Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 75. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 75. Ayet

    قَالَ يَٓا اِبْل۪يسُ مَا مَنَعَكَ اَنْ تَسْجُدَ لِمَا خَلَقْتُ بِيَدَيَّۜ اَسْتَكْـبَرْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْعَال۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle yâ iblîsu mâ mene’ake en tescude limâ ḣalektu biyedey(ye)(s) estekberte em kunte mine-l’âlîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah, ‘Ey İblis’, dedi, ‘Kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Büyüklük mü taslıyorsun yoksa ululardan mısın?’”

      Allah, ey İblis, dedi, kendi ellerimle yarattığım şu varlığın önünde secde etmekten seni alıkoyan nedir? Daha önce muhtelif yerlerde, bir şeyi özellikle Allah’a nispet etmenin, o şeyi yüceltme mânasına geldiğini söylemiştik. Beytullah, Mesâcidullah, “Mescidler yalnız Allah’ındır”, Resûlullah, Veliyyullah ve benzeri örneklerde olduğu gibi. Her ne kadar bütün mekânlar Allaha ait ve her şeyi Allah yaratmış olsa da, bunların özellikle Allah’a nispet edilmesinde o mekânların ve o yaratılanın yüceliğini bildirme anlamı vardır. Buna göre Hz. Âdem’in yaratılmasını Allah’a nispet etmekte de Âdem’i yüceltme anlamı vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak, bütün yaratılanları kendisi yaratmış olsa da Hz. Âdem için onu kendi ellerimle yarattım buyurmaktadır. Nesnelerin ve yaratılanların hepsini Allah’a nispet etmekte, Cenâb-ı Hakk’a yüceltme ve övgü mânası da vardır. Meselâ, "O her şeyin yaratıcısıdır”, O herkesin rızkını verendir, O her şeyi yaratan ve yoktan varedendir, “O her şeye kadirdir”, “O, mülkün gerçek sahibidir”. Bunlara benzer başka örnekleri daha önce belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Kendi ellerimle. Kelâmcılar ve müfessirler Allah’a “el” nispet etmeyi yorumlarken zorlama teviller yapmışlardır. Bazıları ondan maksat kuvvettir dedi, bazıları şudur, bazıları budur dedi. Ancak bu zorlama gereksizdir. Bazan eli olmayana el, bir uzvu ve organı olmayana da o organ nispet edilmektedir, meselâ Allah Kur’ân-ı Kerim için, “Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir” buyurmaktadır. Burada ön ve arka kelimelerinin belirtilmesiyle hiç kimse yaratılanlardaki organ mânasını çıkarmaz. Delilin gelmesi, hakkın gelmesi, bâtılın gitmesi sözlerinden de yaratılanların gelmesi ve gitmesi gibi bir mâna anlaşılmaz. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: “Rabb’inizden size bir öğüt gelmiştir”, “Şüphesiz size Rabb’inizden kesin bir delil geldi”. Buna benzer âyetler hayli fazladır, sayılması uzun sürer. Sözünü ettiğimiz kavramlarla ifade edilen gelmeden hiç kimse, yaratılanların gelmesi gibi bir mâna çıkarmaz, onlar için el kelimesi kullanılınca da, bundan mâlum organı anlamaz. Bu durum da Allah için el kelimesi kullanıldığında, bundan, yaratılanlara ait organ mânası nasıl anlaşılır? Eğer insan Rabb’ine karşı itikadı bozuk ve Allah’ın yaratıklara ait mânalardan çok yüce olduğundan cahil olmasaydı, böyle bir şey aklına bile gelmez, o organın Allah’a nispet edilmesinden, yaratılanlara nispet edildiğinde anladığı mânayı anlamazdı.

      Yahut Cenâb-ı Hakk’ın el kelimesini kendi zatı için belirtip, eli ve sözü edilen diğer organları kendine izafe etmesi, yaratılanlar söz konusu olsaydı dünyada her şeyin elle yapılmakta olduğundan dolayıdır. Meselâ yaratılanlar için şöyle buyurmaktadır: “İşte bu, ellerinizle yapıp ettikleriniz yüzündendir”. “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir”. Bu beyanlardan hakikatte bütün bunları elin yapıp ettiği fiiller olduğu anlamı çıkmaz, çünkü küfür ve benzeri diğer fiiller gerçek anlamda elin yapıp ettikleri değildir. Fakat Cenâb-ı Hak burada el kelimesini kullanmıştır, çünkü dünyada el ile kazanılır, işlerin büyük çoğunluğu hep el ile yapılır. İşte her ne kadar onları hakikaten el yapmadı ise de söylediğimiz sebepten dolayı Allah onları ele nispet etmektedir. Buna göre elin Allah’a nispeti de, eğer bu iş yaratılanlar tarafından yapılmış olsaydı ancak elle yapılırdı mânasına gelir. Cenâb-ı Hakka lâyık olan şeyleri belirtip lâyık olmayanları reddettikten sonra, Allah’ın arşa istivâ etmesi ile ilgili âyet de bu mânadadır. Bunun aslı şudur: Biz Cenâb-ı Hakk’ın başkalarına ait her türlü nitelikten yüce olduğunu, başkalarına ait bütün sıfatlardan uzak olduğunu biliriz, şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ona benzer hiçbir şey yoktur”. Durum böyle olunca, el ve sözünü ettiği diğer organlardan neyi kastettiğini yorumlamaya ihtiyacımız yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      Büyüklük mü taslıyorsun yoksa ululardan mısın? En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Büyüklük tasladığından dolayı mı ona secde etmedin, yoksa itikadına göre ululardan mısın? Yani büyüklenenlerden misin? Yoksa ululardan mısın sözü, daha önce geçen bir âyetin yorumunda söylediğimiz gibi sen büyüklenip ululardan mı oldun, mânasına da gelebilir: “Kâfirlerden oldu” yani öyle değil iken kâfir oldu. Sonra âyette geçen şüphe ve soru edatı Allah için kullanıldığında, daha önce de söylediğimiz gibi kesinlik ifade eder ve olumlu bir anlam içerir. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demektedir: Evet, Allah’ın ilminde sen kâfir idin! Yahut şunu söylemiştir: Allah’ın ilminde sen ululardan idin, yani ululuk peşinde koşanlardandın. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurduğu gibi: “Kuşkusuz ülkesinde Firavun ululuk taslamıştı”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, konuşmak, düşünceyi sözle dışa vurmak ve iradeyi beyan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil olan "kâle" (dedi / buyurdu / sordu) eyleminin; kâinatın Yaratıcısının, meleklerin o sarsılmaz itaatine (secdesine) katılmayıp küstahça dikilen İblis'e yönelik o feci, dondurucu ve hesap sorucu "ilahi hitabını/yargılamasını" başlattığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavl/kâle (k-v-l) kavramının, Allah için kullanıldığında basit bir soru cümlesi olmadığını söyler. Kâinatın Hâkiminin İblis'e yönelttiği bu "Kâle" (Buyurdu) eylemi; isyankârın kibrini kâinatın gözü önünde paramparça etmek ve onun kendi ahlaki çöküşünü bizzat kendi ağzıyla itiraf etmesini sağlamak için kurulan o mutlak ve sarsılmaz "ontolojik mahkemenin (sorgunun)" açılış fermanıdır.

        Yâ İblîsu (يَا إِبْلِيسُ)

        İbn Fâris, seslenme/nida edatı olan "yâ" (Ey!) ile "b-l-s" kökünden türeyen özel ismin birleşimidir. B-l-s kökünün sözlükte "bütün hayırlardan ve rahmetten ümidini kesmek, kahredici bir şaşkınlık içinde susup kalmak ve mutlak hüsrana düşmek (iblâs)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Kâinatın Yaratıcısının, ona önceki melekûtî isimleriyle değil, bizzat içine düştüğü o yeni feci ontolojik statüsüyle, yani "Ey rahmetimden ebediyen umudu kesilmiş olan isyankâr (İblîs)!" şeklinde seslenerek; onun varoluşsal sürgününü o anda kâinata ve kendi yüzüne mühürlediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki etimolojik kökenini çözümler. Kelimenin aslen Yunancadaki "Diabolos" (iftiracı/bozguncu) kavramının Süryanice ve Aramice fonetiği üzerinden Arapçaya "İblîs" formunda yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın bu ismi kâinatın Hâkiminin doğrudan hitabıyla (Yâ İblîsu) birleştirerek; onu sıradan bir mitolojik figür olmaktan çıkarıp, kâinattaki o "ilk bilinçli kötülüğün ve kibrin (şerrin) muhatabı" olarak o ilahi mahkemede sanık sandalyesine oturttuğunu tartışır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu nidayı (Yâ İblîsu) ontolojik bir yüzleşme olarak inceler. Mutlak Otorite'nin (Allah'ın), kendi iradesine başkaldıran o ilk "kendi kendine yeterlilik" (istiğna) sanrısına sahip varlığı doğrudan muhatap almasının; kibrin kâinatta asla cevapsız veya hesapsız bırakılmayacağını, her tuğyanın (azgınlığın) eninde sonunda o sarsıcı "Ey!" (Yâ) hitabıyla yüzleşmek zorunda kalacağını tespit eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, soru bildiren (istifham) edattır (Ne / Hangi şey / Nedir). Kâinatın Yaratıcısının, İblis'in o feci itaatsizliğinin arkasında yatan asıl saiki, o hastalıklı mantığı ve kibri bizzat onun ağzından deşifre etmek için kullandığı o dondurucu ve sarsılmaz "ilahi sorgulama/teşhis" köprüsüdür.

        Meneake (مَنَعَكَ)

        İbn Fâris, "m-n-a" kökünün sözlükte "vermenin ve izin vermenin (i'tâ) mutlak zıddı olarak bir şeye engel olmak, önünü kesmek, mahrum bırakmak, esirgemek ve barikat kurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil ve "ke" (seni) muhatap zamirinin birleştiği "meneake" (sana engel oldu / senin önünü kesti / seni alıkoydu) eyleminin; İblis'in dışarıdan fiziksel bir kuvvete maruz kalmadığını, bizzat kendi içindeki o feci iradenin, kibrin ve kıskançlığın onun fıtratına "barikat kurduğunu (men' ettiğini)" ve onu o mutlak itaatten (secdeden) kasten alıkoyduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, men'/meneake (m-n-a) kavramının, felsefi olarak insanın veya cinin kendi fıtratıyla (Tevhidle) arasına giren o "içsel/ontolojik duvar" olduğunu söyler. Kâinatın Hâkiminin "Seni ne men etti (engelledi)?" sorusu; o emre itaat etmemek için meşru, rasyonel veya haklı hiçbir engelin bulunmadığını; İblis'i durduran yegâne şeyin kendi kurguladığı o hezeyan dolu kibri (istikbarı) olduğunu kâinata teşhir eden o sarsılmaz ilahi ironidir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu fiili (meneake) varoluşsal bir "psikolojik barikat" estetiği olarak okur. "Seni secde etmekten alıkoyan (meneake) neydi?" fermanının; itaatin fıtri ve akıcı bir eylem (meleklerin fe-secede hızı) olduğunu; itaatsizliğin (kibrin) ise bu akışı bozan, fıtratı tıkayan ve varoluşun üzerine dondurucu bir beton (engel/men') döken o sarsıcı anomali olduğunu ifade eder. İblis, kendi kibrinin ördüğü duvara (men') çarpmıştır.

        En (أَن)

        İbn Fâris, kendisinden sonra gelen muzari fiili nasb eden (sonunu üstün okutan) ve onu masdar (isim-fiil) formuna dönüştüren mastariye (ve nasb) edatıdır. O feci engellemenin (men' edilişin) boşluğa değil, doğrudan doğruya birazdan zikredilecek olan o "kâinat çapındaki en büyük onur ve itaat (secde)" eylemine yönelik gerçekleştiğini mühürleyen bağlaçtır.

        Tescude (تَسْجُدَ)

        İbn Fâris, "s-c-d" kökünün sözlükte "kibri bütünüyle terk etmek, tevazu göstermek, boyun eğmek ve alnı yere koyarak mutlak bir otoriteyi ikrar etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap fiil olan "tescude" (secde etmenden / boyun eğmenden) eyleminin; İblis'in reddettiği şeyin sıradan bir selamlama olmadığını; kâinatın Yaratıcısının iradesi karşısında egosunu sıfırlayıp o "mutlak abd (kul)" oluş fıtratını sergilemekten kaçtığını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu eylemi (secde) ontolojik bir hiyerarşi ve varoluşsal liyakat sınavı olarak değerlendirir. İblis'e "Secde etmenden seni ne alıkoydu?" diye sorulmasının; İslam felsefesinde aklın ve kibrin, Allah'ın emri karşısında zerre kadar söz hakkı (bağımsızlığı) olmadığını; itaatin (secdenin) yegâne mantığının bizzat O'nun "Emretmiş olması" olduğunu kâinata ilan eden o kusursuz ve dondurucu Tevhid manifestosu olduğunu ifade eder.

        Limâ (لِمَا)

        İbn Fâris, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" (li/için, -e, -a) harf-i ceri ile "mâ" (şey ki / o varlık ki) ism-i mevsulünün (bağlacının) birleşimidir. O reddedilen secdenin (boyun eğişin) doğrudan doğruya kâinatın Yaratıcısının bizzat ilgilendiği, şereflendirdiği ve kurguladığı o "yeni ve muazzam fıtrata (insana)" yönelik olduğunu işaretleyen tahsis ve hedef köprüsüdür.

        Halaktu (خَلَقْتُ)

        İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi daha önce bir örneği olmaksızın yoktan var etmek, pürüzsüzce icat etmek, bir şeye belirli bir ölçü, takdir ve fıtrat tayin etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) birinci tekil şahıs fiili olan "halaktu" (Benim bizzat yarattığım / kendi kudretimle ölçülendirdiğim) eyleminin; kâinatın Hâkiminin, insanın yaratılışını başka hiçbir sebebe, vasıtaya veya meleğe havale etmeyip bütünüyle "Kendi iradesine ve Zâtına" bağladığını; İblis'in aslında insana değil, doğrudan doğruya o insanı var eden "Ben'in (Allah'ın) yaratma fermanına" karşı küstahlık ettiğini nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde "Benim yarattığım" (halaktu) fermanının teolojik ağırlığını aktarır. İblis'e "Benim yarattığıma neden secde etmedin?" denilmesinin; isyanın asıl hedefini deşifre ettiğini; kâfirin yeryüzündeki herhangi bir şeyi (insanı, vahyi, peygamberi) küçümsemesinin veya reddetmesinin, nihayetinde onu ölçülendiren ve "Yaratan (Hâlik)" Otoriteye karşı yapılmış affedilmez bir kalkışma (istikbar) olduğunu kaydeder.

        Bi Yedeyye (بِيَدَيَّ)

        İbn Fâris, vasıta ve yakınlık bildiren "bi" (ile) harf-i ceri ile "y-d-y" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Yed kelimesinin tesniye (ikil) hali (yedâni/yedeyn) ile "y" (benim) zamirinin kaynaşması sonucu oluşan "bi yedeyye" (bizzat İki Elimle / kendi kudretim ve inayetimle) tamlamasının; Allah'ın insana verdiği o dondurucu, emsalsiz ve şeriksiz değeri nitelediğini; insanı kâinattaki diğer varlıklar gibi sadece "Ol" (kün) emriyle bırakmayıp, ona bizzat "İki Eliyle" (şefkat, kudret, celal ve cemal ile) şekil verdiğini, yoğurduğunu ve onu kâinatın o eşsiz halifesi (sanat eseri) konumuna yükselttiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yed/yedeyn (y-d-y) kavramının, Allah için kullanıldığında antropomorfik (insan biçimci/fiziksel organ) bir mana taşımadığını söyler. Arap dilinde "Eliyle yapmak" tabiri; bir işe gösterilen "aşırı özeni, araya hiçbir vasıta koymadan bizzat ilgilenmeyi, mutlak kudreti ve şereflendirmeyi" ifade eder. İnsanın "İki El ile" yaratılması; kâinatın Yaratıcısının bu varlığa (insana) Kendi Zâtından başka hiçbir şeyi ortak etmediği o devasa ontolojik liyakati ve asaleti aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (bi yedeyye) ontolojik bir denge ve Tevhid felsefesi olarak okur. İslam felsefesinde Allah'ın "İki Eli" kavramının; O'nun Celal (kudret/heybet) ve Cemal (rahmet/şefkat) sıfatlarının insanda kusursuz bir şekilde birleşmesini sembolize ettiğini değerlendirir. "Bizzat iki elimle (kudretim ve rahmetimle) yarattığıma secde etmekten seni ne alıkoydu?" sorusunun; İblis'in aslında insanın çamurunu (tîn) değil, bizzat kâinatın Hâkiminin o çamura tecelli eden o dondurucu ve sarsılmaz "İlahi Sanatını ve İzzetini" kıskandığını kâinata ilan eden o muazzam Kuranî teodise olduğunu ifade eder.

        Estekberte (أَسْتَكْبَرْتَ)

        İbn Fâris, soru edatı olan hemze (e) ile "k-b-r" kökünden türeyen istif'al babındaki mazi (geçmiş zaman) muhatap fiilinin birleşimidir. K-b-r kökünün sözlükte "büyük olmak, azamet, kibriya ve kendini üstün görmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "E-istekberte" kalıbının kaynaşmasıyla oluşan "estekberte" (Sen kibre mi kapıldın? / Büyüklük mü tasladın? / Kendini üstün mü gördün?) sorusunun; kâinatın Yaratıcısının, İblis'in o itaatsizliğinin altındaki asıl o feci ve çürük felsefi nedeni (narsisizmi) bir neşter gibi kesip açtığını ve onu bizzat kâinatın önünde "Sen gerçekten Otoriteye karşı kendi kibrini mi (istikbarı) putlaştırdın?" diyerek dondurucu bir şekilde sorguladığını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "İstikbar" mefhumunu, Cahiliye'nin (ve her çağdaki şeytanî aklın) temel ontolojik hastalığı olarak inceler. Allah'ın İblis'e "Estekberte (Kibre mi daldın?)" diye sormasının; itaatsizliğin (küfrün) bilgisizlikten değil, bizzat insanın veya cinin kendini merkeze alıp "kendi kendine yeterli ve üstün (müstağni)" görme hezeyanından kaynaklandığını; kâinatta Yaratıcı varken (Vâhıd ve Kahhâr iken) başka bir iradenin "istikbar" etmesinin, kâinatın en feci varoluşsal çöküşü (mantık hatası) olduğunu tespit eder.

        Em (أَمْ)

        İbn Fâris, söz akışında iki zıt ihtimali birbirine bağlayan, seçenek, muhayyerlik veya şüphe bildiren (yoksa / veyahut) atıf bağlacı olduğunu belirtir. Kâinatın Hâkiminin, İblis'in o feci suçunu iki korkunç kategoriye ayırdığı; "Ya sebepsiz yere kibre kapıldın (estekberte), yoksa gerçekten kendini öyle mi sanıyorsun?" şeklindeki o dondurucu ve aşağılayıcı ilahi sorgulama köprüsüdür.

        Kunte (كُنتَ)

        İbn Fâris, "k-v-n" kökünün sözlükte "olmak, meydana gelmek, varlık sahnesine çıkmak ve mevcudiyet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi nakıs fiil (kâne) ve "te" (sen) muhatap zamirinin birleştiği "kunte" (sen öyle miydin / oldun mu) eyleminin; İblis'in bu kibrinin sadece o anlık bir refleks mi yoksa bizzat onun geçmişten beri kendi fıtratına kodladığı, içselleştirdiği ve aidiyet hissettiği o devasa ve sarsılmaz "sapkın statüsünün" mü bir tezahürü olduğunu nitelediğini belirtir.

        Minel (مِنَ الْـ)

        İbn Fâris, aidiyet, mensubiyet ve "bir bütünün, fırkanın veya zümrenin parçası olma" (teb'îz/beyâniyye) bildiren harf-i cer ile belirlilik takısı "el"in birleşimidir. İblis'in o kuruntusunun, yeryüzündeki ve gökyüzündeki bütün haddini bilmezlerin oluşturduğu o feci ve kibirli "felsefi zümreye (kategoriye)" ait olma (mensubiyet) iddiasını işaretleyen köprüdür.

        Âlîn (الْعَالِينَ)

        İbn Fâris, "a-l-v" kökünün sözlükte "aşağıda olmanın mutlak zıddı olarak yukarıya çıkmak, yükselmek, yücelmek, şeref, kahretmek ve her türlü sınırın üstüne taşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil (etken sıfat) çoğul formunda gelen "el-âlîn" (o ululardan / o erişilmez yücelerden / kendini her şeyin üstünde görenlerden) isminin; kâinatın Yaratıcısının, İblis'i içine düştüğü o feci varoluşsal komediyle yüzleştirdiğini; "Yoksa sen kendini, Benim emrime muhatap bile olmayacak kadar o erişilmez ulular (âlîn) zümresinden mi zannettin?" şeklindeki o dondurucu, sarsılmaz ve kibri paramparça eden ilahi tehakkümü (meydan okumayı) nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) "El-Âlîn" (Yüceler/Ulular) kavramının muazzam bir eskatolojik ironi ve zıtlık estetiği olarak kullanıldığını okur. Surenin önceki ayetlerinde Allah'ın meclisi "Mele-i A'lâ" (En Yüce Meclis) olarak nitelendirilmiştir. Kâinatın Yaratıcısı İblis'e "Yoksa sen Âlîn'den (Yücelerden) mi oldun?" diyerek; kâinatta Yüce (A'lâ/Âlîn) olanın sadece Allah ve O'nun itaatkâr meclisi olduğunu; İblis'in kendi çabasıyla "Yüce" (Âlîn) olmaya çalışmasının, onu kâinatın en aşağılık ve en kovulmuş çukuruna (esfeli sâfilîne/cehenneme) fırlatan o feci ve trajik "kibir (uluv) sanrısı" olduğunu kâinata resmettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kapanışı (em kunte minel âlîn) teolojik bir adalet ve haddini bilme manifestosu olarak değerlendirir. Allah'ın İblis'e "Sen asılsız bir kibre mi kapıldın (estekberte), yoksa gerçekten varoluşsal olarak secde emrinden muaf olan o (olmayan) yücelerden (âlîn) mi sanıyorsun kendini?" sorusunu yöneltmesinin; İslam felsefesinde hiçbir aklın, hiçbir varlığın ve hiçbir yaratılmışın Allah'ın iradesi (vahyi/emri) karşısında "Ben bundan muafım, ben daha üstünüm" (âlîn) deme imtiyazına sahip olmadığını kâinata ilan eden o kusursuz, sarsılmaz ve dondurucu Tevhid fermanı olduğunu ifade eder. İstikbar (kibir) bir sanrı, Âlîn (üstün olmak) ise yaratılmışlar için mutlak bir yalandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X