قُلْ هُوَ نَبَؤٌا عَظ۪يمٌۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: büyük haber, sad suresi, mele-i a'la, vahiy, yüz çevirme, gayb, sad suresi 67. ayet, sad 67
-
67. “De ki: Bu (vahiy ile gelen) çok önemli bir bilgidir.”
68. “Siz ise ona sırt çeviriyorsunuz.”
Bu âyetlerin iki yorumu vardır. Birincisi, sizin üzerinde düşünmekten ve aklınızı kullanmaktan kaçındığınız Resûlullaha (s.a.) gönderilen bu Kur’an, çok önemli bir bilgi kaynağıdır. Çünkü onda, peygamberleri inkâr edenlerin ve inatla karşı koyanların başlarına gelen belâların, ayrıca kurtulanların da ne ile kurtulduklarının haberleri vardır. Onda, yapılması ve sakınılması gereken fiillere, ölümden sonra dirilmeye, cennete ve cehenneme, hak ve vazifelerine dair bilgiler vardır. Fakat onlar bu bilgiler üzerinde düşünmekten ve akıllarını kullanmaktan kaçıyorlar, eğer düşünseler ve akıllarını kullansalardı her şeyi anlayacaklar ve söylediğimiz her şeyin bilgisine ulaşacaklardı. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, De ki: Bu (vahiy ile gelen) çok önemli bir bilgidir. Siz ise ona sırt çeviriyorsunuz. Yani tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek büyük bir haberdir, siz ise bu hedef için çalışmaktan ve gayret göstermekten kaçıyor, yüz çeviriyorsunuz. Bu İlâhî beyanı tekrar dirilmek ve mahşerde hesaba çekilmek diye yorumlayanlar, yüz çevirmeye, o gün için çalışmaktan yüz çevirmek ve gayret göstermemek mânasını veriyorlar. Âyeti Kur’an diye yorumlayanlar ise, onun üzerinde düşünmekten ve aklını kullanmaktan kaçınmak diye mâna veriyorlar. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, konuşmak, düşünceyi sözle dışa vurmak, kelam etmek ve mutlak bir beyanda bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi olan "kul" (De ki / İlan et / Söyle) fiilinin; peygamberin kendi şahsi fikrini veya felsefesini değil, bizzat kâinatın Yaratıcısından aldığı o dondurucu ve sarsılmaz "ilahi vahyi" kâinata doğrudan, aracısız ve tavizsiz bir şekilde aktarmakla yükümlü kılındığı o mutlak "elçilik ve tebliğ" komutunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavl/kul (k-v-l) kavramının, sadece dilden dökülen alelade bir ses olmadığını; insanın veya elçinin iç dünyasındaki (kalbindeki) o devasa hakikatin, muhatabın idrakini sarsacak bir şiddetle ve açıklıkla "dış dünyaya fırlatılması" olduğunu söyler. Kâinatın Hâkiminin peygambere "De ki (Kul)" demesi; onu müşriklerin karşısında bütünüyle yetkilendirmesi, ona o sarsılmaz Tevhid kelamının kılıcını teslim etmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Kul" (De ki) fermanını, ontolojik bir vahiy şeffaflığı ve peygamberlik felsefesi olarak inceler. Peygamberin, kâinatın Yaratıcısı karşısında bütünüyle pasif, kendi nefsini (egosunu) aradan çıkarmış kusursuz bir "aktarıcı" (abd) olduğunu; "Kul" emrinin, Kur'an'ın beşeri bir dehanın ürünü değil, tamamen ve sadece "Söyle denileni söyleyen" o dikey, şeriksiz ve dondurucu ilahi iradenin (Allah'ın) bizzat kendi sözü olduğunu kâinata mühürleyen en büyük monoteistik kanıt olduğunu tespit eder.
Huve (هُوَ)
İbn Fâris, üçüncü tekil şahıs zamiri (O / O bahsedilen şey / O hakikat) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, peygamberin ağzından kâinata ilan edilmesini istediği o devasa, sarsılmaz ve dondurucu gerçeği (Kur'an'ı, Tevhid inancını veya bizzat ahiret haberini); zihinlerdeki bütün bulanıklıklardan ve fani tartışmalardan yalıtarak, tek, mutlak ve bağımsız bir "ontolojik varlık (Huve)" olarak işaretlediği koparılamaz zamir köprüsüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu zamiri (huve) varoluşsal bir "merkezleme ve dikkat kesilme" estetiği olarak okur. Kur'an'ın doğrudan konuya girmek yerine "O (Huve)" zamiriyle başlamasının; muhatabın (müşrik aklının) veya kıyamete kadar gelecek her insanın idrakini aniden sarsarak, bütün dünyevi meşguliyetleri bir kenara bıraktırıp, birazdan patlayacak olan o feci ve muazzam "anlamın" tam merkezine kilitlediği o kusursuz Kuranî dikkat inşası olduğunu ifade eder. O (Huve), kâinattaki yegâne sarsılmaz hakikattir.
Nebeun (نَبَأٌ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün sözlükte "gizli olan bir şeyin yerden fışkırması, yüksek ve erişilmez bir yerden gelmek, sıradan bir olayın aksine insanın idrakini altüst eden, son derece önemli ve sarsıcı bir bilgiyi haber vermek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/yücelik bildiren) formda gelen "nebeun" (devasa bir haber / sarsıcı bir bildiri / mutlak bir uyanış çağrısı) isminin; peygamberin getirdiği vahyin (Kur'an'ın veya kıyamet gerçeğinin) dedikodu, masal veya sıradan bir tarihsel aktarım (haber) olmadığını; bilakis kâinatın Yaratıcısının katından (yüksekten/n-b-e) inen, insanın bütün fıtratını, hayat tarzını ve varoluşunu kökünden değiştirmeyi zorunlu kılan o "dondurucu ve feci ilahi bülteni" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nebe' (n-b-e) kavramının, Arap dilindeki sıradan "haber" (h-b-r) kelimesinden felsefi ve ontolojik olarak bütünüyle farklılaştığını söyler. Haber, içinde yalan veya doğruluk ihtimali barındıran, insanı eyleme geçmeye mecbur bırakmayan alelade bir bilgidir. Oysa "Nebe'", içinde zerre kadar yalan ihtimali bulunmayan (yakîn), bizzat ilahi otoriteden kaynaklanan ve muhatabına "ya mutlak bir fayda ya da feci bir azap" (cennet veya cehennem) getireceği için duyulduğu an insanın hayatını bütünüyle sarsması (aksiyona zorlaması) gereken o "hayati ve dehşetengiz bilgi/hakikat" tir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (nebeun) muazzam bir psikolojik uyanış ve tehakküm (meydan okuma) estetiği olarak kullanıldığını değerlendirir. Yeryüzünde kendi küçük ticaretleri, mülkleri ve kibirleri (tuğyanları) içinde boğulan ve asıl gerçeği (ahireti) masal (bâtıl) sanan tiranlara karşı; peygamberin ansızın "O (Kur'an/Ahiret), devasa bir Nebe'dir (Sarsıcı bir Haberdir)!" diye haykırmasının; kibrin üzerine indirilmiş felsefi bir yıldırım olduğunu, insanın yeryüzündeki o derin ontolojik uykusunu paramparça eden o dondurucu ilahi sarsıntıyı resmettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde "Nebe'" kavramının bağlamını aktarır. Kur'an terminolojisinde bu kelimenin doğrudan doğruya "Kur'an vahyinin bütünü, peygamberlik müessesesi veya kıyametin o feci kopuş anı" için tahsis edildiğini; peygamberlerin (Nebî) isminin de bizzat bu kökten (n-b-e) geldiğini, zira onların kâinata sadece bu "Aşkın, mutlak ve sarsılmaz Haberi (Nebe'yi)" taşıyan o eşsiz varoluşsal elçiler olduklarını kaydeder. O, yalanlanması imkânsız olan, kâinat çapındaki en büyük bildiridir.
Azîmun (عَظِيمٌ)
İbn Fâris, "a-z-m" kökünün sözlükte "kırılması ve bükülmesi imkânsız olan kalın kemik, sertlik, katılık, güç, kudret, cüssesi, ağırlığı ve mahiyeti itibarıyla akıl almaz büyüklükte olan, ulu ve yüce" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/sıfat formunda gelen "azîmun" (akıl almaz büyüklükte olan / devasa / sarsılmaz derecede ulu) kelimesinin; peygamberin getirdiği o haberin (nebe'nin) sıradan bir ciddiyet taşımadığını; muhatabın beynini, felsefesini ve varoluşunu ezip geçecek kadar ağır, yalanlanması ve bükülmesi imkânsız (kemik gibi sert) o "mutlak, dondurucu ve kozmik bir azamete/ağırlığa" sahip olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, azamet/azîm (a-z-m) kavramının, felsefi olarak sadece hacimsel bir büyüklükten (kebîr) öte, insanın o nesne veya hakikat karşısında kendi "küçüklüğünü, acziyetini ve hiçliğini" hissettiği o devasa ontolojik ağırlık olduğunu söyler. Kur'an'a veya Ahiret haberine "Azîm" denmesinin; bu hakikatin insan idrakine sığmayacak, beşeri terazilerle tartılamayacak ve reddedildiğinde insanı kendi azameti (ağırlığı) altında bütünüyle ezip un ufak edecek o "mutlak ve şeriksiz ilahi heybeti" temsil ettiğini aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Azîm" mefhumunu, Cahiliye toplumunun "kibir ve ululuk" anlayışına karşı gerçekleştirilmiş en büyük ahlaki ve ontolojik devrim olarak inceler. Müşrik aklın, kabile reislerinin soyunu, putların gücünü veya atalarının efsanelerini "Azîm" (ulu) kabul ederek onlara boyun eğdiğini hatırlatır. Kur'an'ın ise, yeryüzündeki bütün o sahte azamet (ululuk) iddialarını yerle bir ederek; asıl "büyük, sarsıcı ve ulu (Azîm) olanın", kâinatın Yaratıcısından gelen o Tevhid çağrısı ve Hesap Günü gerçeği olduğunu kâinata mühürlediğini; insanın sadece bu "Azîm" habere (vahiye) boyun eğdiğinde sahte tiranların kibrinden kurtulabileceğini tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (Nebeun Azîm) teolojik bir varoluşsal uyanış ve estetik ağırlık manifestosu olarak okur. Yeryüzünde Allah'ın ayetleriyle alay edenlerin (sıhriyyen), aslında ne kadar "devasa ve dondurucu bir ağırlıkla (Azîm)" oynadıklarının farkında olmadıklarını inceler. "De ki: O, Muazzam (Azîm) bir Haberdir" fermanının; İslam felsefesinde hakikatin (Kur'an'ın) asla hafife alınamayacağını, o haberin kâinatın en sağlam, en sarsılmaz ve en korkunç "gerçeklik (Hakk) kütlesi" olduğunu; insanın ya bu habere idrakiyle teslim olacağını ya da bu "Azîm" ağırlığın altında ezilip cehennemde (fe bi'sel karâr) hüsrana uğrayacağını kâinata ilan eden o kusursuz, sarsılmaz ve ebedi Kuranî ihtar olduğunu ifade eder. Haber o kadar büyüktür ki (Azîm), kâinatın bütün dengesini (tevhidini) tek başına belirler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla