اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَراً مِنْ ط۪ينٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
“Rabb’in meleklere demişti ki: Ben çamurdan bir beşer yaratacağım.”
Bu İlâhî beyanın zahiri, âyette geçen sözü Hz. Peygamber’in onlara söylemesi kendi bilgisine değil, daha önce belirtildiği gibi kendisine verilen bir habere dayandığını göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenab-ı Hak Hz. Âdem’i farklı niteliklerdeki topraktan yarattığını haber vermektedir; bir yerde onu çamurdan yarattığını, bir yerde topraktan yarattığını, bir yerde şekillenebilir özlü bir balçıktan yarattığını, bir yerde kurutulmuş bir çamurdan yarattığını, bir yerde de yapışkan bir çamurdan yarattığını söylemiştir. İşte böylece farklı niteliklerdeki topraktan yarattığını haber vermektedir. Bunların hepsinin, bir durumun nitelenmesi de mümkündür; önce topraktı, sonra çamur oldu, sonra âyetlerde belirtilen diğer hallere dönüştü. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İz (إِذْ)
İbn Fâris, geçmiş zamandaki ani, büyük ve kırılma yaratan bir olaya işaret eden, "o vakit / hani o zaman / tam da o anda" anlamlarına gelen zaman ve durum zarfıdır. Kâinatın Yaratıcısının, önceki ayetlerde bahsettiği o "Yüce Meclis'teki (Mele-i A'lâ'daki) o feci tartışmanın" (yahtesımûn) tam olarak ne zaman ve hangi ontolojik krizle patlak verdiğini kâinata açıklamak üzere; muhatabın (insanın) zihnini yeryüzü zamanından bütünüyle koparıp o sarsılmaz ve dondurucu "kozmik başlangıç (yaratılış) anına" kilitleyen tarihsel ve metafiziksel zaman köprüsüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) ve zamansal kurgusunda "İz" edatını, muazzam bir "perde açma ve sahneleme" estetiği olarak okur. Kur'an'ın yeryüzündeki müşrik aklının kibrinden aniden çıkıp "İz" (Hani o vakit) diyerek zamanın (tarihin) bile henüz tam akmadığı o ilahi konseye (illud tempus) geçiş yapmasının; kâinatın Hâkiminin insanın varoluşsal dramını rastgele bir hikâye gibi değil, bizzat meleklerin gözü önünde sahnelenen o devasa ve sarsılmaz "kozmik bir tiyatro/ferman" ciddiyetiyle kurguladığını tartışır.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, düşünceyi sözle dışa vurmak, iradeyi kelama dökmek ve kesin bir beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiil olan "kâle" (dedi / ferman buyurdu / ilan etti) eyleminin; kâinatın Yaratıcısının melekler meclisindeki o devasa sessizliği yırtarak, kendi mutlak iradesini ve kâinatın kaderini değiştirecek o yeni varoluş kararını "sarsılmaz ve dondurucu bir ilahi hitapla" bildirmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavl/kâle (k-v-l) kavramının, Allah için kullanıldığında insanlarınki gibi dudaktan ve sesten ibaret fani bir eylem olmadığını söyler. Kâinatın Yaratıcısının "Kâle" (Dedi) fermanı; O'nun iradesinin bizzat kâinata müdahale etmesi, düşüncenin eyleme (tekvine/yaratılışa) dönüştüğü o mutlak, şeriksiz ve geri alınamaz "ontolojik emir ve var etme iradesidir."
Rabbuke (رَبُّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "bir şeye mutlak surette sahip olmak, onu koruyup gözetmek, efendi olmak, bir varlığı başlangıçtan alıp kemal (olgunluk) noktasına kadar terbiye etmek ve mutlak otorite" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "ke" (senin) muhatap zamirinin birleştiği "Rabbuke" (Senin Rabbin / Senin yegâne Sahibin) tamlamasının; o devasa kozmik sahnede konuşan Otoritenin, peygamberin bizzat kendi fıtratına, inşasına ve varoluşuna hükmeden o "dikey, şefkatli ama sarsılmaz ilahi Terbiyeci" olduğunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Rab" mefhumunu, Cahiliye'nin "yarattıktan sonra köşesine çekilmiş pasif tanrı" (deizm) algısına karşı indirilmiş en büyük felsefi darbe olarak inceler. İnsanın yaratılışı gibi kâinatın en feci ve en kritik kararının bizzat "Rab" (Aktif İdareci/Terbiyeci) ismiyle zikredilmesinin; Allah'ın evrendeki her varlığın hamurunu bizzat kendi iradesiyle yoğurduğunu, kâinatta hiçbir şeyin "Rabbin otoritesi (rububiyeti)" dışında kendi başına evrilmediğini kâinata mühürlediğini tespit eder.
Lilmelâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)
İbn Fâris, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" (li/e-a) harf-i ceri ile "m-l-k" (veya l-e-k / e-l-k) kökünden türeyen ismin birleşimidir. Kök manasının "bir mesajı taşımak, elçilik yapmak, mutlak itaat ve güç" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul ve belirlilik takısıyla gelen "lilmelâiketi" (o meleklere / o mesaj taşıyan sarsılmaz güçlere) kelimesinin; o fermanın rastgele boşluğa değil, kâinatın işleyişiyle görevli olan, Yaratıcının huzurunda zerre kadar isyan belirtisi göstermeyen o "kutsal, itaatkâr ve devasa ruhanî konseye" yöneltildiğini nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki etimolojik arka planını çözümler. Arapçadaki "Melek/Melâike" kelimesinin, İbranicedeki "mal'ākh" ve Aramice/Süryanicedeki "mal'ăkhā" (haberci/tanrının elçisi) kavramlarıyla aynı sarsılmaz dini havzadan beslendiğini; Kur'an'ın bu kavramı kullanarak müşriklerin meleklere atfettiği o "tanrının kızları veya ortakları" şeklindeki o feci şirki parçaladığını ve onları sadece "haber alan/elçilik yapan (itaatkâr)" varlıklar konumuna kilitlediğini tartışır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın teolojik kurgusunda "Allah'ın meleklere hitap etmesi" (Divine Council/Mele-i A'lâ) sahnesini; ontolojik bir otorite ve Tevhid manifestosu olarak okur. Kâinatın Yaratıcısının, insanı yaratma kararını meleklere (lilmelâiketi) sunarken onlardan onay veya danışmanlık istemediğini; bilakis kendi sarsılmaz ve mutlak iradesini (yaratılışı) onlara sadece bir "bildirim (nebe')" olarak tebliğ ederek kâinattaki o mutlak hiyerarşiyi (Tevhidi) mühürlediğini ifade eder.
İnnî (إِنِّي)
İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" ve "î/y" (ben) birinci tekil şahıs zamirinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, birazdan açıklayacağı o devasa yaratılış projesini bizzat "Şüphesiz ki Ben / Kesinlikle bizzat Benim Zâtım" diyerek kendi mutlak iradesine, tekliğine (vahdaniyetine) ve gücüne kilitlediğini işaretleyen dondurucu kesinlik mühürüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu zamiri (innî) varoluşsal bir "kasıt ve fail" estetiği olarak okur. Allah'ın meleklerin karşısında "Şüphesiz Ben" (İnnî) diyerek söze başlamasının; insanın varoluşunun kör bir tabiatın, rastlantısal bir evrimin veya kaotik bir kazanın eseri olmadığını; bizzat kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve bilinçli "Ben"inin (Zâtının) sarsılmaz bir kararı ve fıtri bir tasarımı olduğunu kâinata haykıran o kusursuz ontolojik imza olduğunu vurgular. İnsan, "Ben" (İnnî) diyen o yüce iradenin bizzat kastıdır.
Hâlikun (خَالِقٌ)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyi daha önce bir örneği olmaksızın yoktan var etmek, pürüzsüzce icat etmek, bir şeye belirli bir ölçü, biçim ve miktar tayin etmek, takdir etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil (etken sıfat/özne) formunda gelen "hâlikun" (yaratacak olanım / kusursuz bir ölçüyle var etmekteyim / mutlak yaratıcıyım) isminin; Allah'ın o meclisteki (Mele-i A'lâ'daki) eyleminin sadece felsefi bir düşünce olmadığını; kendi kudretinin yokluk (adem) perdesini yırtarak o yeni varlığa (insana) milimetrik, dondurucu ve sarsılmaz bir varoluş (kader) elbisesi biçeceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, halk/hâlik (h-l-k) kavramının, sadece fiziki bir varlık kazandırmaktan (îcâd) ibaret olmadığını söyler. "Hâlik", o var edilecek nesnenin doğasına (fıtratına) en uygun olan bütün ölçüleri, hikmetleri, kapasiteleri ve sınırları (kaderi) zerre kadar şaşmadan onun hamuruna bizzat yerleştiren o muazzam ve mutlak ilahi mühendistir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (hâlikun) ontolojik bir kudret felsefesi olarak değerlendirir. Ayette "yaratacağım/yarattım" şeklinde bir fiil (halaktu/ehluku) yerine, isim cümlesi kalıbında ve ism-i fâil (hâlikun) olarak gelmesinin; Yaratma eyleminin Allah'ın Zâtında kalıcı, sarsılmaz ve süreklilik arz eden mutlak bir sıfat olduğunu; O'nun sadece geçmişteki bir başlangıç anının değil, kâinatın ve insanın her bir hücresinin ve anının o yegâne "Yaratıcısı (Hâlik'i)" olduğunu kâinata ilan eden o dondurucu Tevhid manifestosu olduğunu ifade eder.
Beşeran (بَشَرًا)
İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün sözlükte "insanın dış derisi, yüzeyi, güzellik, sevinç veren haber (müjde) ve dış yüzeyden temas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/yeni bir tür bildiren) formunda gelen "beşeran" (bir beşer / derisi görünen o biyolojik kalıp / yeni bir tür beden) isminin; kâinatın Yaratıcısının var edeceği o yeni fıtratın ruhsal ve akli melekelerinden (insan) önce, doğrudan doğruya onun o fani, dokunulabilir, fiziksel ve anatomik (deriden/bedenden oluşan) dış formunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, beşer (b-ş-r) kavramının, insanın biyolojik yapısındaki o sarsıcı kırılganlığı ve estetiği kilitlediğini söyler. İnsana "Beşer" denmesinin; onun cildinin (beşere) diğer yeryüzü hayvanları gibi kıl, tüy, pul veya kalın bir yünle kaplı olmayıp, "çıplak, doğrudan dış dünyaya açık ve hassas (savunmasız)" olmasıyla ilgili olduğunu aktarır. Bu çıplak deri (beşer); onun hem tabiat karşısındaki fıtri zayıflığını (acziyetini) hem de kâinattaki o emsalsiz güzelliğini/estetiğini temsil eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) "İnsan" ve "Beşer" kelimeleri arasındaki o devasa felsefi uçurumu inceler. Kur'an'da "İnsan" kavramının genellikle akıl, ahlak, sorumluluk ve ruh bağlamında; "Beşer" kavramının ise bütünüyle topraktan gelen o fani, biyolojik, acıkan ve ölümlü "maddesel kabuk/kalıp" bağlamında kullanıldığını vurgular. Allah'ın meleklere "İnsan" değil de "Beşer" yaratacağım demesinin; o varoluşun önce en alt biyolojik (maddi) temelden başladığını resmeden o dondurucu ve kusursuz ontolojik aşamalandırma olduğunu ifade eder.
Min (مِّن)
İbn Fâris, başlangıç, köken, kaynak ve çıkış noktası (ibtidâ-i gaye) bildiren harf-i cerdir. Kâinatın Yaratıcısının, o kusursuz estetiğe ve çıplaklığa sahip olan beşerin (biyolojik kabuğun) uzay boşluğundan, ateşten veya nurdan değil; doğrudan doğruya birazdan zikredilecek olan o aşağılık, ağır ve sönük maddeden "filizlendiğini, fışkırdığını ve kök saldığını" işaretleyen o feci ve dondurucu menşe (kaynak) köprüsüdür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatı (min) sosyolojik bir tevazu ve Tevhid felsefesi olarak okur. İnsanın ontolojik kaynağının "Min" (den/dan) edatıyla o toprağa/çamura kilitlenmesinin; İslam ahlakındaki bütün o ırkçılık, soy kibri ve narsizm kurgularını bütünüyle parçaladığını; "Aslınız/kaynağınız budur" diyerek bedevinin (ve kâfirin) asabiyetini yerle bir eden o mutlak, dondurucu ve sarsılmaz Kuranî dengeleme olduğunu aktarır.
Tînin (طِينٍ)
İbn Fâris, "t-y-n" kökünün sözlükte "su ile karışmış toprak, balçık, çamur, yumuşak zemin ve yaratılış mayası" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formunda gelen "tînin" (çamurdan / suyla yoğrulmuş balçıktan / o sıradan ıslak topraktan) kelimesinin; insanın (beşerin) biyolojik hamurunun altından, ışıktan veya göksel (melekûtî) bir cevherden değil; bizzat yeryüzünün o en fani, en ağır, ayaklar altına alınan ve en sıradan o "esnek materyalinden" kurgulandığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tîn (t-y-n) kavramının, kuru ve sert topraktan (türâb/salsâl) felsefi olarak farklılaştığını söyler. Tîn (çamur); suyun (hayat kaynağının) toprağa bütünüyle nüfuz edip onu şekillendirilebilir, esnek, yumuşak ve kâinatın Hâkiminin elinde "yoğrulmaya (halk edilmeye) müsait" bir fıtri potansiyel (hammadde) haline getirdiği o sarsılmaz ve kusursuz biyolojik/ontolojik kıvamdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Tîn" (çamur) mefhumunu, Cahiliye'nin kibir (tuğyan) ve şeref anlayışına karşı gerçekleştirilmiş en sarsıcı ontolojik devrim olarak inceler. Çöl bedevisinin güce ve soyluluğa tapmasına karşılık; Kur'an'ın "Sizin varoluşunuz çamurdan (tîn) ibarettir" diyerek insanın yeryüzündeki sahte tanrılık (firavunluk) iddialarını o çamurun içine gömdüğünü tespit eder. Aynı zamanda, meleklere "Ben çamurdan bir beşer yaratacağım" fermanı; o basit ve değersiz görülen "Tîn"in (çamurun), kâinatın Yaratıcısının iradesi ve ruhuyla buluştuğunda nasıl kâinatın en şerefli ve en devasa varlığına (halifeye) dönüşebileceğini kanıtlayan o eşsiz, dondurucu ve sarsılmaz ilahi kudret (Tevhid) manifestosudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde "Tîn" maddesinin eskatolojik (ahiret) bağlamını aktarır. İnsanın çamurdan (tînin) yaratılmasının; onun yeryüzüyle (arzla) olan o koparılamaz fıtri bağını, dünyadaki fani (ölümlü) doğasını ve nihayetinde eceli geldiğinde tekrar aynı çamura/toprağa rücu edeceğini (döneceğini) gösteren o kusursuz, sarsılmaz ve mutlak "biyolojik döngüyü" temsil ettiğini kaydeder. Aslı tîn (çamur) olanın kibri, ahirette ateşe (hamîm ve ğassâka) dönüşecektir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla