Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 86. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 86. Ayet

    قُلْ مَٓا اَسْـَٔلُـكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul mâ es-elukum ‘aleyhi min ecrin vemâ enâ mine-lmutekellifîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Resûlüm!) De ki: 'Sizden görevimle ilgili bir karşılık istemiyorum; ben, olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim.’”

      De ki: Sizden görevimle ilgili bir karşılık istemiyorum. Bu âyet-i kerîme farklı şekilde yorumlanabilir. Birincisi, sizi dünya ve âhiretteki şerefe ve şöhrete davet etmeme karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Dünyada başka birini şerefe ve şöhrete ulaştırmak için çırpınması karşılığında ücret istemeyen hiç kimse yoktur. Böyleyken bana tâbi olmaktan nasıl yüz çevirir ve davetimi nasıl kabul etmezsiniz? Yahut şunu söylemektedir: Ben davet ettiğim şeye karşılık sizden herhangi bir ücret istemiyorum ki, bu ücret size ağır geldiği ve sizi borca soktuğu için bana uymaktan alıkoysun! Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “(Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da, onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar?” yani sen onlardan ücret istemiyorsun ki, onun ağırlığı yüzünden sana uymaktan kaçınsınlar!

      Ben, olduğundan başka türlü görünenlerden de değilim. Müfessirlerin geneli şöyle demiştir: Ben kendi kafamdan zora koşanlardan değilim ve bana vahyedilenden başka bir şeyi de emretmiyorum. Mütekellif, zahirde insanlar nazarında başkası adına izinsiz bir şey yapan ve söyleyen adamdır. Ebû Avsece şöyle dedi: Mütekellif, kendisini ilgilendirmeyen işlere karışan ve emredilmediği fiilleri yapan demektir. “Ve mâ ene mine’l-mütekellifîn” (وما انا من المتكلفين) cümlesinin, bana karşı çıkarsanız ben size yüklenen sorumluluğu yüklenenlerden değilim mânasına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, konuşmak, düşünceyi kelama dökmek ve sarsılmaz bir iradeyi ilan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi olan "kul" (De ki / İlan et) fiilinin; İblis'in o feci ve kibirli isyan sahnesinin (yaratılış dramının) hemen ardından, kâinatın Yaratıcısı tarafından peygambere yöneltilen o mutlak, dondurucu ve şeriksiz "elçilik ve meydan okuma" komutunu nitelediğini belirtir. Vahyin kaynağı beşer değil, bu "Kul" emrini veren Otoritedir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Kul" (De ki) fermanını, ontolojik bir vahiy şeffaflığı ve peygamberlik felsefesi olarak inceler. Peygamberin, müşriklerin karşısında kendi şahsi egosunu (benliğini) bütünüyle sıfırlayarak, sadece kâinatın Hâkiminden aldığı o dondurucu bildirimi kâinata yansıtan kusursuz, pasif ve pürüzsüz bir "aktarıcı (abd/elçi)" konumuna kilitlendiğini; Kur'an'ın bu kelimeyle kâinattaki yegâne "söz (kavl)" sahibinin Allah olduğunu mühürlediğini tespit eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen hükmü, mevcudiyeti, niyeti ve durumu bütünüyle iptal eden, yok sayan ve ortadan kaldıran olumsuzluk (nefy) edatıdır. Peygamberin o devasa Tevhid mücadelesinin ardında yattığı iddia edilebilecek bütün fani, maddi ve bencil beklentileri, kâinatın Yaratıcısının emriyle baştan "Asla ve zerre kadar mevcut değildir" diyerek kâinata ilan eden o mutlak, sarsılmaz ve dondurucu kesinti/ret köprüsüdür.

        Es'elukum (أَسْأَلُكُمْ)

        İbn Fâris, "s-e-l" kökünün sözlükte "birinden bir şey talep etmek, istemek, dilenmek, ihtiyacını gidermek için başkasına el açmak ve soru sormak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Baştaki olumsuzluk (mâ) edatıyla birleşen muzari (geniş/şimdiki zaman) birinci tekil şahıs fiili ve "kum" (sizden) muhatap zamirinden oluşan "mâ es'elukum" (ben sizden hiçbir şey talep etmiyorum / sizden dilenmiyorum) eyleminin; peygamberin kendi muhatapları (müşrikler) karşısındaki o devasa, sarsılmaz ve dondurucu "ontolojik bağımsızlığını ve istiğnasını (tokgözlülüğünü)" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, suâl/es'elu (s-e-l) kavramının, felsefi olarak sadece bilgi istemek olmadığını; insanın kendi eksiğini tamamlamak için bir başkasının mülküne, onayına veya statüsüne "muhtaçlık hissiyle yönelmesi" olduğunu söyler. Peygamberin "Sizden istemiyorum" fermanı; onun kâinattaki bütün fani otoritelerden, kabile reislerinden ve zenginlerden varoluşsal olarak bütünüyle koptuğunu; onun yegâne dayanağının sadece o vahyi indiren kâinatın Hâkimi olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (es'elukum) sosyolojik bir peygamberlik ahlakı ve hürriyet manifestosu olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendi ideolojilerini yayan filozofların, kâhinlerin veya tiranların mutlaka halktan bir itaat, vergi veya güç "talep ettiğini" (s-e-l); İslam felsefesinde ise peygamberin "hiçbir şey istemeyerek" davasını bütün şahsi menfaat kurgularından temizlediğini ve kâinatta ancak bu dondurucu "beklentisizliğin" (istiğnanın) insanı gerçek anlamda hür (özgür) kılabileceğini ifade eder.

        Aleyhi (عَلَيْهِ)

        İbn Fâris, yönelim, karşılık ve aidiyet bildiren "alâ" (üzerine / karşılığında) harf-i ceri ile "hi" (ona / o Kur'an'a/tebliğe) zamirinin birleşimidir. O reddedilen menfaatin ve talebin; uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya peygamberin kâinata okuduğu o "Azîm Habere (Nebe'ye), vahye ve elçilik vazifesine" kilitlendiğini işaretleyen bedel ve hedef köprüsüdür. "Bu getirdiğim hakikatin (Kur'an'ın) üzerine/karşılığında..."

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, olumsuzluk (mâ es'elukum) bağlamında kullanıldığında başlangıç bildirmekten çıkıp, cümleye "zaid/istigrak" (mutlak pekiştirme ve kapsayıcılık) anlamı katan ve "zerre kadar, en ufak bir miktarda, tek bir kırıntı dahi" manası vererek o olumsuzluğu sarsılmaz kılan tekit edatıdır (harf-i cer). Peygamberin, yaptığı o devasa uyarı (nezîr) karşılığında müşriklerden "hiçbir surette, en ufak bir bedel bile" beklemediğini kilitleyen o dondurucu kesinlik köprüsüdür.

        Ecrin (أَجْرٍ)

        İbn Fâris, "e-c-r" kökünün sözlükte "yapılan bir iş, çekilen meşakkat veya verilen bir emek karşılığında alınan bedel, ücret, karşılık ve maddi/manevi mükâfat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda ve olumsuzluk siyakında gelen "min ecrin" (hiçbir ücret / zerre kadar bir bedel) isminin; peygamberin davasının dünyevi bir ticaret, siyasi bir kariyer planı veya maaşlı bir memuriyet olmadığını; hakikatin kâinattaki hiçbir fani parayla, makamla veya onayla tartılamayacak kadar "aşkın, dondurucu ve paha biçilemez" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kavramı (ecrin) varoluşsal bir "bağımsızlık ve ahlaki haysiyet" estetiği olarak okur. "Karşılığında sizden hiçbir ücret (ecir) istemiyorum" fermanının; hakikati tebliğ edenin (peygamberin) alıcı (müşteri) konumundaki topluma karşı boynunu büktürecek bütün ticari ve felsefi ipleri bütünüyle kestiğini; ücretin (ecrin) olduğu yerde minnetin, minnetin olduğu yerde ise hakikati eğip bükmenin (tavizin) doğacağını; İslam felsefesinde peygamberin bu ücreti reddederek kâinatın Yaratıcısı dışında hiç kimseye hesap vermeyeceğini kâinata mühürlediğini ifade eder. Hakikat satılmaz, sadece haykırılır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde peygamberlerin bu "ecir (ücret) istememe" duruşunun teolojik bağlamını aktarır. Kur'an'da bütün peygamberlerin (Nuh, Hud, Salih, Lut ve Şuayb) kavimlerine karşı "Benim ecrim (ücretim) ancak âlemlerin Rabbine aittir" diyerek aynı sarsılmaz ve dondurucu cümleyi kurduklarını; "ücret/menfaat beklememenin" kâinattaki yegâne ve mutlak peygamberlik (nübüvvet) nişanesi ve samimiyet kanıtı olduğunu kaydeder.

        Ve Mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile kendisinden sonraki cümlenin hükmünü, varlığını ve ihtimalini bütünüyle ortadan kaldıran, "kesinlikle değilim / asla bende mevcut değildir" anlamlarına gelen olumsuzluk (nefy) edatının birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, peygamberin sadece niyetini (ücret beklememesini) değil, bizzat onun "kendi şahsi fıtratına, doğasına ve kâinattaki ontolojik duruşuna" dair kurgulanan bütün iftiraları ve sapkın felsefi şablonları da kökünden kesip atan o mutlak, dondurucu ve sarsılmaz ret köprüsüdür.

        Enâ (أَنَا)

        İbn Fâris, birinci tekil şahıs zamiri (ben / benim şahsiyetim / kendi fıtratım) olduğunu belirtir. Peygamberin, kâinatın Yaratıcısı ve muhatapları karşısında kendi şeffaf, samimi ve "hiçbir gizli kibri veya kurgusu olmayan" o kusursuz, arı duru ve iddiasız benliğini kâinata sunduğu; "Benim varoluşum sadece ve sadece göründüğü gibidir" gerçeğini işaretleyen sarsılmaz şahsiyet (kimlik) köprüsüdür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu zamirin (enâ) kullanımını muazzam bir peygamberi tevazu ve ontolojik dürüstlük estetiği olarak değerlendirir. İblis'in 76. ayette "Ben (enâ) ondan daha üstünüm" diyerek kendi benliğini kibrin ve yalanın merkezi haline getirmesine karşılık; peygamberin "Ben (enâ) şu sahtekârlardan/yapmacıklardan değilim" diyerek kendi benliğini (egosunu) hakikatin şeffaf bir aynası olarak kurguladığını; bu iki "Enâ" arasındaki zıtlığın (tıbâkın), kâinattaki "Tuğyan (İsyan)" ile "Risalet (Elçilik)" arasındaki o devasa felsefi uçurumu resmettiğini vurgular.

        Minel (مِنَ الْـ)

        İbn Fâris, aidiyet, mensubiyet, zümreye dâhil olma ve "bir bütünün, topluluğun veya fırkanın ayrılmaz bir parçası olma" (teb'îz/beyâniyye) bildiren harf-i cer ile belirlilik takısı "el"in birleşimidir. Peygamberin, birazdan isimlendirilecek olan o feci, hastalıklı ve yeryüzünü ifsat eden "sahte ve kurgusal aydınlar/şarlatanlar zümresine" ontolojik, ahlaki ve kalbi olarak zerre kadar aidiyetinin bulunmadığını (mâ enâ minel) mühürleyen o dondurucu kopuş ve tecrit köprüsüdür.

        Mutekellifîn (مُتَكَلِّفِينَ)

        İbn Fâris, "k-l-f" kökünün sözlükte "insanın kendi doğasında (fıtratında) veya kapasitesinde bulunmayan bir şeyi zorla, suni ve yapay bir şekilde yapmaya çalışması, ağır meşakkat altına girmek, külfet, külfetli ve zoraki olan sahtelik, olduğundan farklı görünme çabası (yapmacıklık)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefâ'ul veya tefa'ul babında ism-i fâil (etken sıfat) çoğul formunda gelen "el-mutekellifîn" (o kendisini zorlayarak sahtelik üretenlerden / külfet altına girip yapmacık davrananlardan / kendi kuruntularını hakikatmiş gibi kasanlardan) isminin; peygamberin kâinattaki duruşunu bütünüyle mühürlediğini; onun vahyi uyduran, sözleri kafiyeli olsun diye ter döken (şair/kâhin), felsefi argümanlar kasan veya lider görünmek için şahsiyetini yapay bir kalıba sokan o "kibirli, yorucu ve sahte kimselerden (mütekelliflerden)" olmadığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tekellüf/mutekellif (k-l-f) kavramının, felsefi olarak insanın içinin (bâtınının) ve dışının (zahirinin) birbirine uymaması, yani bir "ontolojik ikiyüzlülük ve zorlama" olduğunu söyler. Hakikat insana ağır gelmez, o fıtridir ve akıcıdır (suhûlet). Ancak yalan ve kurgu (tekellüf), sahibini tüketir, zorlar ve ona meşakkat (külfet) verir. Peygamberin "Ben mütekelliflerden değilim" fermanı; Kur'an'ın onun zihninin zoraki bir felsefi kurgusu olmadığını, o sözlerin kâinatın Yaratıcısından onun şeffaf kalbine su gibi aktığını; onun yaşantısında, tebliğinde ve ahlakında zerre kadar bir yapaylık, tiyatro veya rol (tekellüf) bulunmadığını aktarır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve teolojik kurgusunda bu kavramı (mutekellifîn) muazzam bir "Geç Antik Çağ kâhinliği ve retorik eleştirisi" olarak okur. O dönemde şairlerin ve kâhinlerin cinlerden ilham almak veya sözü etkileyici kılmak için fiziksel krizlere girdiklerini, zoraki trans halleri (tekellüf) yaşadıklarını ve sözcükleri kafiyeye uydurmak için ter döktüklerini hatırlatır. Peygamberin "Ben zoraki uyduranlardan/kasanlardan değilim" çıkışının; onun vahyinin bu yorucu, karanlık ve suni şamanik (pagan) pratiklerle hiçbir ilgisi olmadığını, Kur'an'ın bizzat kâinatın Hâkiminden gelen o dondurucu, yalın, doğal ve sarsılmaz "Hakk/Nebe'" olduğunu tartışır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kapanışı (mutekellifîn) sosyolojik bir peygamberlik vizyonu ve samimiyet (ihlas) felsefesi olarak değerlendirir. İslam ahlakında "Tekellüf" (yapmacıklık/külfet); dindarlık taslamak, bilmediği halde biliyormuş gibi yapmak ve toplumda sahte bir azamet (kibir) kurgulamaktır. Peygamberin bu zümreden olmadığını ilan etmesinin; dinde zorlamanın, abartılı ritüellerin, fıtrata aykırı sahte kutsallıkların bütünüyle reddedildiğini; kâinatta Yaratıcıya sunulacak en büyük itaatin (secdenin), İblis'in o kasıntılı kibrinin (istikbarının) tam aksine, bu "yapmacıksız, hesapsız, bedelsiz ve mutlak fıtri teslimiyet" olduğunu kâinata ilan eden o eşsiz ve ebedi Kuranî şahsiyet (tevazu) mühürü olduğunu ifade eder. Vahiy uydurulmaz (tekellüf edilmez), vahiy sadece yaşanır ve tebliğ edilir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X