Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 2. Ayet

    فَالزَّاجِرَاتِ زَجْراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-zzâcirâti zecrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1-4. "Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara ve anmak için okuyanlara andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir."

      5. "O, göklerin, yerin ve bunlar arasındaki her şeyin Rabb’i, güneşin doğuş yerlerinin de Rabb’idir."


      Çeşitli Melekler

      Sıra sıra dizilmiş olanlara, (yanlışları) engellemeye çalışanlara. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: “Sâffât” (الصَّافَّاتِ) kelimesi, kanatlarını açıp yerle gök arasında sıra sıra duran kuşlar demektir. îbn Mesûd’un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Burada geçen “sâffât”, “zâcirât” (الزَّاجِرَاتِ) ve “tâliyât” (التَّالِيَاتِ) kelimelerinin hepsinden maksat meleklerdir. Şöyle devam eder: “Sâffât”, Aziz ve Çelil olan Allah’a ibadet ve O’nu teşbih için saf halinde dizilen meleklerdir. İbn Abbâs (r.a.) ve diğerlerinden de aynı şey rivayet edilmiştir. Ancak İbn Mesûd (r.a.) ve İbn Abbâs’tan (r.a.) başkaları, “zâcirât” ve “tâliyât” kelimelerinden hangi meleklerin kastedildiği de tefsir edilmiştir. Biz bu tefsiri, îbn Mesûd (r.a.) ve îbn Abbâs’tan (r.a.) rivayet etmedik. Bazıları şöyle dedi: “Zâcirât”, bulutları ve yağmurları sevkeden meleklerdir. “Tâliyât" da, nebilere ve resullere Kuranı ve vahyi okuyan meleklerdir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun cümlesi hakkında Kalâde şöyle dedi: Azîz ve Celîl olan Allah, önce bir yaratığı adına, sonra da başka bir yaratığı adına yemin etmektedir. Sıra sıra dizilmiş olanlara andolsun mealindeki âyetten maksat, gökte saf saf dizilen meleklerdir. (Yanlışlan) engellemeye çalışanlara andolsun mealindeki âyetten maksat da, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de belirtmiş olduğu, isyanları ve kötülükleri engelleyenlerdir. Anmak için okuyanlara andolsun mealindeki âyet hakkında (Katâdc) şöyle dedi; Kur’ân’da peygamberlerin ve sizden önceki ümmetlerin haberlerine dair size okunan âyetlerdir. “Sâffât” kelimesinin, ashâb-ı kiramın belirttiği gibi saflar halinde Azız ve Celîl olan Allah için namaz kılan melekler mânasına gelmesi mümkündür. “Zâcirât” kelimesinden maksat da, mahlûkatm rızıkları ile görevli olan, bunları peyderpey sahiplerine götüren meleklerdir. “Taliyât” kelimesi ile de teşbih, tahmîd ve her türlü zikirle görevlendirilen melekler kastedilmiştir. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: “SâfFât”, gökle yer arasında saf saf dizilen kuşlar demektir. “Zâcirât” kelimesi, zecr (azarlamak) kökünden gelir. Develeri azarlamak için bu kelime kullanılır, yüksek sesle bağıran demektir. “Tâlİyât”, “Kuran tilâvet ettim, yani okudum” demenle aynı mânaya gelir. Aynı zamanda tâbi oldum mânasına gelir.

      Allah Niçin Melekler Adına Yemin Eder?

      En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hakk’ın sözünü ettiği melekler adına yemin etmesinin İzahı şudur: Aziz ve Celîl olan Allah, önce o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumu yüceltmekte, onların şöyle dediklerini nakletmektedir: “Ona bir melek indirilmeli ve kendisiyle birlikte o melek de uyancıhk görevi yapmalı değil miydi?” “Ona bir melek indirilseydi ya, dediler. Eğer biz bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olurdu”. Firavun da şöyle demişti; “Firavun kavmine seslenerek şöyle dedi: (O bir peygamber ise) dizi dizi melekler onunla birlikte gelseler ya!” Müşrikler de şöyle diyorlardı: “Bizim huzurumuza çıkarılacaklarını hiç beklemeyenler, bize melekler gönderilmesi veya Rabb’imizi görmemiz gerekmez miydi, dediler”. Ccnâb-ı Hak melekleri şöyle tavsif etmektedir: “Melekler, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler”, “O na kulluk etmekte kibre kapılmazlar” “Onlar, gece gündüz Allah’ı tenzih ederler” Hâsılı Cenâb-ı Hak o kâfirlerin kalplerinde meleklerin şanını ve konumunu yüceltmekte, meleklerin doğru söylediklerini, onların da kabul ettiklerini haber vermekte, sonra da onlar adına yemin ederek kendisinin vahdâniyetini dile getirmektedir; Andolsun ki kuşkusuz tanrınız bir tekdir. İşte Allah’ın melekler adına yemin etmesinin anlamı budun

      Sonra bunları, sizin ve bütün yaratıkların tek ilâhı olan Allah’ın yaptığını haber vermekte ve nimetlerini hatırlatmaktadır. Aziz ve Gelil olan Allah şöyle buyurmaktadır: O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb’i, güneşin doğuş yerlerinin Rabb’idir. Cenâb-ı Hak gökleri, yeri ve bahsettiği nesneleri yarattığını açıklayarak vahdâniyetini ve yegane mabut olduğunu; aralarındaki mesafenin çok uzun olmasına rağmen göklerin faydalarıyla yeryüzünün faydalarını, yine aralarında uzun bir mesafe bulunmasına rağmen doğudakilerin faydalarıyla batıdakilerin faydalarını kendisinin birleştirdiğini haber vermektedir. Eğer tanrılar birden çok olsalardı, çok kişinin karıştığı her işte birinin ötekine üstün geldiğinin görüldüğü gibi, onlardan biri, diğerinin birleştirdiği faydalara engel olurdu. Buna engel olunmayıp aksine faydaları birbiriyle birleştiyse bu, onların tek bir mâbut tarafından yapıldığını ve O’nun hiç ortağınm bulunmadığını gösterir.

      Sonra Allah’ın gökleri, yeri ve onların dışındaki yaratıkları özellikle belirtmesi, yağmurların, bereketlerin ve diğer hayırların gökten inmesi, hububatın ve rızıkların da yerden çıkması sebebiyle insanların gönlünde göğün ve yerin çok üstün bir değeri bulunmasından dolayıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, bundan dolayı Cenâb-ı Hak o ikisi hakkında söylediğini söylemekte ve meâlen şöyle buyurmaktadır: “Onlar gökler ve yer durdukça orada ebedî kalacaklardır”. Gök ve yer her ne kadar ebedî değiller ve bir gün yok olacak iseler de, insanların kalbinde onlara verdikleri büyük değer ve onların devamlarına verdikleri önemden dolayı bunu belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb’idir, Mûlezile’den Câfer b. Harb şöyle dedi: Şayet biri bize derse ki; Cenâb*ı Hakk'ın O, göklerin, yerin ve bunlar arasındakilerin Rabb’idir mealindeki âyeti, Cenâb-ı Hak yerle gök arasındaki her şeyin Rabb’i olduğu gibi bizim amellerimizin ve fiillerimizin de Rabb’i O’dur, öyleyse fiillerimizin yaratıcısı da O’dur. Biz de ona deriz kİ: Allah bizim amellerimizin ve fiillerimizin Rabb’idir derken, yaratıcısıdır demek istiyorsan, bu doğru değildir; ancak fiillerimizin mâlikidir demek istiyorsan bu doğrudur. Sonra bize [Sünnîlere] itiraz edenlere şöyle dedi: Onlara söylenir: Siz küfrü yaratan, şerri ve benzerlerini yaratan Allah’tır diyor musunuz? Oysa insanların fiillerinde inkâr (küfr), şer ve benzeri olanlar vardır. Ona şu cevabı veririz: Mutlak olarak böyle bir şey söylenmez; genelde Allah küfrü yaratandır ve şerri yaratandır denilmez. Bİr şey söylenecekse, kısaca şöyle denilir: O, mahlûkatm fiillerini yaratan, her şeyi yaratandır ve her şeyin Rabb’idir. Çünkü Allah âyetteki o ifadeyi kısaca kullanmıştır, bundan o şeye tazim mânası çıkmaz; tıpkı özel bir anmada Muhammed’in Rabb’i, beytin Rabb’i denildiği gibi. Ancak bu, özel olarak Muhammed aleyhisselâmı ve o beyti yüceltme mânasına gelir. Buna göre bizim onu, kulların fiillerini yaratandır, her şeyi yaratandır diye kısaca tavsif etmemiz, o beyti yüceltmek ve üstünlük nispet etmek anlamına gelmez. Herhangi bir şeye işaret etmek ve onu açıkça belirtmek, özellikle onu yüceltme mânasına gelir. Bundan dolayı, söylediğimiz gibi Allah’ı övme ve yüceltme mânasına geldiği için kısaca Allah kulların fiillerinin yaratıcısıdır diye nitelenmesi caizdir. Allah’ı yerme ve o nesneyi yüceltmeye işaret etme mânasında olursa bu caiz değildir. Bundan dolayı bu ikisi farklıdır. Bafarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Sonra Câfer b. Harb’a şöyle denilir: Allah o şeyin mâlikidir ve fakat halikı değildir, sözün yanlıştır, çünkü hiç kimse için şöyle denilemez: O şunun mâlikidir, ancak onu yaratması ve hâkim olması cihetiyle değil! işlerin ve fiillerin mâliki denilince, onun yaratıcısı anlaşılır. Nitekim **o şuna mâliktir, ama buna kadir olduğu îçin değildir veya söylediğimiz gibi bir şey” denilmez. En doğrusunu Allah bilir.

      O, güneşin doğuş yerlerinin Rabb’idir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Güneşin 360 doğuş yeri vardır ve her gün bir noktadan doğar. Batış yerleri hakkında da aynı şey söylenmiştir; güneş her gün bir noktadan batar. Ancak doğuş ve batış yerleri ifadesi ile güneş, ay ve yıldızlardan her birinin ve diğer gök cisimlerinin doğan ve batan yerleri vardır şeklinde bir mâna kastedilmiş gibidir. Buna göre âyet şu anlama gelir: “O, iki doğunun da Rabb’i iki batının da Rabb’idir”. Müfessirler ise şöyle diyorlar: îki doğudan maksat, yaz ve kış mevsimlerinde doğduğu yerdir, iki batı da aynı anlamdadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        fe (فَ)

        Saffat Suresi'nin yemin dizisinde ardışık eylemleri birbirine bağlayan bu edat, Arapça dilbilgisinde "fâ-i ta'kibiyye" (hemen ardından gelme, kesintisizlik bildiren bağlaç) olarak işlev görür. Celaleddin el-Suyuti, ayetlerin sözdizimsel inşasını incelerken bu edatın yemin edilen varlıkların eylemleri arasındaki hiyerarşik veya zamansal ardışıklığı vurguladığını belirtir. Birinci ayetteki saf tutma nizamının hemen akabinde, hiçbir gecikme olmaksızın ikinci ayetteki eyleme geçildiğini gramatik olarak bu harf tesis eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kuran'ın erken dönem yemin formlarındaki bu bağlaçların, tasvir edilen kozmik veya melekutî sahnenin akıcılığını ve dinamizmini sağlayan temel retorik unsurlar olduğunu ifade eder.

        ez-zâcirâti (الزَّاجِرَاتِ)

        Bu kelime, Arapça "z-c-r" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, dişil ve çoğul bir kelimedir. İbn Fâris, dilbilimsel köken tahlillerinde "z-c-r" kökünün temel olarak bir şeyi sesle itmek, engellemek, men etmek, yüksek ve sert bir sesle bağırarak yönlendirmek (özellikle develeri veya sürüleri sürerken çıkarılan ses) anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu kök anlamını teolojik bağlama uyarlayarak, "zecr" eyleminin korkutarak veya sert bir şekilde uyararak bir eylemden alıkoymak olduğunu belirtir; ayetteki kullanımının ise bulutları sevk eden veya şeytanları ilahi vahyi dinlemekten men eden, insanları günahlardan alıkoyan melekleri nitelediğini ifade eder.

        Klasik dönem müfessirlerinin yaklaşımlarını derleyen Celaleddin el-Suyuti, bu varlıkların gökyüzündeki bulutları ilahi emir doğrultusunda sevk ve idare eden veya göksel hudutları koruyarak şeytanları kovan melek taifeleri olduğu yönündeki genel kabulü aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi de kelimenin dişil çoğul (cemi müennes salim) yapısının, melek topluluklarını (cemaat/taife) temsil ettiği görüşünü destekler ve bu eylemin kozmik düzenin sağlanmasındaki ilahi müdahaleyi sembolize ettiğini belirtir.

        Çağdaş yaklaşımlarda ise Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamının zihniyetiyle olan ilişkisine dikkat çeker. "Sürüleri bağırarak sürme/yönlendirme" şeklindeki bedevi yaşam pratiğinden alınan bu kavramın, Kuran tarafından dönüştürülerek kozmik bir boyuta taşındığını; evrendeki devasa güçlerin ve bulutların melekler tarafından muazzam bir sevk ve idareyle yönlendirilmesinin, muhatabın zihnindeki ilahi kudret tasavvurunu pekiştirdiğini savunur. Batılı Kuran araştırmacılarından Angelika Neuwirth ise, Mekki surelerin form ve yapısını incelerken bu kelimenin apokaliptik ve dramatik bir atmosfer oluşturduğuna değinir. "z" ve "c" gibi keskin, sürtünmeli ünsüzlerin bir araya gelmesiyle oluşan fonetik sertliğin, kelimenin "şiddetle sürme/azarlama" anlamını işitsel olarak da desteklediğini, böylece yemin formunun edebi gücünü zirveye taşıdığını ifade eder.

        zecren (زَجْرًا)

        Cümlede "z-c-r" kökünden türemiş olan ve eylemin soyut adını ifade eden bir mastardır; sözdizimsel olarak mef'ul-ü mutlak (mutlak nesne) konumundadır. Celaleddin el-Suyuti, eylemi gerçekleştiren ism-i fâilden (ez-zâcirâti) sonra aynı kökten gelen bu mastarın zikredilmesinin, Arapçada eylemin şiddetini, kesinliğini ve kusursuzluğunu vurgulamak (tekid) amacıyla yapıldığını belirtir. Bu bağlamda eylem, sıradan bir yönlendirme değil, karşı konulmaz, kesin ve tavizsiz bir sürme/engelleme işlemidir.

        Dücane Cündioğlu, Kuran'ın dilsel ve fonetik estetiği üzerine yaptığı analizlerde, kelime kökünün mastar formunda tekrarlanmasının metne kattığı sese dayalı ritmik etkiye (ses sembolizmine) vurgu yapar. Ona göre bu tekrar, azarlama veya şiddetle yönlendirme eyleminin bizzat kendi sesini (bağırışı/sayhayı) metnin ritmi içinde yankılandırarak okuyucuda psikolojik bir sarsıntı yaratır. Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de mef'ul-ü mutlak kullanımının, ilahi iradenin taşıyıcıları olan meleklerin görevlerini ifa ederken sergiledikleri mutlak kararlılığı ve eylemlerindeki yoğunluğu anlamsal olarak pekiştirdiği kaydedilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X