اِنَّ ذٰلِكَ لَحَقٌّ تَخَاصُمُ اَهْلِ النَّارِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 64. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kötüler, ateş ehli, sad 64, tartışma, sad suresi, alay, dünyadaki yoksullar, sad suresi 64. ayet
-
“İşte bu, yani cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi olayı bir hakikattir.”
Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk’ın “Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur’âna andolsun!” meâlindeki âyette kullandığı yemin lafzı, söylediğimiz gibi burada gerçekleşmiştir. Bazıları da şöyle dedi: Burada takdim-tehir vardır, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Onların birbirlerine lânet okumaları ve beddua etmeleri, şu âyetlerde kendi sözleriyle açıklanmaktadır: “Hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz”, “Ey Rabbimiz! Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır!”. A‘râf sûresinde de şöyle geçmektedir: “Hepsi orada toplanınca, sonrakiler öncekiler için şöyle..., öncekiler de sonrakilere şöyle... diyecekler”. İşte daha önceki İlâhî beyanlarda sözü edilen bu tartışma haktır, yani mutlaka bu tartışma aralarında vuku bulacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, her türlü şüpheyi, mecazı ve ihtimali kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz / muhakkak ki / inkâr edilemez gerçek şu ki) kelimesidir. Kâinatın Yaratıcısının, önceki ayetlerde detaylı bir şekilde aktarılan o cehennem ehli (tiranlar ve yığınlar) arasındaki feci karşılıklı lanetleşme ve suçlama diyaloglarının, sembolik bir anlatım veya soyut bir uyarı olmadığını; bizzat yaşanacak olan o "dondurucu ve sarsılmaz mutlak kesinliği" mühürleyen başlangıç köprüsüdür.
Râgıb el-İsfahânî, inneyyet/inne (kesinlik) kavramının, felsefi olarak muhatabın zihnindeki "acaba bu bir temsil midir?" şeklindeki sığ şüpheyi parçaladığını söyler. "Şüphesiz ki (İnne)" fermanının; insanın dünyadaki kibrinin ahirette bizzat kendi yoldaşlarıyla birbirini yemeye dönüşeceği o korkunç eskatolojik çöküş sahnesinin, kâinattaki en somut ve kaçınılamaz hakikat olarak kayda geçirildiğini aktarır.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris, Arap dilinde uzaktaki veya idrakte yüksek/korkunç bir mertebede bulunan bir durumu/nesneyi işaret eden uzak işaret zamiri (işte bu / şu anlatılan feci tablo) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, cehennemin ortasında liderlerle takipçilerinin o birbirlerine girdikleri, "Asıl size lanet olsun, bu ateşi bizim önümüze siz sürdünüz" şeklindeki o dehşetengiz ve kaotik sahneyi (zâlike) bütünüyle dondurup, kâinatın gözleri önüne ibretlik bir "ontolojik anıt ve ibret levhası" olarak diktiğini niteleyen işaret köprüsüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu işaret (zâlike) mefhumunu varoluşsal bir "tarihsel ve eskatolojik sabitleme" estetiği olarak okur. Kur'an'ın bu zamirle, cehennemdeki o nankörce kavgayı sanki uzaktan, dondurucu bir sükûnetle ve devasa bir ilahi mesafeden (zâlike) izlettiğini; yeryüzünde kâinatı yönettiklerini sananların, ilahi adaletin devasa perspektifinde (zâlike) sadece birbirlerini suçlayıp acı içinde kıvranan zavallı ve acınası figürlere dönüştüğünü kâinata resmettiğini ifade eder.
Le Hakkun (لَحَقٌّ)
İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le/kesinlikle) edatı ile "h-k-k" kökünden türeyen ismin birleşimidir. H-k-k kökünün sözlükte "bir şeyin tam yerine oturması, yalanın ve bâtılın mutlak zıddı olarak sarsılmaz gerçeklik, zorunluluk, değişmezlik ve inkârı imkânsız olan sabit durum" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le hakkun" (kesinlikle mutlak bir gerçektir / gerçekleşmesi zorunlu olan sarsılmaz bir hakikattir) tamlamasının; o ateşteki kavganın ve hüsranın, kâinatın Yaratıcısının adalet terazisinde "fıtratın bizzat kendi kendini onaylaması" ve suçun mutlak faturası olarak tecelli ettiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hakk (h-k-k) kavramının, bir sözün veya eylemin kâinattaki "ontolojik ve nesnel gerçeklikle (vâkıa ile) birebir örtüşmesi" olduğunu söyler. Cehennemdeki o feci tartışmanın "Le hakkun" (mutlak hakikat) olarak mühürlenmesinin; dünyada yalanlar, ideolojiler ve sahte ittifaklar (bâtıl) üzerine kurulan o zalim düzenlerin, ahirette yalan söyleme yeteneğini kaybederek bizzat birbirlerinin suçlarını itiraf ettikleri o "dondurucu ve acımasız şeffaflık/gerçeklik (hakk)" anı olduğunu aktarır. Bâtıl dünyada kalmış, cehennemde sadece birbirini suçlayan o çıplak "Hakk" (gerçek) kalmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Hakk" mefhumunu, Cahiliye'nin "Bâtıl" (asılsızlık/kibir) anlayışına karşı kurgulanmış en kusursuz felsefi balyoz olarak inceler. Yeryüzünde Allah'ın ayetlerini "yalan/masal" (bâtıl) ilan eden tiranların ve yığınların; ahirette kendi aralarındaki o bitmek bilmeyen lanetleşmelerinin kâinatın Yaratıcısı tarafından "İşte mutlak Hakk (Gerçek) budur!" denilerek tasdik edilmesinin; İslam felsefesinde kâfirin kâfire düşmanlığının, ilahi adaletin en sarsılmaz ve dondurucu tecellisi (hakikati) olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi (hakkun) ontolojik bir adalet manifestosu olarak okur. O azgınların (tâğîlerin) ateşteki çekişmesinin bir vehim değil, "hak (gerçekleşmiş)" olmasının; insanın dünyada kötülükte birleştiği suç ortaklarıyla ahirette asla barış içinde olamayacağını, şirkin kendi doğası (fıtratı) gereği mutlaka parçalanmaya, nefrete ve karşılıklı feci bir yargılamaya (hakk'a) mahkûm olduğunu kâinata ilan eden o eşsiz ve sarsılmaz Kuranî teodise (hesaplaşma) denklemi olduğunu ifade eder.
Tehâsumu (تَخَاصُمُ)
İbn Fâris, "h-s-m" kökünün sözlükte "bir şeyi kesmek, koparmak, kökünden ayırmak, delil ile karşı tarafı susturmak, şiddetli tartışma, düşmanlık ve kin gütmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefâ'ul babında masdar formunda gelen "tehâsumu" (karşılıklı düşmanlıkları / birbirlerini suçlayıp durmaları / bitmek bilmeyen o feci çekişmeleri) isminin; cehennem ehlinin arasındaki tartışmanın basit bir anlaşmazlık olmadığını, her iki tarafın da diğerini ateşe atmak ve suçlamak için bütün gücüyle saldırdığı, birbirini dil ile "kesip parçaladığı" o mutlak, dondurucu ve kısırdöngüye girmiş "ontolojik ve eskatolojik savaşı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, husûmet/tehâsum (h-s-m) kavramının Arapçada "kılıçla bir şeyi kesmek" kelimesiyle aynı kökten geldiğini söyler. Cehennemdeki "Tehâsum" (karşılıklı husumet) fermanının; azabın sadece bedeni yakan ateş (hamîm ve ğassâk) olmadığını, liderlerin ve yığınların birbirlerine yönelttikleri nefretin ve suçlamaların bizzat "ruhu kılıç gibi kesen ve doğrayan" o ikinci, eşzamanlı ve devasa bir psikolojik azap boyutu olduğunu aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kavramın (tehâsum) tefâ'ul (işteşlik/karşılıklılık) babında gelmesini muazzam bir azap estetiği olarak okur. Yeryüzünde "karşılıklı menfaat ve itaat" (teâvün) üzerine kurulan o sahte ittifakların, ateşin içinde bütünüyle parçalanarak "karşılıklı feci bir husumete/lanetleşmeye" (tehâsum) dönüşmesinin; kötülüğün fıtratında sadakat olmadığını, azabı gören her kibrin anında yoldaşını satarak ona düşman olacağını resmeden o dondurucu ve kusursuz ilahi ayna kurgusunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde cehennemdeki "tehâsum" (çekişme) gerçeğinin kelamî bağlamını aktarır. İnkârcıların "Bizi siz saptırdınız", liderlerin ise "Biz sizi zorlamadık, siz kendiniz saptınız" şeklindeki o feci çekişmelerinin hiçbir şeyi çözmediğini ve kâinatın Yaratıcısı katında azabı hafifletmediğini; "tehâsumun" (karşılıklı düşmanlığın) ahirette hakkı aramak için değil, sadece ve sadece o çaresiz, dipsiz ve kahredici azabın doğurduğu ontolojik bir "cinnet hali" olarak mühürlendiğini kaydeder.
Ehlin (أَهْلِ)
İbn Fâris, "e-h-l" kökünün sözlükte "bir mekânı paylaşanlar, bir yere veya kavme mensup olanlar, yoldaşlar, bir şeye mutlak liyakat ve uygunluk kesbetmiş olanlar" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzafet (tamlama) formunda gelen "ehlin" (sakinlerinin / yaraşır olanlarının / bizzat oranın mensuplarının) isminin; o tiranların (tâğîlerin) ve şuursuz yığınların o feci çukura rastgele düşen misafirler olmadığını; dünyada işledikleri kibrin ve şirkin bir sonucu olarak bizzat o azabın "asli unsuru, layık olanı ve ayrılmaz bir parçası (ehli)" haline geldiklerini niteleyen liyakat ve aidiyet köprüsüdür.
Râgıb el-İsfahânî, ehl (e-h-l) kavramının, insanın liyakatiyle hak ettiği yegâne ontolojik varış noktasını kilitlediğini söyler. Onların "Ateşin Ehli" (Ehlin-Nâr) olarak isimlendirilmesinin; dünyadayken kalplerine ektikleri o öfke, kibir ve zulüm ateşinin, ahirette bizzat kendi "fıtri mekânlarını ve yoldaşlarını (ehl)" inşa etmesi; insanın yeryüzündeki eylemiyle ahiretteki yurdunun (cehennemin) bizzat kendi asli vatani ve ailesi (ehli) haline geldiği o dondurucu adalet (simetri) ilkesi olduğunu aktarır.
En-Nâri (النَّارِ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte "karanlığı yaran ışık, hararet veren şey, yakıcı alev, ateş ve bütünüyle kül eden güç" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el) gelen ve tamlamanın muzafun ileyhi olan "en-Nâri" (o mutlak ateşin / o feci alevin) isminin; o azgınların ve tabi olanların (fevcin) bitmek bilmeyen o karşılıklı lanetleşmelerinin ve düşmanlıklarının (tehâsum) uzay boşluğunda veya bir mahkeme salonunda değil; doğrudan doğruya etleri kavuran, dondurucu bir şiddetle kaynayan o devasa ve sarsılmaz "Cehennem Alevinin (Nâr'ın)" tam göbeğinde cereyan ettiğini niteleyen son ve mutlak eskatolojik kilit olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) teolojisinde bu kapanışı (tehâsumu ehlin nâr) dondurucu bir trajedi ve mekân estetiği olarak okur. Cehennem sahnesinin "Ateş ehlinin karşılıklı çekişmesi mutlak bir gerçektir" fermanıyla dramatik bir zirvede kapatılmasının; ahiretin sadece fiziksel bir "yanma" (Nâr) olmadığını, aynı zamanda insanın en çok güvendiği ideolojilerle ve liderlerle aynı çukurun içinde sonsuza dek birbirini parçaladığı o feci, sağır edici ve alevler içinde yankılanan "sosyolojik ve psikolojik yıkım (tehâsum)" olduğunu tartışır. Ateş bedeni yakarken, "husumet ve kin" ruhu yakmaktadır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu son ayetin teolojik mesajını varoluşsal bir hiçlik ve Tevhid manifestosu olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın ayetlerine karşı birleşip ittifak kuran (şirk koşan) tiranların ve onlara alkış tutan yığınların; ahirette o "Ateşin (Nâr'ın)" içinde en büyük düşmanlar olarak birbirlerinin boğazına sarılmalarının (tehâsum); İslam felsefesinde Tevhid (Allah'ın birliği/adaleti) dışında kurulan bütün sistemlerin, güçlerin ve sevgilerin nihayetinde o mutlak ateşte "birbirini yiyerek ve lanetleyerek" (Hakk olarak) çökeceğini kâinata ilan eden o kusursuz, sarsılmaz ve ebedi Kuranî uyarı olduğunu ifade eder. Küfrün yeryüzündeki birliği yalan, ateşteki düşmanlığı (tehâsumu) ise mutlak bir gerçektir (Hakk'tır).
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla