Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 61. Ayet

    قَالُوا رَبَّنَا مَنْ قَدَّمَ لَنَا هٰذَا فَزِدْهُ عَذَاباً ضِعْفاً فِي النَّارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâlû rabbenâ men kaddeme lenâ hâżâ fezidhu ‘ażâben di’fen fî-nnâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Ey Rabbimiz!’ diyecekler, ‘Bizi bu duruma sürükleyenlerin ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır!’”

      “Sonrakiler öncekiler için, ‘Ey Rabbimiz! Bizi işte bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten bir kat daha azap ver!’ diyecekler” meâlindeki âyet-i kerîme ile yukarıdaki âyet aynı anlamdadır. Bu, tebaanın liderleri ve önderleri için söyledikleri sözdür. Sonra liderler tebaaya şöyle karşılık verecekler: “Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden arta kalır bir tarafınız yok. O halde siz de yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!”. Burada sözü edilen liderlerle tebaa arasındaki tartışma işte bu şekilde cereyan edecektir. Bizi bu duruma sürükleyen, yani bizim için bu yolu kanunlaştıran ve o yaşam tarzını bize emredenlere, onların ateşte çekecekleri azabı bir kat daha arttır! Tebaanın liderlerinden şikâyetleri konusu Sebe sûresinde de meâlen şöyle belirtilmiştir: “Bize Allah’ı inkâr etmemizi ve ona ortaklar koşmamızı emrediyordunuz”. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "sesi harflere ve manaya dönüştürmek, konuşmak, ifade etmek, söz söylemek ve içindeki niyeti dışa vurmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil olan "kâlû" (dediler / feryat ettiler / haykırdılar) eyleminin; cehenneme atılan o itaatkâr ve şuursuz yığınların (fevcin), dünyadaki o sessiz ve ezik boyun eğişlerini ahirette bütünüyle terk ettiklerini; azabın şiddeti karşısında bizzat kâinatın Yaratıcısına yönelerek o feci, çaresiz ve "suçlayıcı varoluşsal feryadı (kavl)" kopardıklarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavl/kâlû (k-v-l) kavramının, felsefi olarak sadece sıradan bir diyalog değil; o cehennem ashabının içindeki o devasa pişmanlığın, aldatılmışlık hissinin ve nefretin bir anda "yakarışa karışmış bir isyana" dönüşmesi olduğunu söyler. Tiranlarla olan o dondurucu yüzleşmenin hemen ardından, yığınların dudaklarından dökülen bu "Kâlû" (Dediler) eylemi; insanın dünyada kendi iradesini başkasına devretmesinin ahirette yarattığı o derin ve çözümsüz ontolojik iflasın kelimeye dökülmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (kâlû) sosyolojik bir ahiret felsefesi ve hiyerarşik çöküş olarak okur. Yeryüzünde liderlerine (tâğîlere) taparcasına itaat eden kitlelerin, cehennem çukurunda onlardan yedikleri darbenin (lâ merhaban) ardından; artık liderlerinden umudu kesip doğrudan kâinatın asıl Otoritesine yönelerek "konuşmaya/talep etmeye" başlamalarının; İslam felsefesinde ölümden sonra insanın yeryüzündeki sahte otoritelerin maskesini düşürdüğünü, her kulun nihayetinde Allah ile (hesaplaşmak için) doğrudan ve çıplak bir "diyaloga (kavl)" mecbur kalacağını kâinata ilan ettiğini aktarır.

        Rabbenâ (رَبَّنَا)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden, mutlak otorite ve yegâne kanun koyucu" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "nâ" (bizim) zamirinin birleştiği "rabbenâ" (Ey bizim Rabbimiz / Ey yegâne Sahibimiz) nidasının; dünyada tiranları (tâğîleri) kendilerine rab edinen, onların peşinden giden o yığınların, cehennemin ortasında asıl Otoriteyi gecikmiş, faydasız ve dondurucu bir kesinlikle "tanıyıp O'na sığındıklarını" işaretleyen ontolojik itiraf köprüsü olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Rabbenâ" nidasını, Tevhid ahlakına mecburi ve trajik bir rücu (dönüş) olarak inceler. Yeryüzünde Allah'ın rububiyetini (mutlak sahipliğini) reddedip kendi ideolojilerine ve liderlerine kul olanların; ahiretteki o feci azabı tattıklarında o sahte rablerin (tiranların) hiçbir işe yaramadığını görerek, doğrudan kâinatın Yaratıcısına "Bizim Rabbimiz!" diye feryat etmelerinin; insanın fıtratındaki o silinmez Tevhid kodunun, eninde sonunda (cehennemde dahi olsa) "mutlak bir boyun eğiş ve acı bir itirafla" uyanacağını tespit eder. Kibir bitmiş, geriye sadece o geç kalınmış "Rabbenâ" feryadı kalmıştır.

        Men (مَن)

        İbn Fâris, akıl sahibi varlıkları işaret eden ism-i mevsul (kim ki / her kim / o kişi ki) ve şart edatıdır. O cehennemlik yığınların, kendi feci akıbetlerinin faturasını kesecekleri, idraklerini ve hayatlarını karartan o "özel ve fail şahısları" (liderleri/tâğîleri) mutlak bir nefretle kâinatın Yaratıcısına işaret edip şikâyet ettikleri hedef köprüsüdür.

        Kaddeme (قَدَّمَ)

        İbn Fâris, "k-d-m" kökünün sözlükte "bir şeyin geride kalmasının (te'hîr) mutlak zıddı olarak öne geçmek, ileri atılmak, öncü olmak, bir şeyi önceden hazırlayıp sunmak ve geleceğe yollamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babında mazi tekil fiil olan "kaddeme" (önden hazırlayıp sundu / bizim önümüze getirdi / bizzat kurup tezgâhladı) eyleminin; bir önceki ayette (60. ayette) yığınların liderlerine yüz yüze söyledikleri "Bunu bize siz sundunuz" suçlamasının, bu kez doğrudan ilahi mahkemeye, kâinatın Yaratıcısına taşınarak o devasa şirkin ve küfrün faturasının bütünüyle o lider tabakasına (tâğîlere) kesildiğini nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde "takdim" (kaddeme) kelimesinin bu bağlamdaki hukuki ve ahlaki vebalini aktarır. Yığınların "Rabbimiz, bize bu azabı kim hazırlayıp sunduysa" demesinin; suçu liderlere atarak kendilerini aklama çabası olduğunu, liderlerin o küfrü ve şirki bir yasa/ideoloji olarak "önlerine koyduğu (takdim ettiği)" için bu ateşe sürüklendiklerini iddia ettiklerini; ancak ilahi adalette akıl sahibinin "bana sunulanı (takdim edileni) kabul ettim" demesinin bir mazeret sayılmadığını kaydeder.

        Lenâ (لَنَا)

        İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "nâ" (bize / bizim) zamirinin birleşimidir. O kibre ve tuğyana dayalı feci ideolojinin (küfrün) liderler tarafından kendi tekellerinde tutulmayıp; yığınların idrakine, sosyal yapısına ve bizzat "kendi fıtratlarına (lenâ/bize)" zorla veya hileyle zerk edildiğini mühürleyen hedef ve mağduriyet iddiası köprüsüdür.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, yakın işaret zamiri (işte bunu / şu başımıza gelen feci akıbeti / bu ateşi) olduğunu belirtir. Yığınların, kâinatın Yaratıcısına feryat ederken; o önden sunulan küfrün dünyadaki soyutluğunun, ahirette bizzat içlerinde yandıkları o somut, dondurucu ve korkunç "işte bu cehennem çukuruna (hâzâ)" dönüştüğünü işaretleyen eskatolojik (ahiret) gerçeklik zamiridir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu işaret (hâzâ) mefhumunu varoluşsal bir "tahakkuk ve nedamet (pişmanlık)" estetiği olarak okur. "Bize bunu (hâzâ) kim hazırladıysa" feryadının; kâfirin dünyada masal sandığı o azabın, şimdi bizzat etini yakan ve iliklerine işleyen o mutlak, inkar edilemez ve kaçılamaz "mevcudiyet/bedel" olarak karşısında dikildiğini; o soyut günahların nasıl bu somut aleve (hâzâ) tahvil edildiğini idrak eden o feci ontolojik şoku ifade ettiğini aktarır.

        Fezidhu (فَزِدْهُ)

        İbn Fâris, nedensellik/ardışıklık bağlacı "fa" (öyleyse / bunun bedeli olarak / madem böyle oldu), "z-y-d" kökünden türeyen emir/istek fiili ve "hu" (onun / ona) zamirinin birleşimidir. Z-y-d kökünün sözlükte "bir şeyin miktarını, şiddetini ve sınırını aşmak, eklemek, katlamak, noksanlığın mutlak zıddı olarak artırmak ve çoğaltmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Fezidhu" (Öyleyse ona artır / Şimdi onun payını katla / Ona ekle) komutunun/duasının; cehenneme sürüklenen yığınların, kendilerini saptıran o liderlere (tâğîlere) karşı duydukları o dondurucu, çaresiz ve kozmik nefretin bir patlaması olarak; kendi azaplarını hafifletemeyeceklerini anlayınca, kâinatın Yaratıcısından doğrudan "tiranların azabının şiddetlendirilmesini" talep ettikleri o feci psikolojik yıkımı nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ziyade/fezid (z-y-d) kavramının, felsefi olarak kâfirin kâfire duyduğu o mutlak eskatolojik düşmanlığın zirvesi olduğunu söyler. Yeryüzünde birbirini destekleyen, birbirine mülk ve güç (ziyade) katan o ittifakların; cehennemde bütünüyle çökerek, bir tarafın diğeri için "Allah'ım, onun azabını artır" (fezidhu) diye lanet okuduğu o dondurucu ve kısırdöngüye girmiş "intikam ve kin" merkezine dönüştüğünü aktarır. Kibir ittifakı, ahirette mutlak bir bedduaya evrilmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (fezidhu) teolojik bir adalet talebi ve hüsran felsefesi olarak okur. Yığınların bu talebinin; İslam felsefesinde insanın yeryüzünde işlediği kör itaatin, ahirette sahibine zerre kadar huzur veya teselli vermediğini; azabın içinde boğulan insanın yegâne tesellisini "kendi tiranının daha fazla yanmasında/acı çekmesinde" (fezidhu) arayacak kadar feci bir ontolojik sefalete düştüğünü kâinata ilan eden o sarsılmaz Kuranî psikoloji (teodise) olduğunu ifade eder.

        Azâben (عَذَابًا)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "bir kimseyi amacından veya yolundan alıkoymak, engellemek, lezzetin ve ferahlığın mutlak zıddı olarak şiddetli acı, dondurucu eziyet ve ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Temyiz veya mef'ul-i mutlak konumunda gelen "azâben" (azap bakımından / işkence olarak / feci bir acı ile) kelimesinin; o artırılması istenen şeyin (ziyadenin) sıradan bir ağırlık değil; insanın bedenini, ruhunu ve bütün varoluşsal estetiğini parçalayan o mutlak, kavurucu ve nihai "ilahi yıkım ve eziyet" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (azâben), hem liderlerin hem de kitlelerin ahirette ulaştıkları o ortak ve feci varoluşsal paydayı resmettiğini değerlendirir. Yeryüzünde liderler nimetleri (mülkü) paylaşırken, ahirette kitlelerin liderleri için sadece bu "Azabı" (psikolojik ve fiziksel işkenceyi) Allah'tan pay ve armağan olarak talep ettiklerini; küfrün ve tuğyanın varacağı yegâne eskatolojik estetiğin bu "azap" kavramıyla dondurulduğunu vurgular.

        Dı'fen (ضِعْفًا)

        İbn Fâris, "d-a-f" kökünün sözlükte "bir şeyin iki katı, misli, katlanmış hali, bir o kadarı daha, zayıflığın ve tekliğin mutlak zıddı olarak üst üste bindirilmiş kuvvet/ağırlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sıfat veya hal konumunda gelen "dı'fen" (kat kat / iki misli / katlanmış olarak) kelimesinin; o istenen azabın sıradan bir ceza olmadığını; yığınların kâinatın Yaratıcısından, o tiranlara (tâğîlere) hem kendi küfürlerinin hem de arkalarından sürükledikleri o devasa kitleleri saptırmalarının bedeli olarak "iki misli, katmerli ve eşi benzeri görülmemiş bir ağırlıkta" işkence/azap edilmesini talep ettiklerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dı'f (d-a-f) kavramının, ilahi adalet sisteminde "sebep olmanın" felsefi ağırlığını kilitlediğini söyler. Kur'an'ın bu "iki misli / kat kat" (dı'fen) vurgusunu; sadece günahı işleyenin değil, aynı zamanda günahı sistemselleştirip başkalarının önüne koyanın (kaddeme), hem kendi sapkınlığının hem de "saptırdıklarının" günahını yükleneceğini gösteren o kusursuz, sarsılmaz ve dondurucu "kümülatif azap/sorumluluk" matematiği olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramı (dı'fen) ontolojik bir adalet talebi ve kin psikolojisi olarak değerlendirir. Yığınların "Ona kat kat azap ver (fezidhu azâben dı'fen)" diye haykırmasının; kâfirin kâfire duyduğu o kozmik nefretin, yeryüzündeki hiçbir tiranın (tâğînin) ahirette kendi kurbanlarının lanetinden ve o "katmerli" azap talebinden kaçamayacağını kâinata ilan eden o devasa Kuranî teodise manifestosu olduğunu ifade eder. Zulmü organize edenin azabı (dı'f), kurbanınkinden mutlaka daha derin ve ikiye katlanmış olacaktır.

        Fîn (فِي الْـ)

        İbn Fâris, "-de, -da, içinde, ortasında" anlamlarına gelen, bir varlığın mekânsal veya durumsal olarak bütünüyle kuşatıldığını, ablukaya alındığını bildiren zarfiyet edatıdır (harf-i cer). O istenen katmerli azabın (dı'f) soyut bir vicdan azabı veya psikolojik bir sızı olmadığını; bizzat birazdan isimlendirilecek olan o somut, dondurucu ve korkunç yıkım/fiziksel ceza merkezinin "tam bağrında ve hapsinde" gerçekleşmesini işaretleyen ontolojik abluka köprüsüdür.

        Nâri (النَّارِ)

        İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte "karanlığı yaran ışık, aydınlık, hararet veren şey, yakıcı alev, ateş ve kül eden güç" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el) gelen "en-Nâri" (o bilinen ateşin / o devasa cehennem alevinin) isminin; cehennemdeki yığınların, liderleri için istedikleri o iki misli işkencenin icra edileceği o mutlak, sarsılmaz ve feci eskatolojik fırını nitelediğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) teolojisinde "Nâr" mefhumunu, monoteistik bir aydınlık/karanlık (nûr/nâr) zıtlığı estetiği olarak okur. Aynı kökten gelen "Nûr" (aydınlık/Tevhid) kelimesinin yeryüzündeki insanı hakikate götürmesine karşılık; dünyada o aydınlığı reddedip kitleleri saptıran tiranların (tâğîlerin) ve onlara uyanların, ahirette "Nûr"dan bütünüyle mahrum bırakılarak sadece yakıcılığı ve yıkımı olan o feci "Ateşin (Nâr'ın)" içine gömüldüğünü; bu kapanışın (fîn nâri), ontolojik bir adalet çığlığının bizzat cehennemin o zifiri karanlık alevlerinde yankılanıp yok olduğunu tartışır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu sonlandırmayı (fîn nâri) varoluşsal bir hiçlik ve tükeniş felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde kâinatı kendi mülkleri sanan, yığınlara hükmeden, kibre kapılan liderlerin ve o liderleri tanrılaştıran güruhların ahiretteki o feci tartışmalarının ve beddualarının (iki misli azap talebinin); nihayetinde kâinatın Yaratıcısı katında hiçbir şeyi değiştirmediğini, o feryatların bütünüyle o "Ateşin (Nâr'ın)" o sağır edici ve kavurucu harareti içinde eriyip gittiğini; küfrün ve şirkin varacağı yegâne nihai noktanın birbirini yiyen kitlelerin hapsolduğu o "dipsiz ve dondurucu Nâr (ateş)" olduğunu kâinata haykıran o kusursuz ve sarsılmaz ilahi mühür olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X