Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 87. Ayet

    اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn huve illâ żikrun lil’âlemîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu (Kur’an) ise bütün âlemlere kesinlikle bir öğüt ve uyarıdır.”

      Yani bu Kur’an ve bu haberler, ancak ondan yararlanacak olan kimseler için bir öğüttür ve uyarıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İn (إِنْ)

        İbn Fâris, bu edatın cümlede olumsuzluk (nefy) bildirdiğini, ancak kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak/sadece) edatıyla birlikte kullanıldığında Arap dilindeki o en güçlü, sarsılmaz ve mutlak "hasr ve kasr" (olumsuzlayıp tek bir seçeneğe kilitleme) kurgusunu oluşturduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, o "Büyük Haber'e" (Kur'an'a) dair müşriklerin ürettiği "şiirdir, kehanettir, efsanedir" şeklindeki bütün o feci ve kurgusal felsefeleri "Asla ve kesinlikle (İn) öyle değildir" diyerek kökünden parçalayıp iptal ettiği o dondurucu ve mutlak ret köprüsüdür.

        Huve (هُوَ)

        İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs (o) zamiri olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, peygamberin kendi şahsından ve fani beklentilerinden (bir önceki ayetteki "Ben sizden ücret istemiyorum" fermanından) bütünüyle sıyrılıp; merkeze bizzat o okunan vahyi, o dondurucu ve sarsılmaz ilahi kelamı (Kur'an'ı/Huve'yi) yerleştirdiği o muazzam ontolojik işaret ve özne köprüsüdür.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu zamiri (huve) varoluşsal bir "metin ve hakikat merkezliliği" estetiği olarak okur. Peygamberin "Ben uyduranlardan değilim" deyişinin hemen ardından, cümlenin "O (Huve) ancak bir zikirdir" şeklinde o ilahi metne dönmesinin; İslam felsefesinde şahsın (peygamberin bile) gelip geçici bir şeffaf elçi olduğunu, kâinatta ebedi, sarsılmaz ve mutlak olanın ise bizzat "O (Huve)" zamiriyle işaret edilen ilahi vahyin (Kelâmullah'ın) ta kendisi olduğunu kâinata mühürlediğini ifade eder.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, olumsuz bir cümleden (İn/Değildir) sonra gelerek hükmü bütünüyle tersine çeviren, istisna yapan ve "ancak / sadece / bizzat şu gerçektir ki" anlamlarına gelen mutlak hasr (sınırlandırma) edatıdır. Kâinatın Hâkiminin, o indirilen vahyin (Kelâm'ın) kâinattaki bütün sahte etiketlerinden ve fani vasıflarından sıyırılmasının ardından; onun yegâne ve dondurucu ontolojik işlevini "sadece tek bir amaca ve fıtrata" kilitlediği o sarsılmaz felsefi menteşedir.

        Zikrun (ذِكْرٌ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi kalbe ve dile yeniden getirmek, hatırlamak, muhafaza etmek, şan, şeref, yücelik ve mutlak bir ikaz" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/yücelik bildiren) formunda gelen "zikrun" (emsalsiz bir hatırlatma / muazzam bir şeref / sarsıcı bir uyarı) isminin; Kur'an'ın sıradan bir felsefe veya hikâye kitabı olmadığını; insanın fıtratında (bezm-i elest'te) zaten var olan fakat kibrin ve cehaletin örtüsüyle (küfürle) unutulan o "ilahi ahdi (Tevhidi)", kâinata ve insanın kalbine bir balyoz gibi indirerek "yeniden hatırlatan (zikir)" o sarsılmaz ve dondurucu ontolojik şok (uyanış) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zikr (z-k-r) kavramının, felsefi olarak sadece dildeki bir telaffuzdan (vird) ibaret olmadığını söyler. "Zikir", aklın ve ruhun gafletten (unutkanlıktan) yırtılıp çıkarılması ve hakikatin o keskin, acımasız ve pürüzsüz nuruyla doğrudan yüzleşmesidir. Kur'an'a "Zikir" denmesi; onun insanı yepyeni bir şey icat etmeye değil, bizzat kendi aslına (çamuruna ve içine üflenen o ilahi ruha) dönmeye mecbur bırakan o mutlak kâinat alarmı olmasındandır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikir" mefhumunu, Cahiliye'nin o kör ve sağır kibrine (gafletine) karşı indirilmiş en büyük varoluşsal müdahale olarak inceler. İnsanın yeryüzündeki en büyük hastalığının "Nisyan" (hakikati, ahireti ve Allah'ı unutmak) olduğunu; kâinatın Yaratıcısının bu hastalıklı uykuya karşı Kur'an'ı bir "Zikir (Sarsıcı Hatırlatıcı)" olarak indirdiğini; bu kelimenin insanı o sahte otonomi rüyasından canhıraş bir şekilde uyandıran o "dondurucu kozmik siren" olduğunu tespit eder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve teolojik kurgusunda bu kavramı (zikr), Geç Antik Çağ'ın litürjik (ayin/ibadet) metin geleneğiyle karşılaştırmalı olarak okur. Kur'an'ın kendisini salt bir kanun metni olarak değil de "Zikir" olarak tanımlamasının; onun her okunduğunda insanın fıtratındaki o monoteistik hafızayı yeniden tazeleyen, kâinatı anlamlandıran ve ruhu dirilten o devasa, sürekli ve sarsılmaz "kutsal anımsama eylemi" olduğunu tartışır. Kur'an, tarihte kalmış statik bir yazıt değil, kalplere her an çarpan o muazzam "Zikir"dir.

        Lil'âlemîn (لِّلْعَالَمِينَ)

        İbn Fâris, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" (li/için, -e, -a) harf-i ceri ile "a-l-m" kökünden türeyen çoğul ismin birleşimidir. A-l-m kökünün sözlükte "kendisiyle başka bir şeyin bilindiği iz, alamet, nişan, damga ve kâinattaki akıl sahibi bütün varlık sınıfları" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısı ve çoğul formda gelen "lil'âlemîn" (bütün âlemler için / idrak sahibi tüm varlık sınıfları için) tamlamasının; o dondurucu hatırlatmanın (Zikrin) sadece belirli bir kabileye, ırka veya coğrafyaya indirilmediğini; kâinattaki bütün zamanları, mekânları, insanları ve cinleri bütünüyle kuşatan o sarsılmaz ve mutlak "evrensel (kozmik) hitap" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âlem/âlemîn (a-l-m) kavramının, felsefi olarak kâinattaki cansız nesnelerden ziyade, Allah'ın varlığına "alamet/delil" teşkil eden ve hitabı idrak edebilecek o şuurlu, akıl sahibi varlık türlerini (insanlar, melekler ve cinler) kapsadığını söyler. O Zikir (Kur'an), akıl ve irade taşıyan her bir "âlemin" (şuur merkezinin) kaçınılmaz ve dondurucu tek hesabıdır.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki etimolojik ve teolojik arka planını çözümler. "Âlem" kelimesinin aslen İbranicedeki "Olam" ve Süryanicedeki "Alma" kavramlarından neşet ettiğini; bu kökün antik dillerde salt fiziksel evreni değil, "ebediyet, çağ, çağlar boyu süren zaman ve o devasa zamanın içindeki varlıklar" (eternity/age) anlamlarını taşıdığını belirtir. Kur'an'ın "Lil'âlemîn" fermanını kullanarak; vahyin sadece bir dönemin değil, bizzat kâinatın başından sonuna kadar (Yevmid-dîn'e kadar) akıp giden bütün o nesillerin (âlemlerin) yegâne sarsılmaz rehberi olduğunu mühürlediğini tartışır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) Surenin bu "Lil'âlemîn" fermanıyla bitirilmesini muazzam bir ontolojik ihtişam ve Tevhid çerçevesi olarak okur. Surenin başında (1. ayette) müşriklerin o sığ ve kibirli inatlarıyla ("Zikir sahibi Kur'an'a and olsun ki" / Sâd, vel kur'âni ziz zikr) başlayan bu devasa mahkemenin; Surenin sonunda bütün o putları, İblis'i ve tiranları ezip geçerek bizzat "Kâinatın tamamına (Âlemlere) şamil olan o mutlak Zikir" fermanıyla noktalanmasının; İslam felsefesinde hakikatin hiçbir fani ambargoya, kibre veya inkâra sığdırılamayacağını; O'nun (Zikrin) bütün âlemlerin ufkunu yaran o kusursuz, dondurucu ve yenilemez evrensel güneş olduğunu resmettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X