اَتَّخَذْنَاهُمْ سِخْرِياًّ اَمْ زَاغَتْ عَنْهُمُ الْاَبْصَارُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 63. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kötüler, sad suresi 63. ayet, ateş ehli, tartışma, alay, sad suresi, sad 63, dünyadaki yoksullar
-
62. “Ve soracaklar: Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz!”
63. “Onları küçümseyip alaya almakla yanlış mı yapmışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık?”
Dinin Hak Olduğunu Bilmeyen Fetret Ehlinin Durumu
Soracaklar; Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Onların bu sözü âhirette ve cehennemde söyleyeceklerinin belirtilmesi, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için onlara karşı delil olsun diyedir. Çünkü bu sûre Mekke’de nâzil olmuş ve Mekkeliler’e tevhidi ve risâleti ispat etmek için delil olarak gelmiştir. Onlardan bazıları ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyordu. Daha önce geçen İlâhî beyanlarda risâleti ispat etmeye dair haberleri aktardı, bu beyanlarda da öldükten sonra dirilmenin ve tevhidin delillerini beyan etti. Şayet inkâr ederlerse, bizim bundan haberimiz yoktu dememeleri için bütün bunları, onlara delil olsun diye anlattı.
Sonra bu âyet-i kerîme, insanda peygamberlerin hak üzere oldukları bilgisi bulunmasa ve onların hakikat olduğunu bilmese dahi, ona Allah’ın azabının gerekli olduğuna işaret etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak onların cehennemde nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz? diyeceklerini haber vermektedir. Mâlum olan bir husustur ki, eğer onlar Resûlullah’ın (s.a.) ve ashabının hak üzere olduklarını gerçekten bilselerdi, Hz. Peygamber’e tâbi olmaktan kaçınmaz ve müslümanlarla alay etmezlerdi. Bedir savaşında Ebû Cehil’in şu sözlerle mübâhele etmesi (meydan okuması) da bu mânayı teyit etmektedir: Allahım! Hangimiz akrabalık hukukunu daha çok gözetiyor ve buna daha çok saygı gösteriyorsa, ona yardım eyle! Anlaşılır bir husustur ki şayet o, Resûlullah’ın (s.a.) hak üzere olduğunu bilseydi, asla böyle bir mübâheleye cesaret edemezdi. Bu da göstermektedir ki o, Resûlullah’ın (s.a.) hak üzere olduğunu bilmiyordu. Onlar her ne kadar bunu bilmiyorlar idiyse de, eğer düşünseler ve akıllarını güzelce kullansalardı onu bilme ve tanıma gücü kendilerine verildiğinden, fakat bu gücü kullanmadıklarından dolayı cezalandırılmışlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Nasıl oluyor da vaktiyle kendilerini kötülerden saydığımız adamları şimdi burada göremiyoruz! Müfessirler şöyle dediler: Onlar cehennemde etrafa bakacaklar ve din konusunda kendilerine muhalif olan kişileri, yani dünyada kendileriyle alay ettikleri ve küçümsedikleri Resûlullah’ın (s.a.) ashabını orada göremeyecekler, diyecekler ki: Bizim dünyada kendileriyle alay ettiğimiz insanlar nerede, neden onları göremiyoruz? Onları küçümseyip alaya almakla yanlış mı yapmışız, yoksa (buradalar da) gözden mi kaçırdık? Yani şaşırdık ve gözlerimiz karardı da mı onları göremiyoruz? Ancak bu beyanın müfessirlerin söylemiş olduğu bu mânaya gelme ihtimali yoktur. Onlar bu sözü ancak, dünyada onlara tâbi olmayıp kendileriyle alay ettikleri için duydukları pişmanlık ve nedametten dolayı söyleyecekler; çünkü onların, yani Resûlullah’ın (s.a.) ve ashabının hak, kendilerinin ise bâtıl yolda oldukları kesin olarak ortaya çıkmıştır. Onların bu sözü pişmanlık ve nedametten başka bir anlamda söylemiş olmaları ihtimali yoktur. Orada onlar niçin cehenneme atıldıklarını ve neden azaba uğradıklarını kesin olarak anladılar. Ötekilerin, yani Resûlullah'ın (s.a.) ashabının orada olmamalarının sebebinin, bu kâfirlerin yaptıkları gibi yapmadıkları olduğunu da anlamışlardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut kâfirler bu sözü, onlardan yardım dilemek amacıyla söylemişlerdi. Diyorlar ki: Dünyada iken kendilerini küçümsediğimiz adamlar nerede, belki bize şefaat eder ve yardımcı olurlar? Eğer şimdi onlara tâbi olurlarsa belki kurtulurlar ümidini taşıyorlardı. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: "Zaman olacak, inkâr edenler, ‘Keşke müslüman olsaydık!’ diye hayıflanacaklar”. Bu söylediklerimiz, müfessirlerin yaptıkları yorumdan daha doğru olsa gerektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ettehaznâhum (أَتَّخَذْنَاهُمْ)
İbn Fâris, soru edatı olan hemze (e) ile "e-h-z" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiil ve "hum" (onları) zamirinin birleşimidir. E-h-z kökünün sözlükte "bir nesneyi elle kavramak, tutmak, zapt etmek, kendi tasarrufuna almak ve zorla edinmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babındaki "ittehaze" fiilinin başına soru hemzesi gelerek (e-ittehaznâhum şeklinden) "Ettehaznâhum" (Biz mi onları edindik? / Onları biz mi o hale getirdik?) kalıbına dönüştüğünü; cehennemdeki o tiranların (tâğîlerin) dünyadayken müminlere karşı işledikleri o feci, kibirli ve kasıtlı "hedef alma/yaftalama" eylemini, ateşin ortasında dondurucu bir şaşkınlık ve özeleştiriyle bizzat sorguladıklarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ittihaz/ettehaznâ (e-h-z) kavramının, sıradan bir eylem olmadığını; insanın kendi kibrini, iradesini ve gücünü kullanarak bir nesneyi veya kişiyi "istediği kalıba (veya statüye) zorla sokması, onu bir araç olarak kurgulaması" olduğunu söyler. Cehennemdeki o liderlerin "Biz mi onları edindik/seçtik?" şeklindeki feryadının; dünyada müminleri bizzat kendi kibirli kararlarıyla (ittihazla) aşağı tabakaya ittiklerini itiraf ettikleri o sarsılmaz ve gecikmiş ontolojik uyanışı aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki soru formunu (hemze-i istifham) teolojik bir hüsran ve teodise çöküşü olarak okur. Yeryüzünde kâinatın hakimi olduklarını sanan o azgın aklın, cehennemde aniden "Yoksa biz mi dünyada yanlış kişileri (müminleri) kendimize hedef edindik?" diyerek bütün o fani ve zalim ideolojilerini kökünden sorguladıklarını; kibrin ateşte yanmadan önce bizzat bu kahredici soru işaretiyle (ettehaznâhum) kendi varoluşsal zeminini parçaladığını ifade eder.
Sıhriyyen (سِخْرِيًّا)
İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte "bir kimseyi zorla ve bedelsiz olarak bir işte çalıştırmak, tahakküm altına almak, hor görmek, alay etmek ve onu bir eğlence (maskara) nesnesine dönüştürmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formunda gelen "sıhriyyen" (alay konusu olarak / bir maskara niyetine / aşağılık bir eğlence vasıtası gibi) kelimesinin; tiranların dünyada müminleri (Ammar, Bilal gibi zayıfları) sıradan bir düşman olarak değil, onların Tevhid inancıyla bizzat "alay ederek, gülerek ve onları toplumun maskarası (sıhriy) konumuna hapsederek" kendi tuğyanlarını (azgınlıklarını) tatmin ettiklerini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Suhriy/Sıhriy" mefhumunu, Cahiliye elitlerinin (Mekke aristokrasisinin) sosyal ve ontolojik tahakküm aracı olarak inceler. Hakikati çürütecek mantıksal bir argüman bulamayan kibrin, yegâne silahı olan o dondurucu "alay etme ve maskaraya çevirme (sıhriyyen)" refleksine sığındığını; cehennemin dibindeki tiranların "Biz onları dünyada maskara edinmiştik" şeklindeki o feci itirafının, İslam felsefesinde "kibirli alayın" (istihzanın) basit bir mizah değil, insanı doğrudan ateşe sürükleyen devasa bir ahlaki ve ontolojik suç (şirk) olduğunu tespit eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kıraat ilminde bu kelimenin fonetik ve felsefi yapısını aktarır. Kelimenin "suhriyyen" (ötre ile) okunduğunda "köle gibi zorla bedelsiz çalıştırmak, sömürmek", "sıhriyyen" (esre ile) okunduğunda ise "alay ve hakaret nesnesi yapmak" manasına geldiğini; her iki kıraatin de kâfirin mümine dünyada uyguladığı o zalimane statüyü kusursuzca özetlediğini kaydeder. Onlar dünyada hem sömürmüşler hem de gülmüşlerdir; şimdi ise ateşin dibinde asıl "maskaranın" kim olduğunu idrak etmişlerdir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kavramı (sıhriyyen) varoluşsal bir ironi ve eskatolojik (ahiret) ayna estetiği olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın ayetlerine ve kullarına gülenlerin (istihza edenlerin), ahirette bizzat o çok güvendikleri kendi akıllarının ve mülklerinin "maskarası" olduklarını; cehennem ateşinin ortasında "Biz onları alay konusu (sıhriyyen) edinmiştik, hani neredeler?" feryadının; kâinatın Yaratıcısı karşısında kibrin nasıl feci bir kozmik gülünçlüğe ve acınası bir hiçliğe dönüştüğünü kâinata ilan eden o sarsılmaz ve dondurucu Kuranî adalet tablosu olduğunu aktarır.
Em (أَمْ)
İbn Fâris, söz akışında bir durumdan diğerine geçişi sağlayan, seçenek, muhayyerlik veya şüphe bildiren (yoksa / veyahut / aksi takdirde) atıf bağlacı olduğunu belirtir. Cehennemdeki o azgın liderlerin (tâğîlerin) akıllarının feci bir şekilde karışarak iki korkunç ve onur kırıcı ihtimal arasında (ya biz dünyada delice yanıldık ya da şu an ateşte gözlerimiz körleşti) sıkışıp kaldığı o dondurucu psikolojik tereddüt ve geçiş köprüsüdür.
Zâğat (زَاغَتْ)
İbn Fâris, "z-y-ğ" kökünün sözlükte "bir şeyin asıl merkezinden, haktan veya doğru hedeften sapması, meyil etmesi, kayması, eğrilmesi ve şaşı olması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) dişil tekil fiil olan "zâğat" (kaydı / saptı / hedefi ıskaladı) eyleminin; cehennem ehlinin, "Yoksa o dünyada alay ettiğimiz adamlar (müminler) aslında burada (cehennemde) bizimle beraberler de, bizzat bizim kendi bakışlarımız mı onlardan saptı/kaydı?" şeklindeki o feci ve çaresiz ontolojik görme/idrak yanılgısını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zeyğ/zâğat (z-y-ğ) kavramının, fiziksel bir kaymadan ziyade; hakikati görmek istemeyen aklın, kalbin veya gözün fıtri yörüngesinden koparak "bâtıla veya körlüğe doğru savrulması" olduğunu söyler. Tiranların cehennemdeki "Gözlerimiz mi onlardan kaydı (zâğat)" sorusunun; yeryüzünde hakikate karşı şaşı (zeyğ) olan aklın, ahirette ateşin ortasında hala gerçeği kabullenemeyip "Herhalde buradalar ama biz göremiyoruz" diyerek kendini o son sarsılmaz hezeyanla kandırmaya çalıştığı o dondurucu ve feci körlük anı olduğunu aktarır.
Anhumu (عَنْهُمُ)
İbn Fâris, ayrılma, uzaklaşma, bir şeyi aşıp geçme bildiren "an" (-den, -dan) harf-i ceri ile "hum" (onlar / o müminler) zamirinin birleşimidir. O feci optik ve idraksel kaymanın (zeyğin), uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya ateşte aranan o "alay edilmiş müminlerin şahıslarını es geçerek/onlardan ıskalayarak" gerçekleştiği ihtimalini işaretleyen ayrılma ve yön köprüsüdür.
El-Ebsâr (الْأَبْصَارُ)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün sözlükte "gözle görmek, bir şeyin hakikatine nüfuz etmek, derin kavrayış, idrak, zihin açıklığı ve içgörü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Basar kelimesinin çoğulu olan ve "Zâğat" fiilinin öznesi olarak belirlilik takısıyla gelen "el-Ebsâr" (o gözler / o idrakler / o keskin sandığımız bakışlar) isminin; cehennemdeki tiranların yeryüzünde her şeyi gördüğünü, en zeki ve en elit (basiretli) tabaka olduklarını iddia ettikleri o kendi övündükleri "optik ve felsefi vizyonlarının", ateşin dibinde nasıl bütünüyle çöktüğünü, şaşılaştığını ve işlevsiz kaldığını nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kapanışı (zâğat anhumul ebsâr) muazzam bir eskatolojik ironi ve optik hüsran estetiği olarak değerlendirir. Yeryüzünde müminleri gördüklerinde onlara kibirle ve alaycı gözlerle (ebsâr ile) bakıp kaş göz işareti yapan azgınların; ahirette o müminleri (onların da kendileri gibi ateşte olmasını umut ederek) fırıl fırıl dönen gözlerle arayıp bulamamalarının; kâinatın Yaratıcısı tarafından kibrin "körlük ve hedefi ıskalama" (zâğat) ile cezalandırıldığını resmettiğini vurgular.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik ve uzamsal kurgusunda bu sahneyi dondurucu bir "yokluk ve varoluşsal teyit (optik yanılsama)" krizi olarak okur. "Yoksa gözlerimiz onlardan kaydı da o yüzden mi onları burada (ateşte) göremiyoruz?" (zâğat anhumul ebsâr) feryadının; cehennem ehlinin kendi gözlerine bile inanamadığı, dünyadaki bütün sosyal ve felsefi şablonlarının parçalandığı o sarsılmaz hezimet anı olduğunu tartışır. Onların gözleri (ebsâr) kaymamıştır; gerçek şudur ki: Kötü sandıkları o adamlar (müminler) bizzat o ebedi aydınlıkta, Husne Meâb'dadır (Cennettedir); tiranlar ise kendi kibrinin ördüğü o zifiri ve sağır edici karanlıkta bir başlarına çakılıp kalmışlardır. Göz kaymamış, sadece ilahi adalet tecelli etmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla