اِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَاَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâffât Sûresi, 10. Ayet
Daralt
X
-
6. "Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik”
7. "Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk."
8-9. "Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır."
10. "Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar."
Şu bizim gördüğümüz ve gözlemlediğimiz gök dünya seması, diğer gökler de âhiret seması değildir. Ancak Cenâb-ı Hak yeryüzünde yaşayanlara yakınlığından dolayı ona dünya seması adını vermiştir. Yeryüzü ehlinden maksat da, cinler ve insanlardır, bu ve diğer konularda bunların her ikisi de muhataptırlar. Bundan dolayı müfessirler şöyle dediler: Gökyüzü, dünya ehline yakın olduğundan dolayı ona dünya seması diye isim verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Aziz ve Celîl olan Allah bu âyette, dünya semasını yıldızların güzelliğiyle bezediğini haber vermektedir. Onun süsü bizzat yıldızlardır, Allah o zineti, yıldızın kendisine nispet etmektedir; zinet odur, başkası değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz dünya semasını zinetle süsledik ki o zinet de yıldızlardır. Yahut biz onu zinetle süsledik buyurmuş, o zinet nedir diye sorulduğunda ise yıldızlardır demiştir.
Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Biz dünya semasını her türlü isyankâr şeytanlardan koruduk; onu nasıl koruduğunu da şu âyette açıklamaktadır: Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır, İbn Abbâs (r.a.) ve diğerleri, onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler meâlindeki âyetle ilgili olarak şöyle dediler: Onlar kulak verirler, fakat duymazlar. Bazıları şöyle dedi: Onlar meleklerin haberlerini ve o yüce topluluğun aralarında geçen Allah’ın emri ile ilgili konuşmalarını dinleyemezler. Cinler ve şeytanlar dinleyemezler diyenler. Cin sûresinde geçen âyete dayanırlar: “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”. Onlar, şimdi gökyüzünü dinlemeye çalışanın, âyette geçen alev toplarıyla karşılaştığını haber veriyorlar. Bu âyet göstermektedir ki, onlar dinlemeye çalışıyorlar, fakat işitemiyorlar.
Şöyle bir soru sorulursa: Bu âyetle, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır mealindeki âyet nasıl uyuşturulacaktır? Çünkü önceki âyette Cenâb-ı Hak, “Şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor” buyuruyor, onların dinleyemediklerini haber veriyordu. Burada ise. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar buyurmaktadır. Buradaki “hatfe” (الخطفة) kelimesi, ya kırpıntının yeri mânasında temsilî ya da hakikat anlamında kullanılmıştır ki ondan maksat da çalmak ve süratle kapıp kaçmaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Buna şu cevap verilir: Aziz ve Celil olan Allah’ın “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor” mealindeki âyeti, cinlerden mümin olanlarla ilgili gibidir. Görmez misin ki onlar aynı zamanda şöyle diyorlardı: “Biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik”. Sâffât sûresindeki âyet ise cinlerin kâfirleri ve azgınları ile ilgilidir. Yani bir bilgi kırıntısı kapan olursa meâlindeki cümle, dinleyen şeytanlardan bir bilgi kırmtısı kapan olursa demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra “Biz göğü yokladık” ve “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyetler, Muhammed aleyhisselâmm peygamberliğini ispat eden delillerden biridir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) insanlara, cinlerin dünya semasına çıktıklarını, meleklerin haberlerini ve yeryüzündeki olaylar hakkında aralarında konuştukları Allah’ın emrini dinlediklerini, sonra bunları kâhinlere haber verdiklerini, kâhinlerin de yarın şöyle olacak, şu gün böyle olacak diye yeryüzündeki insanlara bildirdiklerini, sonra vahiy gelmeye başlayınca haber alma yolunun kesildiğini ve onların engellendiklerini, bunun üzerine de cinlerin o sözü söylediklerini haber vermektedir. Cinler de kendilerinin böyle yaptıklarını haber verdiler ve kendileri hakkında verdiği haberde Hz. Peygamber i (s.a.) doğruladılar.
Eğer denilirse kİ: Bu, Resûlullah’ın (s.a.) peygamberliğine nasıl delil olabilir? O ancak cinlerin sözlerini haber vermektedir, bu sözle gerçek ortaya çıkmış ve onunla mesele bilinmiştir.
Buna şu cevap verilin Öyledir, ancak kâhinlerin kehanetinin kesilmesi ve bunu söylemeleri kehanetin geçmişte vuku bulup Hz. Muhammed’in peygamberliği ve ona vahyin gelişiyle birlikte son bulduğunu gösterin En doğrusunu Allah bilir.
Şöyle bir soru sorulursa: Melekler gökyüzünü korumak ve bekçilik yapmakla görevlendirildikleri halde, nasıl olur da koruma ve bekçilik görevlerinde gaflete düşerler? Onlar bununla imtihan edildikleri halde cinler dinlemeye, kapıp kaçmaya ve belirtilenleri yapmaya nasıl imkân bulmuşlardır?
Buna şu cevap verilir: Meleklerin bazı fillerle meşgul olmaları ve bunun dışında başka işlerle de imtihan edilmeleri mümkündür, dolayısıyla cinler belirtilen işleri yapmaya imkân bulmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer denilirse ki: Şeytanlar, buna tevessül edenlerin başına gelenlerin, atılmak, kovalanmak ve yakılmak gibi belâları gördükleri halde dinlemek ve bilgi kapmak gibi işlere nasıl tevessül ederler?
Buna şöyle cevap verilir: Şeytanların âdeti, her zaman bir gaflet anını yakalamaktır. Dolayısıyla her ne kadar onlar, bu işleri yapanın başına gelecek olanları biliyorlar idiyse de kendi kanaatlerine göre meleklerin kendi işleriyle uğraştıklarını ve gafil olduklarını zannettikleri sırada bu işe girişmiş olmaları mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyet, âlimlerimizin yaptığı şu içtihatların doğruluğuna delil olarak kullanılır: Falan ile konuşmayacağına yemin eden biri, işitemeyeceği bir yerden ona seslenecek olsa yemini bozulmaz, fakat işitebileceği bir yerden ona seslense, o bunu duymasa bile yemini bozulur. Çünkü âyette “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” buyurulmaktadır. Bilinmektedir ki onlar, yeryüzünden o yüce topluluğu dinlemek için otururlardı, fakat işitemiyorlardı. Sonra onların işitilen bir yere oturdukları da belirtilmemektedir. İşte bundan dolayı bu âyet-i kerîme söylediğimiz hususa da işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler. Buradaki “yüce topluluk” ile onların ileri gelenleri, toplumda değeri ve konumu olanlar kastedilmiş olabilir. Bu kelime cemaat mânasına da gelir, çünkü “mele” (الملأ) kelimesi, iki şeyin ismidir; biri topluluğun, diğeri de şerefi, değeri ve konumu üstün olanların.
Sonra cinlerin melekleri nasıl ve neden dinlediklerini bilmiyoruz. Muhtemeldir ki bu haberler ve Cenâb-ı Hakk’m yeryüzünde olmasını istediği olaylar kitapta yazılmıştır, oraya bakarak öğrenmektedirler. Yahut melekler kendi aralarında onları konuşmaktadırlar, cinler de onların konuşmalarından duyuyorlar. Bu âyet, yapısal açıdan yaratılışları farklı olsa da cinlerin, meleklerin konuşmalarını anladıklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
O nlar (âhirette de) bitm ez bir azaba çarptırılacaklardır. Buradaki “vâsıb” kelimesi devamlı, sürekli anlamına gelir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “İtaat daima ve yalnız O na yapılır”. Bu kelimenin şiddetli azap mânasına geldiği de söylenmiştir. “Duhûran” (دحورا) kelimesi, atılacaklar demektir. “Şihâbun sâkıb” (شهاب ثاقب) ifadesi de, ışık saçan yıldız demektir.
Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Kazf” (القذف) fiili, atmak anlamına gelir. Buna göre “yukzefûne” (يقذفون) atılırlar demektir. “Duhûran” kelimesi uzaklaştırmak, "vâsıb” kelimesi de âdet edinmek mânasma gelir. الخطفة (el-hatfe) bir şeyi çalmak, süratle kapıp almak demektir. “Şihâb” yıldız anlamına gelir, “sâkıb” da çok ışık saçan ve çok şiddetli alev demektir. “Sekabeti’n-nâru” (ثقبت النار) denilince, ateş tutuştu ve çok sıcak oldu anlaşılır.
Yorumu Yorumla
-
illâ (إِلَّا)
Arapça dilbilgisinde "istisna" (hariç tutma) edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısını incelerken bu edatın "istisna-i munkatı" (önceki gruptan farklı bir duruma geçiş) işlevi görerek önceki ayetteki genel dinleme ve yaklaşma yasağından nadir bir anı ayırdığını belirtir. Şeytanların yüce meclisi (mele-i a'la) dinlemelerinin mutlak olarak engellenmesinin ardından, bu edat çok anlık ve cılız bir ihlal girişimine gramatikal olarak kapı aralar. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde belagat açısından bu kullanımın, ilahi korumanın kusursuzluğunu bozmayan, ancak istisnai bir eylemin de nasıl anında cezalandırıldığını göstermek için cümleye eklendiği ifade edilir.
men (مَنْ)
"Kim, olan kimse" anlamlarına gelen ism-i mevsul (ilgi zamiri) veya şart edatıdır. Celaleddin el-Suyuti, bu zamirin önceki ayetlerde genel bir topluluk (şeytanlar/mârid) olarak zikredilen varlıklar içinden, o anlık dinleme eylemini (hırsızlığı) gerçekleştirmeye cüret eden spesifik ve tekil bir faili işaret ettiğini belirtir.
hatife (خَطِفَ)
Arapça "h-t-f" kökünden türemiş, mazi (geçmiş zaman) fiildir. İbn Fâris, etimolojik analizlerinde "h-t-f" kökünün "bir şeyi çok büyük bir hızla, aniden ve adeta göz açıp kapayıncaya kadar kapıp kaçmak" manasına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin sıradan bir alma veya bilinçli bir öğrenme olmadığını; ilahi vahiyden veya meleklerin konuşmalarından yarım yamalak, kopuk bir bilgi kırıntısını aniden kapma teşebbüsü olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığına değinerek, Arap paganizmindeki cinlerin göğe yükselip kahinler için eksiksiz haberler çaldığı inancının, Kuran tarafından "h-t-f" fiilinin ifade ettiği "eksik, telaşlı ve hırsızlama" eylemine indirgenerek yıkıldığını savunur. Böylece ilahi bilginin bütünlüğünün asla kırılamayacağı vurgulanır. Dücane Cündioğlu, kelimenin "h", "t" ve "f" harflerinin oluşturduğu kısa, kesik ve nefesli fonetik yapının, bizzat eylemin aniliğini (hızla kapıp kaçma refleksini) ses sembolizmi yoluyla okura hissettirdiğini ifade eder.
el-hatfete (الْخَطْفَةَ)
Aynı "h-t-f" kökünden türemiş olan ve "bir kere kapmak, tek bir ani çekiş" anlamına gelen mastar (bina-i merre) formundadır. Celaleddin el-Suyuti, fiilin hemen ardından kendi kökünden bir ismin (mef'ul-ü mutlak) gelmesinin, çalınan şeyin veya yapılan eylemin azlığını, kısalığını ve tekliğini vurgulamak (tekid) amacını taşıdığını belirtir. Yani şeytan, uzun uzadıya bir kozmik bilgi elde edemez; sadece anlık, tek bir kelime veya fısıltıyı kapabilir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin yapısal olarak ilahi bilginin çalınamazlığına, sadece dışarıya sızan çok küçük bir kırıntının havada anlık bir manevrayla kapıldığına işaret ettiğini kaydeder.
fe (فَ)
Arapça dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" olarak bilinen ardışıklık ve kesintisizlik bağlacıdır. Celaleddin el-Suyuti, bu edatın "hemen ardından, hiç vakit kaybetmeksizin, araya hiçbir zaman dilimi girmeden" anlamı kattığını belirtir. Bilgi kırıntısını kapma eylemi ile kozmik savunma tepkisi (ateş topunun takibi) arasında hiçbir ontolojik veya zamansal boşluk bulunmadığını gramatikal olarak bu harf tesis eder.
etbe'ahu (أَتْبَعَهُ)
Arapça "t-b-a" kökünden türemiş if'al babında bir fiil (etbe'a) ve ona bitişik nesne zamirinden (hu) oluşur. İbn Fâris, "t-b-a" kökünün temel manasının "birinin izini sürmek, peşine düşmek, arkasından gitmek ve ona yetişmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin if'al babındaki bu kullanımının sıradan bir arkadan gitme eylemi değil, "mutlaka yakalamak, etkisiz hale getirmek ve cezalandırmak kastıyla amansızca peşine düşmek" olduğunu ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, fiilin sonundaki "hu" (onu) zamirinin, hırsızlığı yapan spesifik şeytana (men) döndüğünü ve ilahi savunma mekanizmasının doğrudan o hedefi kilitlediğini belirtir.
şihâbun (شِهَابٌ)
Arapça "ş-h-b" kökünden türemiş bir isimdir ve ayette takibin faili (öznesi) konumundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ş-h-b" kökünün "ateş alevi, parlaklık, siyah ile beyazın birbirine karıştığı delici bir ışıltı" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "şihab" kelimesinin gökyüzünde aniden beliren, alev halindeki parlak ateş kütlesi (meteor/kayan yıldız) olduğunu; Kuran'ın bu kozmik fenomeni ilahi bir mühimmat, şeytanları püskürten bir alev topu olarak isimlendirdiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın semantik evreninde bu kelimenin geçirdiği dönüşüme dikkat çeker. İslam öncesi bedevi Araplar için gökyüzünde kayan bir yıldız sadece doğal bir görsel fenomen iken, Kuran bu nesneyi "şihab" kavramıyla ontolojik bir silaha, melekut aleminin sınırlarını koruyan aktif bir ilahi savunma aracına dönüştürmüştür. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri kökenine inerek, benzer köklerin (örneğin Süryanice şahba) parlak alev ve ateş anlamında kullanıldığını, Kuran'ın bu ortak hafızayı kendi teolojik atmosferinde yeniden ürettiğini savunur.
sâkıbun (ثَاقِبٌ)
Arapça "s-k-b" kökünden türemiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde bir sıfattır ve "şihâbun" kelimesini niteler. İbn Fâris, kök analizinde "s-k-b" harflerinin temel olarak "bir şeyi delmek, içinden geçmek, karanlığı yırtmak ve bir nesnede delik açmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sâkıb" sıfatının teolojik ve astronomik bağlamda, "karanlıkları parlaklığıyla delip geçen, hedefine ulaşıp onu yakan ve tahrip eden çok şiddetli ışık" olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde bu sıfatın, göktaşının (meteorun) sadece görsel bir aydınlık sunmadığını; aynı zamanda hedefini vuran, karanlık tabiatlı varlıkları (şeytanları) delici bir enerjiyle yakan kinetik ve mutlak bir gücü temsil ettiği aktarılır. Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik kurgusunda bu sıfatın işlevine değinerek; "delici/karanlığı yırtan" alev imgesinin, gökyüzünü durağan bir tablo olmaktan çıkarıp, ışık ile karanlık, ilahi olan ile şeytani olan arasında amansız bir savaşın verildiği apokaliptik bir sahneye dönüştürdüğünü ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimedeki keskin ünsüzlerin (s, k, b), alev topunun atmosferi delip geçerken çıkardığı farazi sesi ve çarpma anının delici şiddetini estetik bir ses uyumuyla ayetin ritmine taşıdığını belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla