وَاِنَّ عَلَيْكَ لَعْنَت۪ٓي اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 78. Ayet
Daralt
X
-
“‘Kıyamet gününe kadar rahmetimden uzak kalacaksın!’”
Allah’ın lânetinin din gününe kadar onun üzerinde olması, Cenâb-ı Hakk’ın yardımından mahrum olması, O’nun rahmetinden ve dininden uzaklaştırılması anlamına gelir. Çünkü Allah, onun kendi iradesiyle tevhide ve Allaha itaate ebediyen dönmeyeceğini ezelî ilmiyle biliyordu. Bundan dolayı dünyada da âhirette de Allah’ın lâneti onun üzerindedir. Maksat dünyada Allah’ın yardımından mahrum edilmesi ve sapıklık gayyasında terkedilmesi, âhirette ise cennetinden kovulmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve İnne (وَإِنَّ)
İbn Fâris, atıf ve başlangıç bildiren "ve" bağlacı ile kendisinden sonra gelen hükmü mutlak surette kesinleştiren, her türlü şüpheyi, itirazı ve ihtimali kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz ki / muhakkak / inkâr edilemez bir gerçek ki) kelimesinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, İblis'i o Yüce Meclis'ten kovmasının (fahruc) hemen ardından, bu sürgünün geçici bir öfke veya sıradan bir dışlama olmadığını; bizzat kâinatın sonuna kadar sürecek o dondurucu ve sarsılmaz "ilahi infaz kararının" mutlaklığını ve değişmezliğini mühürleyen başlangıç köprüsüdür.
Râgıb el-İsfahânî, inneyyet/inne (kesinlik) kavramının, felsefi olarak cümlenin hükmünü "kâinattaki en sarsılmaz ontolojik gerçekliğe" (hakk'a) dönüştürdüğünü söyler. "Şüphesiz ki (Ve inne)" fermanının; İblis'in o feci kibrine karşı kâinatın Hâkiminin verdiği bu cezanın iptal edilemez, tartışılamaz ve geri alınamaz o muazzam ilahi ağırlığını kâinata aktardığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu pekiştirme edatını (inne) varoluşsal bir "hüküm ve estetik ağırlık" olarak okur. Kur'an'ın "Ve muhakkak ki..." diyerek lafza başlamasının; o ilahi mahkemedeki yargılamanın bittiğini, İblis'in argümanlarının bütünüyle çürütüldüğünü ve kararın artık kâinatın dokusuna kazınan o feci ve dondurucu "kader (infaz)" aşamasına geçtiğini kâinata resmeden o kusursuz Kuranî tehakküm (otorite) kurgusu olduğunu ifade eder.
Aleyke (عَلَيْكَ)
İbn Fâris, istila, kuşatma, üstünlük ve bir şeyin üzerine çökme/baskı kurma bildiren "alâ" (üzerine / üstüne) harf-i ceri ile "ke" (senin / bizzat senin şahsının) muhatap zamirinin birleşimidir. O dondurucu ve feci ilahi cezanın uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya ve sarsılmaz bir ağırlıkla İblis'in o "kibirli şahsiyetinin, varoluşunun ve fıtratının tam üzerine (aleyke)" bindiğini, onu bütünüyle ezip kuşattığını işaretleyen hedef ve istila köprüsüdür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Alâ" edatının buradaki kullanımını, ontolojik bir baskı ve ilahi gazap kuşatması olarak inceler. İblis'in "Ben üstünüm" (hayrun) diyerek yukarıya çıkma, kibre kapılma ve yükselme (Âlîn) arzusuna karşılık; kâinatın Hâkiminin kendi lanetini bizzat onun "üstünden (aleyke)" indirerek o sahte yücelik sanrısını paramparça ettiğini; lanetin onu aşağıların aşağısına bastıran o devasa ve dondurucu ilahi yerçekimi (Tevhid adaleti) olduğunu tespit eder. Yükselmek isteyene, gazap hep "üstten (alâ)" iner.
La'netî (لَعْنَتِي)
İbn Fâris, "l-a-n" kökünün sözlükte "bir kimseyi öfkeyle kovmak, nefretle uzaklaştırmak, hayırdan, iyilikten ve rahmetten bütünüyle mahrum bırakıp feci bir yalnızlığa terk etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. La'net ismi ve "î" (Benim) azamet/mütekellim zamirinin birleştiği "la'netî" (Benim mutlak lanetim / Benim o kahredici dışlamam) tamlamasının; İblis'e verilen cezanın sadece fiziksel bir sürgün (hurûc) olmadığını, onun doğrudan doğruya kâinatın Yaratıcısının "kendi Zâtına ait olan o sınırsız şefkat, inayet ve hidayet bağından (rahmetten)" ebediyen koparıldığı o feci, dondurucu ve sarsılmaz "ontolojik karanlığı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, la'net (l-a-n) kavramının, sıradan bir beddua olmadığını; eylemin Allah'a nispet edildiğinde (la'netî), "dünyada ilahi inayet ve tevfikten mutlak surette kesilmek (inkıta), ahirette ise bizzat o kahredici ateşe (ukubete) mahkûm edilmek" manasına geldiğini söyler. İblis'in taşıyacağı en büyük yük, ateşten ziyade bizzat kâinatın Otoritesinin "Benim lanetim" (la'netî) diyerek ondan yüz çevirmesinin yarattığı o dipsiz, çaresiz ve sağır edici hiçliktir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki sosyolojik ve hukuki arka planını çözümler. "La'net" kökünün Arap dilinde ve İbrahimi kavrayışta, bir bireyin işlediği o feci ve affedilmez bir ihanet sonucu, bizzat yasa koyucu (veya tanrı) tarafından "kabilenin, korumanın ve kutsalın dışına aforoz edilmesi (excommunication), onunla her türlü şefkat bağının koparılması" anlamına geldiğini belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak; İblis'in o kibirli isyanını kâinattaki en büyük ihanet olarak mühürlediğini ve onu varoluşun o aydınlık merkezinden "lanetleyerek" bütünüyle söküp attığını tartışır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (la'netî) teolojik bir rahmet ve teodise zıtlığı olarak değerlendirir. Kâinatın Hâkiminin, insana ruh üflerken "Benim ruhum" (Rûhî) diyerek onu o eşsiz ilahi onurla şereflendirmesine karşılık; o ruha (ve ilahi emre) kibirle direnen İblis'in tam bağrına "Benim lanetim" (la'netî) diyerek o feci ve dondurucu gazabı mühürlemesinin; İslam felsefesinde Allah'ın emrine itaat edenin rahmeti, isyan edenin ise o mutlak laneti bizzat kendi fıtratına çektiğini kâinata ilan eden o kusursuz, sarsılmaz ve simetrik ilahi adalet manifestosu olduğunu aktarır.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris, bir eylemin, zamanın veya mekânın varacağı o en son sınırı, bitiş ve tükeniş noktasını (intiha-i gaye) bildiren "-e, -a, -e kadar" anlamlarındaki harf-i cerdir. O feci ilahi lanetin ve ontolojik sürgünün kısa süreli bir ceza, geçici bir darılma veya telafi edilebilir bir kusur olmadığını; bizzat zamanın ve kâinatın sonuna kadar kesintisiz, sarsılmaz ve dondurucu bir süreklilikle o isyankârın (İblis'in) üzerinde kalacağını mühürleyen zaman ve menzil köprüsüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal ve zamansal teolojisinde "İlâ" edatının kullanımını, eskatolojik (ahiret) bir zaman/vektör estetiği olarak okur. İlahi lanetin sınırının (ilâ) ahirete kadar uzatılmasının; insanın yeryüzündeki o devasa dramının ve şeytanla olan o korkunç savaşının, kâinatın sonundaki o "Büyük Mahkeme" gününe kadar durmaksızın devam edeceğine dair kurgulanmış o sarsılmaz ve ucu açık Kuranî tarih felsefesi olduğunu tartışır. Lanet statiktir, zaman ise o feci sona doğru akmaktadır.
Yevmid (يَوْمِ الـ)
İbn Fâris, "y-v-m" kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre, belirli bir zaman dilimi, ışığın aydınlattığı an, büyük felaket veya kurtuluşun yaşandığı o devasa kırılma anı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzafet (tamlama) formunda ve belirlilik takısıyla (el) gelen "yevmid" (o mutlak güne / o bilinen devasa zaman dilimine) kelimesinin; lanetin son bulacağı o anın alelade bir takvim yaprağı olmadığını; kâinatın mevcut işleyişinin (fizik yasalarının) bütünüyle çökeceği ve yeni bir ontolojik boyutun (ahiretin) başlayacağı o sarsıcı, dondurucu ve eşsiz "Kozmik Günü (Yevm)" nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) "Yevm" kavramının ahiret bağlamındaki kullanımını muazzam bir zaman felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzündeki günlerin (eyyâm) geçici, aldatıcı ve hızla tükenen fani bir yapıya sahip olmasına karşılık; "Yevmid-Dîn" tamlamasındaki o "Günün" (Yevm); kâinatın Yaratıcısı katında zamanın donduğu, kibrin ve yalanların bütünüyle silindiği o ebedi, mutlak ve sarsılmaz "Hesap Anı'nı" resmettiğini vurgular.
Dîn (دِّينِ)
İbn Fâris, "d-y-n" kökünün sözlükte "itaat etmek, boyun eğmek, bir kurala bağlanmak, borçlanmak, mutlak bir otoritenin hükmü altına girmek, yapılan bir eylemin (iyiliğin veya kötülüğün) tam karşılığını (ceza veya mükafat) milimetrik bir şekilde ödemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tamlamanın muzafun ileyhi olan "ed-dîn" (o mutlak hesap / o kusursuz ceza ve karşılık / yargı) isminin; İblis'in üzerindeki lanetin varacağı o devasa zamanın (Yevmid-dîn) sıradan bir gün olmadığını; kâinatın Yaratıcısının "El-Kahhâr" sıfatıyla tecelli ederek, yeryüzünde işlenen bütün kibrin, şirkin ve isyanın hesabını soracağı, terazilerin kurulacağı o "Dondurucu Ceza ve Nihai İtaat Günü" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, dîn (d-y-n) kavramının, felsefi olarak "mutlak itaat ve bu itaatin sonucunda kurulan o kusursuz adalet mekanizması" olduğunu söyler. Kur'an'da "Yevmid-Dîn" (Din Günü) fermanının; dünyada kendi özgür iradeleriyle, kibirleriyle veya hevalarıyla Allah'ın dinine (emrine/secdesine) boyun eğmeyenlerin (İblis ve tabi olanlarının); ahirette zerre kadar kaçış payı bulamayarak o mutlak adaletin ve ilahi yargının (Dîn'in) kılıcına zorla "boyun eğdirilecekleri" o feci ve sarsılmaz infaz/hesaplaşma anı olduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Yevmu'd-Dîn" tamlamasını, Cahiliye'nin "Dehr" (körü körüne öldüren, hesapsız, ahlaksız, tesadüfi zaman) algısına karşı gerçekleştirilmiş en büyük ontolojik ve felsefi devrim olarak inceler. Putperest aklın, insanın ölümle hiçliğe karıştığını sandığı o boşluk felsefesini bütünüyle parçalayarak; kâinatta hiçbir fiilin, kibrin veya "secde etmeme" isyanının (İblis'in eyleminin) boşluğa gitmediğini; aksine her şeyin kayıt altına alındığı ve milimi milimine karşılığının verileceği o ahlaki, sarsılmaz ve dondurucu "Din (Hesap) Günü'ne" kilitlendiğini tespit eder. Evren tesadüf değil, mutlak bir hesap (dîn) kurgusudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayetin kapanışını (ilâ yevmid dîn) teolojik bir teodise (adalet) ve erteleme manifestosu olarak değerlendirir. Kâinatın Hâkiminin, İblis'i lanetlediği an hemen yok etmeyip laneti "Din Günü'ne (Hesap Gününe) kadar" mühürlemesinin; İslam felsefesinde kötülüğün (şerrin) bu dünyada bir imtihan vesilesi olarak serbest bırakıldığını (mühlet verildiğini); ancak bu serbestliğin onun gücünden değil, bizzat Allah'ın o nihai "Hesaplaşma (Dîn)" anı için kurguladığı o sarsılmaz ve kusursuz ilahi plandan (hikmetten) kaynaklandığını ifade eder. İblis lanetlenmiştir, yeryüzüne sürülmüştür ve onun nihai infazı, itaatsizliğinin cezasını ebediyen çekeceği o korkunç ve dondurucu "Yevmid-Dîn"de (Hesap Günü'nde) ateşe atılmasıyla bütünüyle tamamlanacaktır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla