Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 79. Ayet

    قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle rabbi feenzirnî ilâ yevmi yub’aśûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3

      79. “‘Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver,’ dedi.”

      80-81. "Allah, ‘Malum vakte kadar mühlet verilmiş olanlar arasındasın’ buyurdu.”

      Sonra İblis, Rabb’inden insanların tekrar diriltileceği güne kadar kendisine mühlet vermesini ister. Cenâb-ı Hak da şöyle buyurur; Sen mühlet verilmiş olanlar arasındasın. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak ancak, onun ebediyen küfrü ve kendisine muhalefeti tercih edeceğini bildiği için ona mühlet vermişti.

      Sonra Cenâb-ı Hak mâlum vakte kadar buyurdu. Bu cümlenin işaret ettiği anlam konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Mâlum vakit, insanların tekrar diriltilecekleri gündür. Çünkü İblis’in, kendisine insanların yeniden diriltilecekleri güne kadar mühlet vermesini istemesi üzerine Allah ona bu mühleti vermişti. Cenâb-ı Hak onun şöyle dediğini haber vermektedir; Rabbim! Öyleyse insanların yeniden diriltileceği güne kadar bana mühlet ver! Bazıları mâlum vakitten maksat ilk nefhadır, dedi. Bazıları da şöyle dedi: Bu vakit ona açıklanmamıştır, bundan dolayı onun korku halinde olduğu belirtilmiştir. Cenâb-ı Hak bu hususu şu İlâhî beyanda belirtmiştir; “Ardından hemen dönüş yaptı ve ‘Şüphesiz benim sizin sorumluluğunuzla ilgim yok, kuşkusuz sizin görmediğinizi görüyorum ve elbette Allah’tan korkuyorum’ dedi”. Eğer Cenâb-ı Hak ona o mâlum vakti açıklasaydı, o vakit henüz gelmeden hiç korku duymaz, kendini güvende görürdü. Onun korkması, o vaktin kendisine açıklanmadığına işaret eder, dolayısıyla o Allah katında malum olan bir vakittir. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, konuşmak, düşünceyi kelama dökmek ve iradeyi beyan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil olan "kâle" (dedi / talep etti) eyleminin; İblis'in kâinatın Yaratıcısı tarafından o devasa rahmetten kovulup lanetlenmesinin (recîm) hemen ardından, pişman olup susmak veya af dilemek yerine; kibrini bütünüyle perçinleyerek o feci, cüretkâr ve sarsılmaz "ontolojik pazarlığını/talebini" sözlü olarak (kavl) kâinatın Hâkiminin yüzüne karşı ifade edişini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavl/kâle (k-v-l) kavramının, felsefi olarak sadece sıradan bir söz olmadığını; İblis'in iç dünyasındaki o hastalıklı kibrin ve inadın, yediği o kahredici darbeye (lanete) rağmen kırılmayıp, intikam almak amacıyla kurguladığı o karanlık stratejiyi bizzat "ilahi mahkemede küstahça bir kelama (kâle)" dönüştürdüğü o mutlak isyan anı olduğunu söyler.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu fiili (kâle) varoluşsal bir "akıl tutulması ve narsisizm" estetiği olarak okur. Allah'ın "Çık oradan, sen lanetlendin" fermanına karşılık İblis'in "Dedi (kâle)" eylemiyle yeniden söze girmesinin; kibrin hakikati kabullenmek yerine her defasında kendi varlığını (egosunu) merkeze alarak "kendi lehine yeni bir kozmik durum/fırsat" yaratma çabasını; isyankâr aklın o sarsıcı ve dondurucu arsızlığını kâinata resmettiğini ifade eder.

        Rabbi (رَبِّ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "bir şeye mutlak surette sahip olmak, koruyup gözetmek, efendi olmak, yaratmak ve terbiye etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sonundaki mütekellim (benim) zamiri "yâ" harfinin nida (seslenme) vurgusundan dolayı düşürüldüğü "rabbi" (Ey benim Rabbim / Ey benim Yegâne Sahibim) kelimesinin; İblis'in kâinatın Hâkimine yönelttiği o dondurucu teolojik hitap olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde İblis'in bu "Rabbim" (Rabbi) nidasını, kâinattaki en feci ve sarsılmaz "ontolojik (Tevhid) paradoksu" olarak inceler. İblis'in Allah'ın emrine (secdeye) isyan etmesine, O'nun tarafından lanetlenmesine rağmen O'na felsefi olarak ateist bir kurguyla yaklaşmadığını; O'nun kudretini, rububiyetini (sahipliğini) ve mutlak otoritesini bizzat "Rabbim" diyerek ikrar ettiğini tespit eder. İblis'in küfrü (kâfirîn) O'nu bilmemek değil, O'nu "Rab" olarak bilmesine rağmen O'nun kararına (insanı üstün kılmasına) kibirle kafa tutmaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu hitabı (rabbi) teolojik bir kriz ve itaat manifestosu olarak değerlendirir. İslam felsefesinde inancın sadece "Allah vardır" demekten ibaret olmadığını İblis'in bu nidasıyla temellendirir. Kâinatın Hâkimine "Rabbim" diyen bir varlığın bizzat "Şeytan" (Recîm) olabilmesinin; dindarlığın salt bilgiyle değil, o bilginin (rububiyetin) gerektirdiği mutlak boyun eğiş (secde/itaat) fıtratıyla kaim olduğunu kâinata ilan eden o kusursuz ve dondurucu Kuranî ifşaat olduğunu aktarır.

        Feenzırnî (فَأَنظِرْنِي)

        İbn Fâris, nedensellik ve talep bildiren "fa" (o halde / madem öyle) atıf harfi, "n-z-r" kökünden türeyen emir/istek fiili ve "nî" (bana) zamirinin birleşimidir. N-z-r kökünün sözlükte "gözle bakmak, beklemek, mühlet vermek, bir işi ileri bir zamana ertelemek ve fırsat tanımak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki "feenzırnî" (o halde bana mühlet ver / cezamı ertele / bana yaşama süresi tanı) eyleminin; İblis'in, lanetlendiğini anladığı an kâinatın Yaratıcısından doğrudan doğruya "kendi varoluşunu ve eylem kapasitesini dondurmak/uzatmak" için kopardığı o feci, karanlık ve sarsılmaz ontolojik fırsat talebini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, inzar/feenzırnî (n-z-r) kavramının, felsefi olarak ölümün veya cezanın iptali değil, sadece "tayin edilmiş bir vakte kadar infazın bekletilmesi" olduğunu söyler. İblis af dilememekte (istiğfar), sadece kibrinin ve kıskançlığının (insana duyduğu kinin) intikamını alabilmek için kâinatın Hâkiminden o "muazzam kozmik zamanı (mühleti)" bir silah olarak talep etmektedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde "İnzar" (mühlet verilme) kavramının eskatolojik ve ilahi hikmet bağlamını aktarır. İblis'in "Bana mühlet ver" talebinin aslında Allah'ın kâinattaki imtihan (teodise) planıyla bütünüyle örtüştüğünü; şeytana bu mühletin (feenzırnî) verilmesinin onun gücünden değil, insanın yeryüzündeki halifelik (irade/tercih) serüveninde o "kötülük (şer) kutbunun" serbest bırakılarak hak ile bâtıl arasındaki o dondurucu ve sarsılmaz ahlaki mücadelenin (sınavın) başlatılması için kurgulanmış mutlak ilahi bir zemin olduğunu kaydeder.

        İlâ (إِلَىٰ)

        İbn Fâris, bir eylemin, zamanın, talebin veya mekânın varacağı o en son sınırı, bitiş ve tükeniş noktasını (intiha-i gaye) bildiren "-e, -a, -e kadar" anlamlarındaki harf-i cerdir. İblis'in kopardığı o feci mühletin (ertelemenin) kısa ve rastgele bir zaman dilimi değil; kâinatın bütünüyle yıkılıp yeniden inşa edileceği o mutlak, dondurucu ve devasa eskatolojik (ahiret) kozmik durağa kadar uzatılmasını işaretleyen zaman ve menzil köprüsüdür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın zaman teolojisinde "İlâ" edatının bu kullanımını, muazzam bir "kötülüğün tarihselleştirilmesi ve vektörü" olarak okur. İblis'in mühlet talebinin "İlâ" (e kadar) ile ahirete uzatılmasının; insanın yeryüzündeki zamanının bütünüyle şeytanın ontolojik tehdidi (vesvesesi) altında geçeceğini; tarihin başından kâinatın sonuna (ilâ) kadar uzanan o devasa zaman çizgisinin bizzat bu "sarsılmaz ve dondurucu ilahi izin (imtihan)" dâhilinde kurgulandığını tartışır.

        Yevmi (يَوْمِ)

        İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir an, devir, büyük bir kırılmanın yaşandığı mutlak zaman dilimi" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzafet (tamlama) formunda gelen "yevmi" (o güne / o kozmik an'a) kelimesinin; İblis'in sınırını çizdiği vaktin sıradan bir takvim günü olmadığını; evrendeki bütün fani hayatların bittiği, fiziksel kâinatın çöktüğü ve ilahi adaletin bizzat yeniden tecelli edeceği o sarsıcı, dondurucu ve eşsiz "Mutlak Güne (Yevm)" nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) "Yevm" kavramının eskatolojik (ahiret) ağırlığını değerlendirir. İblis'in o fani ve feci dünyevi günleri bütünüyle aşıp doğrudan o büyük "Yevm'i" (Diriliş Gününü) hedeflemesinin; kibrin sadece insanı yeryüzünde saptırmakla doymayacağını, insanın ebedi hayatını karartmak için bizzat o "Kozmik Son Güne (Yevm)" kadar sürecek o korkunç, bitmek bilmeyen ve yorulmak bilmeyen bir kin (husumet) şablonu çizdiğini vurgular.

        Yub'asûn (يُبْعَثُونَ)

        İbn Fâris, "b-a-s" kökünün sözlükte "duran bir şeyi harekete geçirmek, uykuda olanı uyandırmak, göndermek, gizli olanı açığa çıkarmak ve ölüyü kabrinden diriltip kaldırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari meçhul (edilgen geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil olan "yub'asûn" (onların diriltilecekleri / kabirlerinden kaldırılacakları / uykularından uyandırılacakları) eyleminin; İblis'in hedeflediği o mutlak son durağı (Yevmi Yub'asûn) kilitlediğini; kâinattaki bütün insanların ve cinlerin ebedi hesaba çekilmek üzere o dondurucu ve sarsılmaz "ilahi kudretle ayağa kaldırılacakları" anı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ba's/yub'asûn (b-a-s) kavramının, felsefi olarak varoluşun yokluktan (adem) sonraki o ikinci ve "mutlak (ebedi) inşa ediliş formu" olduğunu söyler. "Ba's", ölümün (o feci fıtri uyku ve dağılmanın) yırtılarak, kâinatın Hâkiminin iradesiyle her bir bedenin ve ruhun hesap vermek üzere yeniden varlık sahnesine (huzura) "fırlatılması ve sevk edilmesidir."

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki eskatolojik köklerini çözümler. Kur'an'daki "Ba's" (diriliş) kavramının, tüm İbrahimi metinlerin kilit noktası olan "ölüm sonrası fiziksel ve ruhsal kalkış" doktrinini temsil ettiğini; İblis'in bu kelimeyi kullanmasının, onun İslam eskatolojisini (ahiret inancını) bütünüyle bildiğini ve kendi savaş stratejisini (insanı saptırmayı) bizzat o insanların "diriltilip ilahi mahkemeye çıkacakları o güne (ba's gününe) kadar" kurduğunu tartışır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (yevmi yub'asûn) ontolojik bir kurnazlık, intikam ve ölümden kaçış felsefesi olarak okur. İblis'in "İnsanların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver" demesinin altında feci bir şeytanî zekânın yattığını inceler. Zira diriliş günü (Yevmi Yub'asûn), kâinattaki herkesin ölmüş olduğu (Sûr'a birinci kez üflenmiş olduğu) ve yeniden canlandığı gündür. İblis mühletini "diriliş gününe kadar" isteyerek, aslında o ilk kozmik ölümü (kıyamet kopuşunu) hiç tatmamayı, "ölümsüzlüğü" ve kâinatın Yaratıcısının cezasını felsefi olarak atlatmayı amaçlamaktadır. Ancak kâinatın Hâkimi, sonraki ayetlerde (80. ve 81. ayetlerde) onun bu kurnazlığını "Malum vaktin gününe kadar (ilâ yevmil vaktil ma'lûm)" diyerek kesecek ve onun da ölümü (hiçliği) tadacağı o sarsılmaz ve dondurucu ilahi ölçüyü (Tevhidi) kâinata mühürleyecektir. İblis'in talebi (yub'asûn), kibrin ölümden bile kaçma arzusunun o en küstah dışavurumudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X