Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 85. Ayet

    لَاَمْلَـَٔنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leemleenne cehenneme minke vemimmen tebi’ake minhum ecma’în(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      84. “Allah buyurdu: O zaman gerçek -ki ben hep gerçeği söylerim- şudur:”

      85. "Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım!”

      Mûtezile ve Şer Problemi

      Allah buyurdu: O zaman gerçek -ki ben hep gerçeği söylerim- şudur: Bu beyanda iki defa geçen “hak” kelimesinin ikisi de üstünlü olarak da okunmuştur, yani ben sadece hakla söylerim demektir. İlki ötreli, ikincisi üstünlü olarak da okunmuştur, en doğrusunu Allah bilir ya, bu ikinci okuyuşa göre anlamı şöyle olur: Ben hakkım ve hakkı söylerim! Yahut hak benden sâdır olur ve ben hakkı söylerim. Her ikisi de üstünlü okunduğunda ise tekil anlamına gelir. Buna göre sanki şöyle buyurmaktadır: Ben hakkı, evet sadece hakkı söylerim. Bu hak sözden maksat da şudur: Kesinlikle ben cehennemi, sen ve bütün sana uyanlarla dolduracağım!

      Cenâb-ı Hak cehennemi dolduracağım söylemekle, fakat cenneti dolduracağını söylememektedir. Bu doldurmanın sıkıştırmak anlamına gelmesi mümkündür, çünkü sıkıştırmakta acı ve elemde fazlalık mânası vardır. Yahut cennetin geniş olmasında, cehennemde bulunmayan bir hikmet vardır. Çünkü genişlik, bostanlarda gezinti, yayılma ve benzeri eylemler için istenir. Cehennemde ise böyle bir şey yoktur. Şanı yüce olan Allah, hiç şüphesiz en doğrusunu bilir.

      Sonra bu âyeti Mûtezile’ye karşı delil göstermek de mümkündür. Onlar, Allah şerri murat etmediğini haber vermektedir, diyorlar. Kendilerine denilir ki: Cenâb-ı Hak vâdini yerine getirmeyi ve olacağını haber verdiği şeyin doğru çıkmasını murat etmiş midir, yoksa vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru çıkmasını murat etmemiş midir. Eğer murat etmemiştir derlerse, çok büyük bir laf etmiş olurlar; çünkü böylelikle onlar Cenâb-ı Hakk’ın vâdinden döndüğünü ve verdiği haberlerde yalan söylediğini iddia etmiş olurlar. Bu çok büyük bir vebaldir, çünkü Rab’lerini beyinsizlikle itham etmektedirler; bu iddiayı ileri süren birinin akıldan zoru var demektir. Onlar şayet, Allah vâdini yerine getirmeyi ve verdiği haberin doğru olmasını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: Allah insanların İblis’e tâbi olmalarını mı istemiş, yoksa kendisine iman edip ona uymamalarını mı istemiştir? Eğer kendisine iman edip İblis’e uymamalarını murat etmiştir derlerse, kendilerine şöyle denilir: O zaman sizin iddianıza göre Allah haksızlık yapmış ve zulmetmiş demektir, çünkü hak etmedikleri halde onları cehenneme doldurmayı kastetmiş olmaktadır. İşte bu hal göstermektedir ki Allah, onların yapacaklarını bildiği fiilleri murat etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Le Emleenne (لَأَمْلَأَنَّ)

        İbn Fâris, "m-l-e" kökünün sözlükte "bir boşluğu bütünüyle doldurmak, taşırmak, hiçbir eksik veya boş yer bırakmamak, kalabalık ve doygunluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Yemin ve tekit bildiren baştaki "lâm" (le) edatı, mazi kökten türeyen muzari birinci tekil şahıs fiili ve sondaki şeddeli, mutlak kesinlik bildiren tekit "nûn"u (nne) ile birleşen "le emleenne" (Yemin olsun ki mutlak ve sarsılmaz bir surette tıka basa dolduracağım) eyleminin; kâinatın Yaratıcısının, İblis'in o feci meydan okumasına (velhakka ekûlu fermanının ardından) verdiği o dondurucu, şeriksiz ve geri dönülemez "ontolojik infaz ve kâinat çapındaki doldurma/hapsetme" iradesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, imlâ/emleenne (m-l-e) kavramının, felsefi olarak sadece fiziksel bir kaba bir şeyler koymak olmadığını; kâinatın Hâkiminin adalet terazisinde, suçun (kibrin ve isyanın) cehennemin o devasa ontolojik hacmini "zerre kadar boşluk (merhamet payı) bırakmaksızın, sonuna kadar ve taşarcasına" işgal edeceği o mutlak, feci ve sarsılmaz ilahi tatmini (adaletin doygunluğunu) aktardığını söyler.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu çift tekitli (lâm ve şeddeli nûn) fiili varoluşsal bir "ilahi gazap ve otorite (tehakküm)" estetiği olarak okur. Kâinatın Yaratıcısının "Le emleenne" (Mutlaka ama mutlaka dolduracağım) diyerek söze girmesinin; İblis'in "Le uğviyennehum" (Mutlaka saptıracağım) yeminine karşı kurgulanmış o kusursuz, dondurucu ve kibri kendi silahıyla (tekitli yeminle) paramparça eden Kuranî simetri (tıbâk) olduğunu ifade eder. İblis yalanla saptırmaya ant içmiştir; Allah ise o yalanı ve yalanın peşinden gidenleri bizzat "Hakk" olan o feci azap çukuruna tıkamaya ant içerek kâinatın son sözünü (infazını) mühürlemiştir.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        İbn Fâris, "c-h-m" kökünün sözlükte "dibi görünmeyen karanlık kuyu, aşırı derinlik, içine düşenin bir daha çıkamadığı uçurum ve asık suratlı, korkunç görünüm" anlamlarına geldiğini, ayrıca kelimenin Arapçaya yabancı bir dilden (A'cemî) geçmiş ve Araplaştırılmış (muarreb) bir özel isim (gayr-ı munsarif) olabileceğini tespit eder. İsim formunda gelen "cehenneme" (o feci ateş çukurunu / o dipsiz sürgün yurdunu) kelimesinin; kâinatın Yaratıcısının "doldurmaya" yemin ettiği o mekânın, sıradan bir zindan değil, kibrin ve itaatsizliğin (istikbarın) varacağı o mutlak, karanlık, sarsılmaz ve dondurucu "eskatolojik yıkım merkezini" nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki etimolojik ve tarihsel geçişini çözümler. Kelimenin kökeninin İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi - Kudüs'te çocukların ateşe atıldığı lanetli bir vadi) tamlamasından geldiğini, Süryanice (Gêhannâ) ve Etiyopça üzerinden Arapçaya "Cehennem" fonetiğiyle yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın bu kadim ve korkunç monoteistik hafızayı (Cehennemi) kullanarak; İblis'i ve kibrini bizzat o "lanetlenmiş, ateşle özdeşleşmiş ve ilahi rahmetin bütünüyle çekildiği o kozmik çöplüğe/vadiye" fırlattığını tartışır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) teolojisinde "Cehennem" mefhumunu, muazzam bir "Tevhid'den kopuş ve ontolojik hapishane" estetiği olarak okur. İblis'in Mele-i A'lâ'dan (Yüce Meclis'ten) kovulmasının ardından varacağı o nihai sonun (Cehennemin); yeryüzündeki sahte otoritelerin, kibrin ve yalanların "toptan tıka basa doldurularak (m-l-e) evrenin ahenginden ebediyen tecrit edileceği" o sarsılmaz ve dondurucu ilahi karantina/infaz alanı olarak kurgulandığını tartışır.

        Minke (مِنكَ)

        İbn Fâris, başlangıç, kaynak ve aidiyet bildiren "min" (-den, -dan) harf-i ceri ile "ke" (senden / bizzat senin varlığından) muhatap zamirinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, cehennemi dolduracağı o feci ve karanlık materyalin (yakıtın) ilk sırasına; uzaydan veya başka bir âlemden gelen bir şeyi değil, doğrudan doğruya o ilk isyanın fâilini, kötülüğün anasını ve kibrin mutlak temsilcisini (İblis'i/Seni) yerleştirdiğini işaretleyen o dondurucu menşe ve hedef köprüsüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Minke" (Senden) hitabını, ontolojik bir adalet (teodise) ve asli suçlunun ifşası olarak inceler. İblis'in "Ben ateştenim" (min nâr) diyerek kendi hammaddesiyle övünmesine karşılık, kâinatın Hâkiminin "Cehennemi bizzat senden (minke) dolduracağım" fermanının; o övünülen kibrin ve ateşin, nihayetinde bizzat o sarsılmaz ve feci azap ateşine (cehenneme) "temel yakıt/maya" yapılacağını kâinata ilan eden o kusursuz, trajik ve dondurucu ilahi ironi olduğunu tespit eder. Kibir, kendi yaktığı ateşte ilk yanan olacaktır.

        Ve Mimmen (وَمِمَّن)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", aidiyet/başlangıç bildiren "min" (den/dan) edatı ve akıl sahibi varlıkları işaretleyen ism-i mevsul "men" (kim ki / her kim / o kimseler) kelimesinin kaynaşmasıyla ("ve min men") oluşmuş bir tamlamadır. "Ve mimmen" (ve o kimselerden ki / ve her kim olursa olsun onlardan) yapısının; cehenneme atılacak olanların sadece şeytanla sınırlı kalmadığını; o feci ve dondurucu ilahi infazın, İblis'in açtığı o karanlık yola kendi iradeleriyle dâhil olan o "devasa, akıl sahibi zümreleri (insanları/cinleri) de bütünüyle kapsayarak" o yıkım çemberini genişlettiğini mühürleyen bağlaç köprüsüdür.

        Tebiake (تَبِعَكَ)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün sözlükte "birinin ayak izlerini takip etmek, arkasından gitmek, bir iradeye boyun eğmek, peşine takılmak ve tabi olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil ve "ke" (sana / senin şahsına) muhatap zamirinin birleştiği "tebiake" (sana tabi oldu / senin izinden gitti / senin kibrine uydu) eyleminin; İblis'in kurduğu o şeytanî mantığa (istikbara/yolsuzluğa) kapılıp, kâinatın Yaratıcısının o mutlak otoritesini (Tevhidi) terk ederek kendi fıtratlarını o "taşlanmışa (recîme) ipotek edenlerin" işlediği o devasa ve affedilmez ahlaki çöküşü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tâbi/tebia (t-b-a) kavramının, felsefi olarak cebri (zorlayıcı) bir sürükleniş olmadığını söyler. "Sana tabi olanlar" fermanı; şeytanın insanları zorla, zincire vurarak cehenneme götürmediğini; insanın bizzat kendi kibrine, şehvetine ve hevasına yenik düşerek, şeytanın ayak izlerine (iğvasına) "kendi hür ve şuurlu iradesiyle" basmayı tercih ettiği o dondurucu ve sarsılmaz ontolojik iflası aktarır. Tabi olmak, aklın vahye karşı kendi intiharını seçmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi (tebiake) sosyolojik bir itaat ve suç ortaklığı felsefesi olarak değerlendirir. İslam felsefesinde "tabi olmanın" (t-b-a) sadece şeytana değil, yeryüzünde Firavunlaşan, kibre kapılan, insanları köleleştiren bütün tiranlara (tâğîlere) uyarlanabileceğini; kâinatın Hâkiminin cehennemi doldururken sadece liderleri (İblis'i) değil, kendi akıllarını kullanmayıp o liderlerin "peşinden giden (tabi olan) o yığınları (fevci)" da aynı feci ateşe atacağını; "emir kuluydum" mazeretinin ilahi adalette (Yevmid-dîn'de) bütünüyle paramparça edildiğini ifade eder. Lider ile takipçi, cehennemde (karârda) eşittir.

        Minhum (مِنْهُمْ)

        İbn Fâris, ayrılma, fırkalaşma ve "bir bütünün içinden bir zümreyi ayırma" (teb'îz/beyâniyye) bildiren "min" (-den, -dan) harf-i ceri ile "hum" (onlar / o insanlar/beşer) zamirinin birleşimidir. O dondurucu ve feci ilahi tehdidin, kâinattaki bütün insanlığı değil; sadece o topraktan (tîn) yaratılmış olan devasa insan kütlesinin (hum) içinden şeytanı rehber edinen o spesifik, yozlaşmış ve "kendi fıtratına ihanet etmiş alt-kategoriyi (zümreyi)" hedeflediğini işaretleyen o sarsılmaz ve adil ontolojik sınırlandırma köprüsüdür.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu edatın (minhum) teolojik bir adalet ve merhamet manifestosu olarak okunması gerektiğini aktarır. Cehennemin "onların tümüyle" değil, "onlardan (minhum) sana uyanlarla" doldurulacağının ilan edilmesinin; 83. ayette geçen ve bizzat İblis'in saptıramayacağını itiraf ettiği o "İhlasa erdirilmiş kulların (Muhlesîn)" varlığını kâinatın Hâkiminin kendi kelamıyla tasdik ettiğini; kâinatta şeytanın galebe çalamadığı, fıtratını temiz tutan o şerefli bir insan kümesinin (Tevhid ehlinin) kıyamete kadar baki kalacağını mühürleyen o kusursuz ve dondurucu ilahi güvence olduğunu ifade eder.

        Ecme'în (أَجْمَعِينَ)

        İbn Fâris, "c-m-a" kökünün sözlükte "dağınıklığın ve ayrılığın mutlak zıddı olarak farklı unsurları bir araya getirmek, toplamak, bütünleştirmek, istisnasızlık ve hiçbir fire vermemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Cemi' kelimesinden türeyen ve tekit/hâl formunda çoğul olarak gelen "ecme'în" (topunu birden / istisnasız hepinizi / tümünüzü bir araya katarak) isminin; kâinatın Yaratıcısının o feci cehennem infazının sadece birkaç asiyi değil, tarihin başından kıyamete (Vakt-i Ma'lûm'a) kadar İblis'e tabi olmuş ne kadar varlık varsa, onların "tek bir tanesini bile o ateşin dışında bırakmayacak şekilde toptan ve sarsılmaz bir abluka altına" aldığını nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kapanışı (ecme'în) muazzam bir eskatolojik ironi, psikolojik çökertme ve estetik bir "sözü sahibine iade etme" (reddul acuz ales sadr) sanatı olarak değerlendirir. Surenin 82. ayetinde İblis, "Yemin olsun ki onların hepsini saptıracağım" (le uğviyennehum ecme'în) diyerek kâinatın Yaratıcısına o "toptan/ecme'în" kelimesiyle meydan okumuştu. Kâinatın Hâkimi ise bu 85. ayette sözünü bizzat o aynı kelimeyle (ecme'în) kapatarak; "Sen onların hepsini saptırmaya ant içtin, Ben de seni ve saptırdıklarının hepsini (ecme'în) o cehenneme tıkamaya ant içtim!" diyerek kibrin o feci feryadını, bizzat kibrin kendi kelimesiyle paramparça etmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu ayetin ontolojik sonlanmasını (ecme'în) ilahi adaletin mutlak tecellisi olarak aktarır. "Hepiniz birden" (ecme'în) fermanının; dünyada şeytan ile ona uyanların farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı statülerde yaşamış olsalar bile; ahirette (Yevmid-dîn'de) Allah'ın "El-Kahhâr" ve "El-Azîz" sıfatlarının tecellisiyle zerre kadar kaçış payı bulamayarak o mutlak azap çukurunda (cehennemde) "ortak bir kaderde, toptan ve ayrılmaz bir kütle halinde (ecme'în)" birleştirileceklerini kaydeder. Yaratılış sahnesindeki o devasa isyan (kibir) ve mühlet talebi; Allah'ın bu dondurucu, şeriksiz ve ebedi "Toptan Cehennem İnfazı" taahhüdüyle bütünüyle mühürlenmiş ve kapanmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X