مَا كَانَ لِيَ مِنْ عِلْمٍ بِالْمَلَأِ الْاَعْلٰٓى اِذْ يَخْتَصِمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sad suresi, sad 69, sad suresi 69. ayet, mele-i a'la, vahiy, gayb, yüz çevirme, büyük haber, ilim, bilgi
-
69. “Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim.”
70. “Bana, yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevi yüklendiğim için vahiy gelmektedir.”
Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bana yalnızca vahiy gelmektedir. Bu âyetteki yüce topluluk sözünün işaret ettiği anlama dair ihtilaf vardır. Müfessirlerin geneli şöyle der; Yüce topluluk, Hz. Âdem hakkında konuşan meleklerdir; Cenâb-ı Hak onlara “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” buyurduğunda, onlar da, “Orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” demişlerdi. Tartışırlarken sözü, gerçek bir tartışma anlamında değil, o konudaki konuşmaları anlamındadır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Orada karşılıklı kadeh alıp verirler, ama o içecek ne saçmalamaya yol açar ne de günah işlemeye”. Burada “alıp verirler” diye tercüme ettiğimiz “tenâzu” (تنازع) kelimesi, tartışmak, birbirine düşmek anlamına gelir, fakat bu insanlar tarafından bilinen tartışma ve kavga anlamına gelmez, aksine elden ele dolaşmak mânasına gelir. İşte açıklamaya çalıştığımız tartışma kelimesi de bu anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin mânası şudur: O yüce topluluğun tartışması ve onların söyledikleri sözlerden benim hiç haberim yoktu, ancak bana vahiy gönderildi ve ben de o zaman öğrendim; dolayısıyla ben sadece açık bir uyarıcıyım. Bazıları şöyle dedi: Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Yani onlar kefâretler, üstün makamlar, felâketlerden kurtulmak ve helâke uğramak gibi konuları tartışıyorlardı, bunu da bana Allah vahiy yoluyla öğretti ve bu konuda beni bilgilendirdi. Onlar kefaretlerin, zor zamanlarda çok abdest almak, darda ve sıkıntıda olana yardım etmek ve sayılması uzun sürecek buna benzer eylemleri yapmak olduğunu söylüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Yüce topluluk, kendi aralarında tartışırlarken onlarla bulunup bilgi edinmiş değilim. Bu İlâhî beyanın, en yüce toplantı, yani kıyâmet günü toplantısı mânasına gelmesi de mümkündür. Cenâb-ı Hak ona yüce toplantı adını vermiştir, çünkü önceki ve sonraki bütün grupların toplandığı gündür; buna göre, vahiy ile bana haber verilene kadar benim o toplantı hakkında hiç bilgim yoktu. Tartışırlarken, yani o günde aralarında tartışırlarken demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Sonra da kıyâmet gününde Rabb’inizin huzurunda davalaşacaksınız”. İşte bu, gerçek anlamda bir tartışmadır. Yüce topluluk sözü ile kâfirlerin ileri gelenleri ve önderleri de kastedilmiş olabilir; onlardan bir kısmı peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri yüzünden helâk edilmiş, bir kısmı da tasdik etmeleri sebebiyle kurtulmuşlardı. Buna göre yukarıdaki İlâhî beyanda Hz. Peygamber şuna dikkat çekmektedir: Bana vahiy gelinceye kadar o insanlar ve onların başlarına gelenler hakkında benim hiç bilgim yoktu, ancak vahiy gelince bilgi sahibi oldum. Sanki insanlar bunu kendisine sormuşlar ve o da, bu konuda bana vahiy gelinceye kadar ben de sizin gibi biriydim, vahiy gelince haberim oldu demiştir. Ben yalnızca apaçık bir uyarıcılık görevini yüklendim. Yani sizi bunlarla uyarmamı bana Rabb’im emretti ve bunun için bana vahiy gönderdi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Mâ (مَا)
İbn Fâris, kendisinden sonra gelen hükmü, mevcudiyeti ve durumu bütünüyle iptal eden, yok sayan ve ortadan kaldıran olumsuzluk (nefy) edatıdır. Peygamberin kendi şahsi idrakine veya fıtratına ait olduğu iddia edilebilecek o metafiziksel/gaybî bir bilginin, kâinatın Yaratıcısı tarafından baştan "Asla ve zerre kadar mevcut olmadığını" kâinata ilan eden o mutlak, sarsılmaz ve dondurucu kesinti köprüsüdür.
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris, "k-v-n" kökünün sözlükte "olmak, meydana gelmek, varlık sahnesine çıkmak ve bir durumun kalıcı mevcudiyeti" anlamlarına geldiğini tespit eder. Baştaki olumsuzluk (mâ) edatıyla birleşen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil "mâ kâne" (olmadı / varlık bulmadı / benim geçmişimde böyle bir hakikat mevcut değildi) eyleminin; peygamberin ontolojik geçmişini ve tarihsel hafızasını bütünüyle sıfırlayarak, onun bu "Büyük Haber'i" (vahyi) uydurmasının mantıksal ve tarihsel olarak imkânsız olduğunu mühürlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kevn/kâne (k-v-n) kavramının, felsefi olarak sadece sıradan bir varoluş değil; bir şeyin kök salmış, istikrarlı ve kesin mevcudiyeti olduğunu söyler. "Mâ kâne" (Böyle bir şey bende asla var olmadı) fermanının; peygamberin kendi aklıyla kâinatın ötesindeki (gaybdaki) olaylara nüfuz edebilecek bir potansiyelden bütünüyle yalıtıldığını, o bilginin tamamen dışsal (ilahi) bir kaynaktan fışkırdığını aktarır.
Liye (لِيَ)
İbn Fâris, aidiyet, mülkiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) harf-i ceri ile "ye" (bana / benim / benim şahsıma) mütekellim (birinci tekil şahıs) zamirinin birleşimidir. Peygamberin, kâinatın Yaratıcısı karşısındaki o kusursuz, iddiasız ve sarsılmaz "kulluk (abd) ve hiçlik" beyanını niteleyen; "Bana ait olan, benim şahsi mülküm ve kapasitem dâhilinde olan" hiçbir şeyin o devasa hakikate uzanamayacağını işaretleyen o dondurucu aidiyet reddiyesidir.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, olumsuzluk (mâ kâne) bağlamında kullanıldığında, cümleye "zaid/istigrak" (pekiştirme ve kapsayıcılık) anlamı katan ve "zerre kadar, en ufak bir miktarda dahi" manası vererek o olumsuzluğu (yokluğu) mutlaklaştıran harf-i cerdir. Peygamberin gayb âlemindeki o kozmik hadiselere dair "en ufak bir kırıntı veya sezgi" düzeyinde bile bilgisi olmadığını kilitleyen sarsılmaz tekit köprüsüdür.
İlmin (عِلْمٍ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve sınırlarını kesin ve sarsılmaz bir şekilde idrak etmek, cehaletin, şüphenin ve zannın mutlak zıddı olan pürüzsüz kavrayış" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda ve olumsuzluk siyakında gelen "min ilmin" (hiçbir bilgi / zerre kadar bir ilim) isminin; peygamberin, vahiy gelmeden önce o devasa melekût (gök) âleminde yaşananlara dair ne bir felsefi spekülasyona ne de bir tarihsel malumata sahip olmadığını, onun ilminin sadece kâinatın Otoritesi tarafından ona "verildiği an" varlık kazandığını nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "İlm" kavramını, epistemolojik (bilgi felsefesi) bir devrim ve peygamberlik kanıtı olarak inceler. Peygamberin kâinata karşı çıkıp "Benim hiçbir ilmim yoktu" (Mâ kâne liye min ilmin) diye haykırmasının; vahyin (Kur'an'ın) onun kendi beyninin bir üretimi (sübjektif bir kurgu) olmadığını, bizzat ve sadece dışarıdan gelen objektif, mutlak ve şeriksiz o "İlahi Bildiri/Nebe'" olduğunu kanıtlayan en sarsılmaz ve dondurucu ontolojik itiraf olduğunu tespit eder. O, sadece iletmekle yükümlü olan şeffaf bir elçidir.
Bil Mele'il (بِالْمَلَإِ الْـ)
İbn Fâris, "m-l-e" kökünün sözlükte "bir boşluğu bütünüyle doldurmak, taşırmak, gözü ve kalbi ihtişamla doyuran, heybetiyle mekânı kaplayan seçkinler topluluğu, liderler meclisi ve eşraf" anlamlarına geldiğini tespit eder. İlgililik bildiren "bi" harf-i ceri ve belirlilik takısıyla (el) gelen "bil-Mele'il" (o Yüce Topluluğa dair / o ihtişamlı Meclis hakkında) isminin; peygamberin bilgisinin uzanamadığı o alanın sıradan bir gökyüzü boşluğu değil, kâinatın Yaratıcısının huzurunda bulunan, kâinatın kaderinin konuşulduğu ve meleklerden müteşekkil o dondurucu, sarsılmaz ve devasa "Kozmik Seçkinler Meclisi" (Mele') olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mele' (m-l-e) kavramının, kalabalık bir gruptan felsefi olarak farklılaştığını söyler. "Mele'", sıradan bir yığın değil; fikirleriyle, varlıklarıyla ve aldıkları kararlarla kâinatı veya toplumu "dolduran/yönlendiren" o mutlak ve üst düzey (elit) kuruldur. Kâinatın Hâkimi, göklerdeki o sarsılmaz melekler ordusunu, kendi ilahi sarayının "Mele'i" (İhtişamlı Konseyi) olarak isimlendirmiştir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik arka planını çözümler. Kelimenin köken olarak "doldurmak" manasına gelse de, Süryanice ve Aramicede (mela/malakh) dinî ve idari bir terim olarak "Kralın etrafındaki danışma meclisi / Senato" anlamında kullanıldığını; Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak o kadim İbrahimi geleneğin "İlahi Konsey/Meclis" (Divine Council) kurgusunu, meleklerin varoluşsal ihtişamını resmetmek için o mutlak ve dondurucu Tevhid eksenine (Mele-i A'lâ) taşıdığını tartışır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) ve teolojik tefekküründe "Mele'" kavramını; kâinatın Yaratıcısının monarşik egemenliğini (Tevhidi) zedelemeden kurgulanmış muazzam bir "metafiziksel saray (diyalog)" estetiği olarak okur. O Yüce Meclis'te (Mele') meleklerin bulunması, Allah'ın onlara muhtaç olduğu anlamına gelmez; bilakis o meclis, insanın yaratılışındaki o devasa ontolojik dramın ve ilahi adaletin kâinata (ve meleklere) "sergilendiği/onaylatıldığı" o sarsılmaz ve yüce kozmik sahnedir.
El-A'lâ (الْأَعْلَىٰ)
İbn Fâris, "a-l-v" kökünün sözlükte "aşağıda olmanın mutlak zıddı olarak yukarıya çıkmak, yükselmek, yücelmek, şeref, kahretmek ve her türlü sınırın üstüne taşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-A'lâ" (En Yüce olan / o Mutlak Üstün / Ulaşılmaz olan) sıfatının; o Meclis'in (Mele'in) kâinattaki bütün dünyevi parlamentoların, tiranların meclislerinin ve fani karar organlarının ebediyen ötesinde; idrakin ve mekânın sınırlarını parçalayan o sarsılmaz, dondurucu ve "nihai ontolojik zirvede" kilitlendiğini nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu sıfatı (A'lâ) salt fiziksel/astronomik bir yükseklik değil, muazzam bir "varoluşsal ve ahlaki hiyerarşi" estetiği olarak değerlendirir. Yeryüzünde kibre kapılıp "Ben en yüce rabbinizim" (Ene rabbukumul a'lâ) diyerek azan firavunların ve tiranların (tâğîlerin) o sahte yücelik iddialarına karşılık; Kur'an'ın "Mele-i A'lâ" (O En Yüce Meclis) kurgusuyla; asıl yüceliğin, azametin ve sarsılmaz kararların alındığı tek yerin kâinatın Yaratıcısının o metafiziksel ve mutlak (A'lâ) huzuru olduğunu kâinata mühürlediğini vurgular.
İz (إِذْ)
İbn Fâris, geçmiş zamandaki belirli ve feci derecede önemli bir olaya, ana veya kırılma noktasına işaret eden, "o vakit / hani o zaman / tam da o anda" anlamlarına gelen zaman zarfıdır. Peygamberin ilminin olmadığı o devasa alanın rastgele bir gökyüzü boşluğu değil, kâinatın kaderinin (insanın varoluşunun) belirlendiği o "dondurucu, keskin ve sarsılmaz kozmik zaman/an (epok)" olduğunu işaretleyen tarihsel/metafiziksel zaman köprüsüdür.
Yahtesımûn (يَخْتَصِمُونَ)
İbn Fâris, "h-s-m" kökünün sözlükte "bir şeyi kılıçla kesmek, kökünden koparmak, delil getirerek karşı tarafı susturmak, münazara etmek, şiddetle tartışmak ve bir hakikati ortaya çıkarmak için çekişmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babında muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul fiil olan "yahtesımûn" (kendi aralarında tartışırlarken / o devasa fikri çekişmeyi yaşarlarken) eyleminin; o Yüce Meclis'teki (Mele-i A'lâ'daki) meleklerin, kâinatın Yaratıcısının yeni bir halife (insan) yaratma kararı karşısında (veya İblis'in isyanı sırasında) yaşadıkları o dondurucu, felsefi ve ontolojik "soruşturma/münazara" anını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, husumet/yahtesımûn (h-s-m) kavramının, melekler bağlamında kullanıldığında; cehennemliklerin bir önceki ayette (64. ayette) yaşadığı o kin, nefret ve düşmanlık dolu "tehâsum" (karşılıklı parçalama) eyleminden felsefi olarak bütünüyle farklılaştığını söyler. Meleklerin "ihtisamı" (tartışması); Allah'ın iradesine bir başkaldırı değil, aksine kâinatta kan dökecek olan insanın varoluş hikmetini (sırrını) idrak etmek için kendi aralarında veya ilahi makama karşı sergiledikleri o "devasa, sarsılmaz ve saygılı ontolojik merak (istifham) ve münazara" eylemidir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu fiili (yahtesımûn) varoluşsal bir dram ve felsefi diyalog estetiği olarak okur. Peygamberin "Onlar aralarında tartışırken benim bilgim yoktu" demesinin; Kur'an'da insanın varoluş sahnesinin, dümdüz ve sessiz bir yaratılışla değil, bizzat kâinatın en yüksek mercilerinde (Mele-i A'lâ) "tartışılan, itiraz edilen, kanıt sunulan ve çatışmayla (h-s-m) açılan" muazzam bir kozmik trajedi/dram olarak kurgulandığını; bu tartışmanın bilincine (vahye) sahip olmadan yeryüzündeki insanın kendi varoluşsal konumunu (tevhidini) asla kavrayamayacağını kâinata ilan eden o kusursuz ve sarsılmaz ilahi ferman olduğunu aktarır. Yaratılışımız, bizzat o Yüce Meclis'in en sarsıcı "Tartışma (İhtisam)" konusudur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla