Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 70. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 70. Ayet

    اِنْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اِلَّٓا اَنَّمَٓا اَنَا۬ نَذ۪يرٌ مُب۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İn yûhâ ileyye illâ ennemâ enâ neżîrun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      69. “Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim.”

      70. “Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevi yüklendiğim için vahiy gelmektedir.”

      Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bana yalnızca vahiy gelmektedir. Bu âyetteki yüce topluluk sözünün işaret ettiği anlama dair ihtilaf vardır. Müfessirlerin geneli şöyle der; Yüce topluluk, Hz. Âdem hakkında konuşan meleklerdir; Cenâb-ı Hak onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurduğunda, onlar da, “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Tartışırlarken sözü, gerçek bir tartışma anlamında değil, o konudaki konuşmaları anlamındadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye”. Burada “alıp verirler” diye tercüme ettiğimiz “tenâzu” (تنازع) kelimesi, tartışmak, birbirine düşmek anlamına gelir, fakat bu insanlar tarafından bilinen tartışma ve kavga anlamına gelmez, aksine elden ele dolaşmak mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız tartışma kelimesi de bu anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin mânası şudur: O yüce topluluğun tartışması ve onların söyledikleri sözlerden benim hiç haberim yoktu, ancak bana vahiy gönderildi ve ben de o zaman öğrendim; dolayısıyla ben sadece açık bir uyarıcıyım. Bazıları şöyle dedi: Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Yani onlar kefâretler, üstün makamlar, felâketlerden kurtulmak ve helâke uğramak gibi konuları tartışıyorlardı, bunu da bana Allah vahiy yoluyla öğretti ve bu konuda beni bilgilendirdi. Onlar kefaretlerin, zor zamanlarda çok abdest almak, darda ve sıkıntıda olana yardım etmek ve sayılması uzun sürecek buna benzer eylemleri yapmak olduğunu söylüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bu İlâhî beyanın, en yüce toplantı, yani kıyâmet günü toplantısı mânasına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hak ona yüce toplantı adını vermiştir, çünkü önceki ve sonraki bütün grupların toplandığı gündür; buna göre, vahiy ile bana haber verilene kadar benim o toplantı hakkında hiç bilgim yoktu. Tartışırlarken, yani o günde aralarında tartışırlarken demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız”. İşte bu, gerçek anlamda bir tartışmadır. Yüce topluluk sözü ile kâfirlerin ileri gelenleri ve önderleri de kastedilmiş olabilir; onlardan bir kısmı peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden helâk edilmiş, bir kısmı da tasdik etmeleri sebebiyle kurtulmuşlardı. Buna göre yukarıdaki İlâhî beyanda Hz. Peygamber şuna dikkat çekmektedir: Bana vahiy gelinceye kadar o insanlar ve onların başlarına gelenler hakkında benim hiç bilgim yoktu, ancak vahiy gelince bilgi sahibi oldum. Sanki insanlar bunu kendisine sormuşlar ve o da, bu konuda bana vahiy gelinceye kadar ben de sizin gibi biriydim, vahiy gelince haberim oldu demiştir. Ben yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevini yüklendim. Yani sizi bunlarla uyarmamı bana Rabb’im emretti ve bunun için bana vahiy gönderdi. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İn (إِن)

        İbn Fâris, bu kelimenin cümlede şart veya olumsuzluk bildirebileceğini; ancak kendisinden sonra gelen "illâ" (ancak/sadece) edatıyla birlikte kullanıldığında Arap dilindeki en güçlü ve sarsılmaz "nefiy ve hasr" (olumsuzlayıp tek bir seçeneğe kilitleme) kurgusunu oluşturduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, peygambere atfedilen veya onun kâinattaki şahsiyetine dair üretilen bütün fani, kibirli veya melekûtî beklentileri (ilahlık, kâhinlik, gaybı bilme iddialarını) bütünüyle parçalayıp "Asla ve kesinlikle böyle bir şey yoktur" diyerek iptal ettiği o dondurucu ve mutlak ret köprüsüdür.

        Yûhâ (يُوحَىٰ)

        İbn Fâris, "v-h-y" kökünün sözlükte "bir şeyi gizlice, hızlıca ve dışarıdan kimsenin duyamayacağı bir şifreyle/fısıltıyla başkasına aktarmak, ilham etmek, işaret etmek ve kalbe yerleştirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari meçhul (geniş zaman/edilgen) formda gelen "yûhâ" (vahyolunur / bana dışarıdan şifrelenir / kalbime indirilir) eyleminin; o devasa "Ahiret/Hesap (Nebeun Azîm)" bilgisinin peygamberin kendi aklının, felsefi dehasının veya okumalarının bir ürünü olmadığını; bizzat kâinatın Hâkimi tarafından onun fıtratına "dışarıdan, dikey ve kusursuz bir hızla (vahy ile)" zerk edildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, vahiy/yûhâ (v-h-y) kavramının, fiziksel bir konuşmadan veya sıradan bir sesten (kelamdan) bütünüyle farklılaştığını söyler. İnsanın beşeri duyularıyla algılayamayacağı o "aşkın ve dondurucu ilahi hakikatin", kâinatın Yaratıcısı tarafından peygamberin idrakine (kalbine) zerre kadar tahrifata uğramadan o "gizli, süratli ve sarsılmaz kodlama (vahiy)" ile raptedildiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Vahiy" mefhumunu, kâinatın Mutlak Otoritesi (Allah) ile ölümlü insan (peygamber) arasındaki ontolojik uçurumu parçalayan yegâne dikey iletişim kanalı olarak inceler. Peygamberin "Ben vahiy üretiyorum" değil de meçhul kalıpla "Bana vahyolunuyor (yûhâ)" demesinin; İslam felsefesinde peygamberin o devasa metnin (Kur'an'ın) "yazarı veya kurgulayıcısı" olmadığını, aksine o sarsılmaz ilahi irade karşısında egosunu bütünüyle sıfırlamış, teslim olmuş ve sadece o kelamı alan "şeffaf, pasif ve mutlak bir alıcı (kablo/abd)" konumunda olduğunu kâinata mühürleyen o kusursuz Tevhid manifestosu olduğunu tespit eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli (v-h-y) olmakla birlikte, dini ve eskatolojik bir terminolojiye bürünmesinin monoteistik köklerini çözümler. İslam öncesi dönemde kâhinlerin veya şairlerin cinlerden aldıklarını iddia ettikleri o bulanık ve karanlık "fısıltıların" (ilhamın) aksine; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, bilgiyi doğrudan doğruya kâinatın "Yegâne, Tek ve Meşru Hâkimine" bağladığını ve vahyi o şeriksiz ve aydınlık ilahi bildirimin mutlak felsefi adı yaptığını tartışır.

        İleyye (إِلَيَّ)

        İbn Fâris, yönelim ve varış bildiren "ilâ" (-e, -a, -e doğru) harf-i ceri ile "ye" (bana / benim idrakime) mütekellim zamirinin birleşimidir. O dondurucu ve kozmik bildirimin (vahyin) uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya ve sarsılmaz bir isabetle peygamberin o seçilmiş, arınmış ve "hedef kılınmış fıtratına/şahsiyetine (ileyye)" kilitlendiğini işaretleyen yönelim ve menzil köprüsüdür.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu zamiri (ileyye) ontolojik bir "hedef (menzil) ve hiçlik" estetiği olarak okur. Peygamberin "Bana vahyolunuyor" derken kendi benliğini merkeze almadığını; "Ben"in (ego'nun) sadece o devasa ve yakıcı ilahi hitabın "çarptığı, yankılandığı ve üzerinden kâinata yayıldığı" o çıplak ve şeffaf ayna (ileyye) olduğunu ifade ettiğini; kibrin reddedilip ilahi seçilimin o ağır yükünün kabul edildiği o sarsılmaz ve dondurucu peygamberlik bilincini aktarır.

        İllâ (إِلَّا)

        İbn Fâris, olumsuz bir cümleden (İn/Yoktur) sonra gelerek hükmü tersine çeviren, istisna yapan ve "ancak / sadece / müstesna" anlamlarına gelen hasr (sınırlandırma) edatıdır. Peygamberin bütün fani otoritelerden, gaybı bilme iddialarından ve ilahlık kurgularından sıyrılmasının ardından (nefiy); onun kâinattaki yegâne ve mutlak ontolojik varoluş amacını "sadece tek bir seçeneğe" kilitleyen o dondurucu felsefi menteşedir.

        Ennemâ (أَنَّمَا)

        İbn Fâris, tekit edatı "enne" (şüphesiz/muhakkak ki) ile kısıtlayıcı "mâ" (kâffe) edatının birleşimidir. Tıpkı "İn... illâ" kalıbı gibi, bu edat da (ennemâ) "Ancak şu var ki / Sadece ve sadece şu gerçektir ki" anlamında mutlak bir tahsis ve sınırlandırma (hasr) ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu hasr (sınırlandırma) edatlarının (İn, illâ ve ennemâ) üst üste yığılmasını teolojik bir tecrit felsefesi olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının, peygamberin görev tanımını yaparken bu kadar keskin "sadece, ancak" (hasr) çitleri çekmesinin; müşriklerin peygamberden bekledikleri "bize melek getir, hazine indir, bizi zorla yola sok" şeklindeki o kibirli taleplerini bütünüyle parçaladığını; İslam felsefesinde elçinin görevinin kâinatı yönetmek veya tiranlık kurmak değil, "sadece ve sadece (ennemâ)" tebliğ etmekle sınırlandırıldığını kâinata ilan eden o muazzam ve sarsılmaz Kuranî anayasa olduğunu ifade eder.

        Enâ (أَنَا)

        İbn Fâris, birinci tekil şahıs zamiri (ben) olduğunu belirtir. Peygamberin, kâinatın Yaratıcısı ve o dondurucu vahiy karşısındaki kendi beşeri, fani ve bağımsız "benliğini" kâinata sunduğu, ancak bu "benliğin" hemen ardından gelecek olan o görev sıfatıyla (nezîr) bütünüyle şahsiyetinden sıyrılıp "salt bir amaca (vazifeye)" dönüştüğünü işaretler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu peş peşe gelen "Enâ" (65. ayette de geçmişti) vurgusunu, muazzam bir peygamberi tevazu ve ontolojik hiçlik estetiği olarak okur. Firavunların "Ben (enâ) sizin en yüce rabbinizim" kibrine karşılık; peygamberin "Ben (enâ) sadece uyaran bir beşerim" diyerek egosunu o ilahi vahyin ağırlığı altında ezmesini, kâinatı fethedecek asıl gücün zorbalık değil, işte bu sarsılmaz "kulluk (abd) ve haddini bilme" duruşu olduğunu resmettiğini vurgular.

        Nezîrun (نَذِيرٌ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün sözlükte "bir kimseyi gelecekteki feci bir tehlikeye, azaba veya yıkıma karşı önceden uyarmak, korkutmak, sakındırmak ve tedbir almasını sağlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sıfat-ı müşebbehe (kalıcı ve fıtri bir özellik bildiren sıfat) formunda gelen "nezîrun" (sürekli ve mutlak bir uyarıcı / korkutucu haberci) isminin; 65. ayette geçen "Munzir" sıfatıyla aynı kökten gelse de felsefi olarak daha derin bir "süreklilik" ifade ettiğini; peygamberin sadece ara sıra uyaran biri değil, bizzat ontolojik doğasının, nefesinin ve varoluşunun bu "uyarma (nezîr)" eylemine dönüştüğünü ve kilitlendiğini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Nezîr" mefhumunu, Cahiliye toplumunun sığ ahlakına indirilmiş eskatolojik (ahiret) bir alarm olarak inceler. Peygamberin bir filozof veya siyasetçi (mülk sahibi) olmadığını; kâinatın uçuruma (cehenneme) yuvarlanmakta olduğunu gören ve bu feci sonu (Nebeun Azîm'i) kendi fıtratında hissederek çırpınan o eşsiz, dondurucu ve merhametli "kurtuluş feryadı (Nezîr)" olduğunu tespit eder. Nezir, kibrin o sağır edici uykusunu parçalayan o yegâne kozmik sirendir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (nezîr) teolojik bir rahmet ve sorumluluk felsefesi olarak değerlendirir. "Korkutucu/Uyarıcı" (nezîr) kelimesinin Arapçada bir zalimin (tiranın) halkını tehdit etmesi anlamında kullanılmadığını; aksine, tehlikeyi önceden gören şefkatli bir ebeveynin, evladını ateşe düşmekten kurtarmak için ona attığı o canhıraş çığlığı kurguladığını ifade eder. Peygamber kâinata "Nezîr" (uyarıcı) olarak gönderilmiştir; zira cehennem (şerre meâb) gerçektir ve o dondurucu sondan sakındırmak en mutlak ilahi merhamettir.

        Mubîn (مُّبِينٌ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün sözlükte "iki şeyin arasını bütünüyle açmak, ayırmak, koparmak, gizli ve örtülü olan bir şeyi gün yüzüne çıkarmak, netleştirmek, şüpheyi kökünden kazımak ve apaçık olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında ism-i fâil formunda gelen "mubîn" (apaçık olan / gerçeği kılıç gibi ayıran / her şeyi şeffafça ortaya koyan) sıfatının; peygamberin o uyarısının (nezîrliğinin) muğlak, kapalı, şifreli veya felsefi bir bulmaca olmadığını; hak ile bâtılın, cennet ile cehennemin, tevhid ile şirkin arasını zerre kadar gölge bırakmaksızın "bıçak gibi kesip ayıran o mutlak, dondurucu ve sarsılmaz şeffaflık/aydınlatma" eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, beyân/mubîn (b-y-n) kavramının, karanlıkta birbirine karışmış olan nesnelerin (veya hakikatlerin) üzerine tutulan o feci ve güçlü ışık kaynağı olduğunu söyler. Peygamberin sadece uyardığı için değil, uyarısını kâinatın idrakine "Mubîn" (hiçbir mazeret ve cehalet payı bırakmayacak kadar açık) bir şekilde yaptığı için; kâfirin ahirette "Ben anlamamıştım" deme ihtimalinin bizzat bu kelimeyle kökünden iptal edildiğini aktarır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın kendi tebliğini ve elçisini "Mubîn" (Apaçık/Aydınlatıcı) olarak sıfatlandırmasını, geç antik çağın o ezoterik, ruhban sınıfına ait ve gizemli din diline (kâhinlere) karşı gerçekleştirilmiş devasa bir "kamusal şeffaflık" devrimi olarak okur. Vahyin, sadece seçkinlerin anlayacağı kapalı bir kutu (sır) olmadığını; kâinatın Hâkimi tarafından herkesin (kölelerin ve kralların) eşit şekilde anlayabileceği o dondurucu ve pürüzsüz "açıklıkla (Mubîn)" kâinata ilan edildiğini tartışır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde "Mubîn" isminin Arapça yapısındaki aktiflik bağlamını aktarır. İf'al babındaki bu kelimenin hem "kendisi bizatihi apaçık olan" hem de "karanlıkta kalan başka şeyleri açıklayan/aydınlatan" olmak üzere iki devasa anlamı aynı anda taşıdığını; peygamberin kâinattaki varoluşunun sadece bir alarm (nezîr) olmadığını, aynı zamanda insanın fıtratındaki o kibri ve yalanı parçalayarak hakikati "çırılçıplak ve sarsılmaz bir şekilde gözler önüne seren o mutlak Aydınlatıcı (Mubîn)" olduğunu kaydeder. O, yalanın örtülerini yırtan o kusursuz Tevhid tebliğcisidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X