Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 7. Ayet

    وَحِفْظاً مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve hifzan min kulli şeytânin mârid(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      6. "Biz yakın semayı yıldızların güzelliğiyle bezedik”

      7. "Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk."

      8-9. "Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır."

      10. "Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar."


      Şu bizim gördüğümüz ve gözlemlediğimiz gök dünya seması, diğer gökler de âhiret seması değildir. Ancak Cenâb-ı Hak yeryüzünde yaşayanlara yakınlığından dolayı ona dünya seması adını vermiştir. Yeryüzü ehlinden maksat da, cinler ve insanlardır, bu ve diğer konularda bunların her ikisi de muhataptırlar. Bundan dolayı müfessirler şöyle dediler: Gökyüzü, dünya ehline yakın olduğundan dolayı ona dünya seması diye isim verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Aziz ve Celîl olan Allah bu âyette, dünya semasını yıldızların güzelliğiyle bezediğini haber vermektedir. Onun süsü bizzat yıldızlardır, Allah o zineti, yıldızın kendisine nispet etmektedir; zinet odur, başkası değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Biz dünya semasını zinetle süsledik ki o zinet de yıldızlardır. Yahut biz onu zinetle süsledik buyurmuş, o zinet nedir diye sorulduğunda ise yıldızlardır demiştir.

      Ve (onu) her türlü isyankâr şeytanî güce karşı koruduk. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmaktadır: Biz dünya semasını her türlü isyankâr şeytanlardan koruduk; onu nasıl koruduğunu da şu âyette açıklamaktadır: Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır, İbn Abbâs (r.a.) ve diğerleri, onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler meâlindeki âyetle ilgili olarak şöyle dediler: Onlar kulak verirler, fakat duymazlar. Bazıları şöyle dedi: Onlar meleklerin haberlerini ve o yüce topluluğun aralarında geçen Allah’ın emri ile ilgili konuşmalarını dinleyemezler. Cinler ve şeytanlar dinleyemezler diyenler. Cin sûresinde geçen âyete dayanırlar: “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor”. Onlar, şimdi gökyüzünü dinlemeye çalışanın, âyette geçen alev toplarıyla karşılaştığını haber veriyorlar. Bu âyet göstermektedir ki, onlar dinlemeye çalışıyorlar, fakat işitemiyorlar.

      Şöyle bir soru sorulursa: Bu âyetle, (bölgeden) uzaklaştırmak için üzerlerine her yönden atış yapılır; ayrıca onlar (âhirette de) bitmez bir azaba çarptırılacaklardır mealindeki âyet nasıl uyuşturulacaktır? Çünkü önceki âyette Cenâb-ı Hak, “Şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor” buyuruyor, onların dinleyemediklerini haber veriyordu. Burada ise. Ancak, (o yüce topluluktan) bir bilgi kırıntısı kapan olursa onu da delip geçen bir ışık topu kovalar buyurmaktadır. Buradaki “hatfe” (الخطفة) kelimesi, ya kırpıntının yeri mânasında temsilî ya da hakikat anlamında kullanılmıştır ki ondan maksat da çalmak ve süratle kapıp kaçmaktır. En doğrusunu Allah bilir.

      Buna şu cevap verilir: Aziz ve Celil olan Allah’ın “Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık, onu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor” mealindeki âyeti, cinlerden mümin olanlarla ilgili gibidir. Görmez misin ki onlar aynı zamanda şöyle diyorlardı: “Biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik”. Sâffât sûresindeki âyet ise cinlerin kâfirleri ve azgınları ile ilgilidir. Yani bir bilgi kırıntısı kapan olursa meâlindeki cümle, dinleyen şeytanlardan bir bilgi kırmtısı kapan olursa demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra “Biz göğü yokladık” ve “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyetler, Muhammed aleyhisselâmm peygamberliğini ispat eden delillerden biridir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) insanlara, cinlerin dünya semasına çıktıklarını, meleklerin haberlerini ve yeryüzündeki olaylar hakkında aralarında konuştukları Allah’ın emrini dinlediklerini, sonra bunları kâhinlere haber verdiklerini, kâhinlerin de yarın şöyle olacak, şu gün böyle olacak diye yeryüzündeki insanlara bildirdiklerini, sonra vahiy gelmeye başlayınca haber alma yolunun kesildiğini ve onların engellendiklerini, bunun üzerine de cinlerin o sözü söylediklerini haber vermektedir. Cinler de kendilerinin böyle yaptıklarını haber verdiler ve kendileri hakkında verdiği haberde Hz. Peygamber i (s.a.) doğruladılar.

      Eğer denilirse kİ: Bu, Resûlullah’ın (s.a.) peygamberliğine nasıl delil olabilir? O ancak cinlerin sözlerini haber vermektedir, bu sözle gerçek ortaya çıkmış ve onunla mesele bilinmiştir.

      Buna şu cevap verilin Öyledir, ancak kâhinlerin kehanetinin kesilmesi ve bunu söylemeleri kehanetin geçmişte vuku bulup Hz. Muhammed’in peygamberliği ve ona vahyin gelişiyle birlikte son bulduğunu gösterin En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle bir soru sorulursa: Melekler gökyüzünü korumak ve bekçilik yapmakla görevlendirildikleri halde, nasıl olur da koruma ve bekçilik görevlerinde gaflete düşerler? Onlar bununla imtihan edildikleri halde cinler dinlemeye, kapıp kaçmaya ve belirtilenleri yapmaya nasıl imkân bulmuşlardır?

      Buna şu cevap verilir: Meleklerin bazı fillerle meşgul olmaları ve bunun dışında başka işlerle de imtihan edilmeleri mümkündür, dolayısıyla cinler belirtilen işleri yapmaya imkân bulmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Eğer denilirse ki: Şeytanlar, buna tevessül edenlerin başına gelenlerin, atılmak, kovalanmak ve yakılmak gibi belâları gördükleri halde dinlemek ve bilgi kapmak gibi işlere nasıl tevessül ederler?

      Buna şöyle cevap verilir: Şeytanların âdeti, her zaman bir gaflet anını yakalamaktır. Dolayısıyla her ne kadar onlar, bu işleri yapanın başına gelecek olanları biliyorlar idiyse de kendi kanaatlerine göre meleklerin kendi işleriyle uğraştıklarını ve gafil olduklarını zannettikleri sırada bu işe girişmiş olmaları mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” meâlindeki âyet, âlimlerimizin yaptığı şu içtihatların doğruluğuna delil olarak kullanılır: Falan ile konuşmayacağına yemin eden biri, işitemeyeceği bir yerden ona seslenecek olsa yemini bozulmaz, fakat işitebileceği bir yerden ona seslense, o bunu duymasa bile yemini bozulur. Çünkü âyette “Dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk” buyurulmaktadır. Bilinmektedir ki onlar, yeryüzünden o yüce topluluğu dinlemek için otururlardı, fakat işitemiyorlardı. Sonra onların işitilen bir yere oturdukları da belirtilmemektedir. İşte bundan dolayı bu âyet-i kerîme söylediğimiz hususa da işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar artık o yüce topluluğu dinleyemezler. Buradaki “yüce topluluk” ile onların ileri gelenleri, toplumda değeri ve konumu olanlar kastedilmiş olabilir. Bu kelime cemaat mânasına da gelir, çünkü “mele” (الملأ) kelimesi, iki şeyin ismidir; biri topluluğun, diğeri de şerefi, değeri ve konumu üstün olanların.

      Sonra cinlerin melekleri nasıl ve neden dinlediklerini bilmiyoruz. Muhtemeldir ki bu haberler ve Cenâb-ı Hakk’m yeryüzünde olmasını istediği olaylar kitapta yazılmıştır, oraya bakarak öğrenmektedirler. Yahut melekler kendi aralarında onları konuşmaktadırlar, cinler de onların konuşmalarından duyuyorlar. Bu âyet, yapısal açıdan yaratılışları farklı olsa da cinlerin, meleklerin konuşmalarını anladıklarına işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O nlar (âhirette de) bitm ez bir azaba çarptırılacaklardır. Buradaki “vâsıb” kelimesi devamlı, sürekli anlamına gelir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “İtaat daima ve yalnız O na yapılır”. Bu kelimenin şiddetli azap mânasına geldiği de söylenmiştir. “Duhûran” (دحورا) kelimesi, atılacaklar demektir. “Şihâbun sâkıb” (شهاب ثاقب) ifadesi de, ışık saçan yıldız demektir.

      Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “Kazf” (القذف) fiili, atmak anlamına gelir. Buna göre “yukzefûne” (يقذفون) atılırlar demektir. “Duhûran” kelimesi uzaklaştırmak, "vâsıb” kelimesi de âdet edinmek mânasma gelir. الخطفة (el-hatfe) bir şeyi çalmak, süratle kapıp almak demektir. “Şihâb” yıldız anlamına gelir, “sâkıb” da çok ışık saçan ve çok şiddetli alev demektir. “Sekabeti’n-nâru” (ثقبت النار) denilince, ateş tutuştu ve çok sıcak oldu anlaşılır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve (وَ)

        Arapça dilbilgisinde bağlaç (atıf harfi) olarak kullanılan bu edat, cümlede daha önce zikredilen veya zımnen anlaşılan bir eylem ile mevcut eylem arasında gramatikal ve anlamsal bir köprü kurar. Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel yapısını tahlil ederken bu bağlacın, gökyüzünün süslenmesi eylemi ile korunması eylemini eşzamanlı ve birbirini tamamlayan ilahi tasarruflar olarak birbirine bağladığını belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde yer alan belagat incelemelerinde, bu tür bağlaçların Kuran'ın kozmolojik tasvirlerinde eylemlerin sürekliliğini ve ilahi iradenin farklı tezahürlerinin tek bir kudret elinden çıktığını vurgulayan temel retorik unsurlar olduğu ifade edilir.

        hıfzan (حِفْظًا)

        Arapça "h-f-z" kökünden türemiş olan bu kelime, eylemin kök manasını barındıran mastar formundadır. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "h-f-z" kökünün temel olarak "bir şeyi gözetmek, korumak, kaybolmasını veya bozulmasını engellemek, muhafaza altına almak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı teolojik ve kozmolojik bağlamda ele alarak, ilahi hıfzın (korumanın) evrendeki nizamın bozulmasına yönelik her türlü dış müdahaleyi savuşturmak anlamına geldiğini kaydeder; ayetteki kullanımıyla gökyüzünün istenmeyen varlıklardan yalıtılmasını ifade ettiğini vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdiziminde bu mastarın aslında metinde açıkça yer almayan (mahzuf) "ve hafiznâhâ" (ve onu koruduk) şeklindeki bir fiilin mef'ul-ü mutlak'ı (mutlak nesnesi) olduğunu belirtir. Arapça gramerinde bir mastarın bu şekilde tek başına kullanılması, eylemin şiddetini, kesinliğini ve kusursuzluğunu vurgulamak (tekid) içindir. Eylem sıradan bir gözetleme değil, aşılması imkansız, mutlak ve aktif bir muhafaza işlemidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki karşılığına değinerek, "korunmuş gökyüzü" tasavvurunun, o dönemdeki Arap toplumunda yaygın olan cinlerin ve şeytanların göklerden gayb haberleri çaldığı inancına karşı, ilahi otoritenin uzamsal sınırlarını kesin bir şekilde çizdiğini savunur.

        min (مِنْ)

        Arapçada ismin de haline karşılık gelen ve "-den, -dan" anlamı taşıyan harf-i cerdir (ilgeç). Celaleddin el-Suyuti, dilbilgisi kuralları çerçevesinde bu edatın "ibtidâ-i gaye" (başlangıç noktası) veya tehlikenin/tehdidin kaynağını belirtmek üzere kullanıldığını ifade eder. Ayetteki "hıfzan" (koruma) eyleminin kime veya neye karşı gerçekleştirildiğini, tehdidin yönünü işaret ederek cümlenin anlamsal çerçevesini tamamlar.

        kulli (كُلِّ)

        Arapça "k-l-l" kökünden türeyen bu isim, "her, bütün, hepsi" anlamlarına gelir. İbn Fâris, kelime kökünün temel manasının "farklı parçaları bir araya getirmek, kuşatmak, çevrelemek ve istisnasız kapsamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin izafet (tamlama) yoluyla bir isme eklendiğinde o ismin ifade ettiği cinsin tüm fertlerini eksiksiz bir şekilde içine aldığını kaydeder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin yapısında bu kelimenin kullanımının "istiğrak" (tam kapsam, genelleme) ifade ettiğini; ilahi korumanın sadece belirli, güçlü veya bilinen bazı şeytanlara karşı değil, istisnasız olarak isyankar tabiata sahip tüm varlıklara karşı evrensel bir kalkan oluşturduğunu vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de bu mutlak genellemenin, ilahi kudretin karşısında hiçbir istisnai gücün barınamayacağını anlamsal olarak pekiştirdiği belirtilir.

        şeytânin (شَيْطَانٍ)

        Arapça dilbilimciler arasında kökeni tartışmalı bir kelimedir. İbn Fâris, kelimenin kökeni için iki ihtimal sunar: Birincisi, "ş-t-n" kökünden geldiği yönündedir ki bu kök "uzaklaşmak, haktan ve rahmetten ayrı düşmek, muhalefet etmek" anlamındadır. İkincisi ise "ş-y-t" kökünden türediği yönündedir; bu kök "yanmak, helak olmak, öfkeden alevlenmek" manalarına gelir. İbn Fâris, anlamsal olarak ş-t-n kökünün kelimenin tabiatına daha uygun olduğunu savunur. Râgıb el-İsfahânî de "ş-t-n" kökünü benimseyerek, şeytan kelimesinin ilahi rahmetten uzaklaşmış, kibir ve isyanla karakterize olmuş insan veya cin her türlü varlık için kullanılan bir cins isim olduğunu belirtir.

        Batılı araştırmacılardan Arthur Jeffery, kelimenin Kuran'a geçiş sürecini incelediği filolojik eserlerinde, bunun köken itibarıyla dışarıdan Arapçaya girmiş (muarreb) bir kelime olduğunu iddia eder. Jeffery'e göre kelime Habeşçedeki (Etiyopik) "Sāyṭān" veya Aramicedeki "Sāṭānâ" formlarından Arapçaya geçmiştir ve nihai kökeni İbranicedeki "muhalif, düşman, suçlayıcı" anlamına gelen "Satan" kelimesine dayanır. Toshihiko Izutsu, kavramın Kuran'ın semantik dünyasındaki gelişimini tahlil ederken, "şeytan" kelimesinin İslam öncesi Arap kültüründe zararlı ama kozmik bir ağırlığı olmayan ruhları, yılanları veya çirkin varlıkları ifade ederken, Kuran söyleminde ontolojik bir dönüşüme uğrayarak mutlak kötülüğün, ilahi iradeye başkaldırının ve kozmik isyanın baş aktörü haline geldiğini vurgular.

        mâridin (مَارِدٍ)

        Arapça "m-r-d" kökünden türemiş olan ism-i fâil (etken ortaç) vezninde bir sıfattır ve ayette "şeytân" kelimesini niteler. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "m-r-d" kökünün temel olarak "bir şeyin soyulması, çıplak kalması, üzerindeki kabuktan veya örtüden sıyrılması" manasına geldiğini kaydeder. Örneğin, yaprakları dökülmüş pürüzsüz bir ağaç veya yüzünde henüz tüy çıkmamış pürüzsüz tenli bir genç bu kökten türeyen kelimelerle isimlendirilir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiziksel "sıyrılma ve pürüzsüzlük" manasının ahlaki ve teolojik bir boyuta taşındığını belirterek; "mârid" kelimesinin, üzerinde hiçbir hayır, itaat ve iyilik emaresi kalmamış, tüm erdemlerden soyutlanmış, pürüzsüz ve saf bir kötülükle isyan eden varlıklar için kullanıldığını ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, ayette bu sıfatın kullanılmasının şeytanın isyanındaki aşırılığı ve dikbaşlılığı (inad) pekiştirdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tasavvuruna değinerek, "mârid" kavramının sadece sıradan bir itaatsizliği değil, ilahi düzene (kozmik nizama ve göksel sınırlara) karşı arsızca, sınır tanımaz bir şekilde haddi aşmayı ve sızmaya çalışmayı ifade ettiğini; ilahi hıfzın (korumanın) da tam olarak bu cüretkar karaktere karşı kurgulandığını savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde kelimenin anlamsal çerçevesi "inatçı, azılı, hayırdan tamamen soyutlanmış ve isyanda sınır tanımayan" şeklinde özetlenerek, ilahi kudretle çatışmaya girmeye çalışan varlığın tabiatı gözler önüne serilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X