtıl bir sözün, doğruluğa ve hikmete delil olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar, yani onların kendi talepleri üzerine bir âyet geldiği zaman, onunla alay edip eğleniyorlar. Cenâb-ı Hak, onlar âyetleri kendileri istemiş olsalar da, onu doğru yolu bulmak için değil, inat olsun diye ve alay etmek için istediklerini bildirerek ne kadar cahilce bir tavır içinde olduklarını haber vermekte, şöyle buyurmaktadır; “Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar, yine de ‘Herhalde gözlerimiz perdelendi, hatta bize büyü yapılmış olmalı!’ derler”, “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”.

      Bu, apaçık sihirden başka bîr şey değil, diyorlar. Bu söz sanki lânetli şeytandan, kâfirlerin reislerine yapılan bir telkin gibidir. Âyetlerin sık sık ve açık olarak gelmesi üzerine ve ayrıca herkesin büyüyü ve büyü yapmayı beceremediğini bildikleri için onlar, halka hakkı bâtıl olarak göstermek için böyle söylüyorlar, bunların âyet değil sİhİr olduğunu söyleyerek halkın kafasını karıştırıyorlardı. En doğrusunu Allah bilin Şayet onlar sihir olsalardı, yine peygamberlik delillerinden ve mucizelerinden biri olurdu, ya mucize olduğu zaman nasıl olur? Çünkü insanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.) sihir öğrenmek için asla kimseye gitmediğini biliyorlardı, bu gerçek onu kendisine Allah’ın öğrettiğini gösterir. Daha önce de söylediğimiz gibi Hz. Peygamber’in (s.a.) geçmiş ümmetlerin hayatlarına dair haberler vermesi de onun peygamberliğini kanıtlar, çünkü insanlar, onun bu haberleri öğrenmek için kimseye gitmediğini ve bunları öğrenmek için onların kitaplarına bakmadığını da biliyorlardı. Buna rağmen Resûlullah (s.a.) onlardan haberler vermişti. Bu gerçek, ona bunları Allah’ın öğrettiğini ve Allah’tan gelen vahiy sayesinde bunları bildiğini gösterir. Buna göre eğer o sihir idiyse, âyet olunca nasıl da büyük bir mucize olur?

      İlâhî bir işaret gördüklerinde alaya alıyorlar. Âyetin metninde geçen “yesteshırûn" (يستسخرون) kelimesini bazıları “yesharûn” (يسحرون), bazıları da “yesteshirûn" (يستشهرون) diye okudular. Yani reisleri halktan, onunla alay etmelerini istiyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece ve Ibn Kuteybe şöyle dediler; “Sehira” (سخر) ve “isteshara" (استسخر) fiili, “karra” (قر) ve “istekarra” (استقر) fiili gibidir, aym mânaya gelir. Şeddeli olarak “sahhartü fulânen” (سخرت فلانا) denilince, falanı ücretsiz çalıştırdım anlamına gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve (وَ)

        Arapça dilbilgisinde atıf (bağlaç) harfi olarak işlev görür. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısında bu edatın, önceki ayetlerde zikredilen inkarcıların uyarılara karşı duyarsızlıkları (tezekkür etmemeleri) ile olağanüstü bir durum karşısındaki reaksiyonlarını birbirine bağladığını belirtir. İki farklı isyankar psikolojik tepki, bu bağlaç aracılığıyla peş peşe sıralanarak inatlaşmanın boyutu genişletilir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nin belagat incelemelerinde, Kuran'ın bu tür atıf harflerini inkarcı zihniyetin eylemlerindeki sürekliliği ve birbirini besleyen olumsuz tutumları göstermek için bir retorik köprü olarak kullandığı ifade edilir.

        izâ (إِذَا)

        Arapçada geleceğe yönelik zaman bildiren ve genellikle şart anlamı taşıyan bir zarftır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde bu kelimenin aniden ortaya çıkan durumlar, beklenmedik anlar veya belirli bir olguya bağlı reaksiyonlar için kullanıldığını kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, cümlede bu edatın şart cümlesini başlattığını ve inkarcıların inatlarını kırabilecek olağanüstü bir kanıtla karşılaştıkları o spesifik, kritik anı işaret ettiğini belirtir. Karşılaşma anı gerçekleştiğinde verilecek tepkinin kaçınılmazlığı gramatikal olarak bu edatla sabitlenir.

        raev (رَأَوْا)

        Arapça "r-e-y" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, etimolojik çözümlemelerinde "r-e-y" kökünün "gözle fiziksel olarak görmek, idrak etmek, zihinle veya kalp ile kavramak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin bu ayetteki kullanımının kalp gözüyle (basiret) idrak etmekten ziyade, bizzat çıplak gözle şahit olunan, reddedilmesi imkansız fiziksel bir eylemi ifade ettiğini vurgular; ancak inkarcıların fiziksel görme yetisi, hakikati idrak etme yetisiyle birleşmemiştir.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik dünyasını incelerken "görme" eyleminin Kuran lügatinde çok katmanlı olduğuna dikkat çeker. Ona göre ayetteki bu fiil, müşriklerin bedensel gözleriyle ilahi kanıta şahit olmalarını imlerken, Kuran söylemi bu fiziksel "görme"nin ontolojik bir "körlükle" eşzamanlı yaşandığını muhataba aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki işlevine değinerek, Mekke politeistlerinin Hz. Peygamber'den ısrarla somut, fiziksel mucizeler istediklerini; bu fiilin, o mucize veya kanıt kendilerine açıkça sunulduğunda ve onu bizzat gördüklerinde sergiledikleri tutumu resmettiğini savunur.

        âyeten (آيَةً)

        Arapça "e-y-y" (veya e-v-y) kökünden türemiş bir isimdir ve ayette "raev" fiilinin doğrudan nesnesi (meful) konumundadır. İbn Fâris, bu kökün temel manasının "alamet, nişan, bir şeyi diğerinden ayıran açık belirti ve işaret" olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kelimesinin duyularla algılanan veya akılla kavranan, insanı görünenden görünmeyene, eserden müessire (yaratıcıya) ulaştıran kesin ve açık delil olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamında bunun doğrudan peygamberi doğrulayan bir mucize veya evrendeki ilahi bir işaret olduğunu vurgular.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik arka planına inerek, bu kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "āthā" veya "āyethā" (işaret/mucize) kelimelerinden Arapçaya geçmiş (muarreb) veya ortak Sami dilleri kökeninden beslenmiş temel bir dini terim olduğunu savunur. Kuran metninde bu kelime, sıradan bir "işaret" olmaktan çıkarak ilahi otoritenin yeryüzündeki mührü, vahyin ontolojik kanıtı haline gelmiştir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde klasik tefsir geleneğine atıfla, bu ayetteki "ayet" kavramının müşriklerin bizzat gözleriyle gördükleri ayın yarılması (inşikak-ı kamer) gibi fiziksel mucizelere veya Kuran'ın okunan ayetlerinin benzersizliğine (icaz) işaret ettiği aktarılır. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin edebi ve dramatik yapısını incelerken, "ayet" kelimesinin bu dönemdeki surelerde evrenin okunması gereken bir metin olarak sunulması ile peygamberin otoritesini ispatlayan kozmik/fiziksel olaylar arasındaki geçişliliği sağladığını ifade eder.

        yestesharûn (يَسْتَسْخِرُونَ)

        Arapça "s-h-r" kökünden türetilmiş, istif'al babında, etken (malum), şimdiki/geniş zaman (muzari), üçüncü çoğul şahıs fiilidir. İbn Fâris, kök analizinde "s-h-r" harflerinin "birini veya bir şeyi hor görmek, küçümsemek, hafife alarak alay etmek" manasına geldiğini belirtir. Önceki ayetlerde geçen "yesharûn" fiiliyle aynı kökten gelmesine rağmen, Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin istif'al babında kullanılmasının eyleme yepyeni bir psikolojik ve eylemsel boyut kattığını vurgular. İstif'al formu "talep etme, aşırılığa kaçma ve bir şeye dönüşme" anlamları içerdiğinden; bu eylem sıradan bir alay değil, "alay etmek için özel bir çaba sarf etmek, birbirini alaya kışkırtmak, alay etmeyi bir örgütlenme biçimine dönüştürmek" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında fiilin bu formunun, inkarcıların apaçık bir mucize (ayet) karşısında yaşadıkları hezimeti bastırmak için nasıl abartılı bir istihzaya (alaya) başvurduklarını gramatikal olarak pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun sosyolojisi üzerinden bu kelimeyi analiz eder; inkar edenler, rasyonel bir delil veya apaçık bir mucize karşısında argümansız kaldıklarında, kendi kabilevi ve toplumsal statülerini koruyabilmek için kolektif bir linç ve panik halinde birbirlerini kışkırtarak alay üretme çabasına (istishar) girerler. Bu fiil, bir çaresizliğin dışavurumudur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine dikkat çekerek; "s", "t", "s", "h", "r" harflerinden oluşan şeddeli ve uzatmalı bu hışırtılı ses diziliminin, kalabalıkların birbirini dürtmesi, fısıldaşarak kışkırtması ve alaycı kahkahaların birbirine karışması anını işitsel bir sahne (ses sembolizmi) olarak Kuran metnine taşıdığını ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu fiil kalıbının, kişinin kendi içinde alay etmesiyle yetinmeyip, etrafındakileri de ayetle dalga geçmeye davet eden aktif, dışadönük ve saldırgan bir inkarı sembolize ettiği kaydedilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X