هٰذَا فَوْجٌ مُقْتَحِمٌ مَعَكُمْۚ لَا مَرْحَباً بِهِمْۜ اِنَّهُمْ صَالُوا النَّارِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 59. Ayet
Daralt
X
-
58. “Bunun benzeri daha başka nice azap türleri!”
59. "(İnkârcı önderlere), 'İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır’ (denince), 'Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir’ (derler).”
60. "Diğerleri, ‘Hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz. Ne kötü bir yer burası!’ derler.'”
Bunun benzeri daha başka nice azap türleri! Müfessirlerin geneli veya ekserisi, bu âyet-i kerîmeden maksadın azap olduğunda müttefiktirler. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Onlar için sözü edilen azaba benzer daha nice azap çeşitleri vardır. Onlara benzer azabın ne olduğunda ihtilaf edilmiştir. Abdullah b. Mesûd (r.a.), o zemherîrdir dedi. Hasan-ı Basrî’nin de çeşitli azap türleridir dediği rivayet edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Maksat iki kat azap verilmesidir. Bunun benzeri daha başka nice azap türleri mealindeki âyet, Cenâb-ı Hakk’ın bu azabın kendilerine verileceğini belirttiği o insanlara yakın olanların da onlarla birlikte aynı azaba uğratılacağı anlamına gelir gibidir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “(Allah, görevlilere buyurur:) Toplayın o zâlimleri ve onların yoldaşlarını!”. Yahut onlar, öncekilerin durumundan farklı olarak oraya sokulan bir gruptur. Bu hususu da müteakip âyette ifade buyurmaktadır: İşte şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır. Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir.
Müfessirler şöyle derler: Âyette geçen rahat yüzü görmesin onlar sözünü, tâbi olunanlar liderler, kendilerine tâbi olan halk kesimine, arkalarından cehenneme girdiklerinde söylerler: Rahat yüzü görmesin onlar! Bunun üzerine onlara tâbi olanlar da; hayır, asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz; bizi bu duruma siz sürüklediniz. Ne kötü bir yer burası! derler. Bazıları şöyle dedi: Cehennem bekçileri, cehenneme girenlere, şunlar da sizinle beraber cehenneme girecek olanlardır derler, onlar da cehennem bekçilerine şöyle karşılık verirler: Rahat yüzü görmesin onlar! Onlar ateşe gireceklerdir. Onların arkasından cehenneme giren grup da onlara şu karşılığı verirler: Asıl rahat yüzü görmemesi gereken sizlersiniz. Bunun aslı şudur: Her iki grup da birbirini lânetleyecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacaksınız”. Buna benzer başka âyetler de vardır.
Bunun benzeri daha başka nice azap türleri! Buradaki "şekl" (شكل) kelimesi benzer ve denk demektir. "Takahhum” da girmek anlamına gelir; infiâl, iftiâl ve tefe’ul bablarından kullanılır; hepsi de aynı mânaya gelir, o da içeri girmek demektir. Rahat yüzü görmesin onlar! Buradaki “lâ merhaben bihim” tabiri, onlara rahatlık ve mutluluk olmasın anlamına gelir.
“Rahb ve rahîb” kelimeleri genişlik, rahatlık mânasına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, Arap dilinde yakın mesafedeki bir nesneye veya kişiye işaret eden zamir (işte bu / şu karşınızdaki) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, cehennemdeki o dondurucu ve feci azap sahnelerinin (hamîm ve ğassâk) hemen ardından; azabın sadece fiziksel değil, aynı zamanda devasa bir "psikolojik yıkım ve yüzleşme" olduğunu kâinata ilan etmek için, cehenneme ilk giren azgın liderlerin (tâğîlerin) arkalarından gelen o kalabalığı gördüklerinde dehşetle kurdukları o "işaret ve teşhis" cümlesini başlatan mekânsal köprüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve uzamsal kurgusunda bu zamiri (hâzâ) muazzam bir eskatolojik (ahiret) "diyalog ve trajedi" estetiği olarak okur. Kur'an'ın birdenbire ilahi anlatıcıdan çıkıp, cehennem ehlinin kendi aralarındaki o kaotik ve nefret dolu konuşmalara "İşte bu" (Hâzâ) diyerek geçiş yapmasının; kâfirin azabının sadece ateşle değil, dünyada omuz omuza verip şirki savunduğu müttefikleriyle ahirette yüz yüze gelmenin (yüzleşmenin) verdiği o sarsıcı ve dondurucu dramla katlandığını tartışır.
Fevcun (فَوْجٌ)
İbn Fâris, "f-v-c" kökünün sözlükte "insanların telaşla, aceleyle ve büyük bir kalabalık halinde bir yere yönelmesi, dalga dalga gelen güruh, bölük ve sürüklenen topluluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/çokluk bildiren) formunda gelen "fevcun" (koca bir güruh / feci bir kalabalık) isminin; cehenneme atılan o kitlelerin şuurlu, asil veya ne yaptığını bilen bireyler olmadığını; dünyada tiranların (tâğîlerin) peşinden giden, aklını (ebsâr) kullanmadan sürüler halinde hareket eden o "yığınları ve güruhları" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fevc (f-v-c) kavramının, sıradan, sakin ve düzenli bir topluluktan (kavim/millet) felsefi olarak bütünüyle farklılaştığını söyler. Fevc; rüzgârın önündeki yapraklar gibi, kendi iradesini kaybetmiş, panik halinde, birbirini iterek ve zoraki bir istikamete doğru (cehenneme) sürüklenen o "körü körüne itaat etmiş yığınların" ta kendisidir. Tâğîler, dünyada arkalarına aldıkları bu fevci (güruhu) cehennemde gördüklerinde o acı itirafı kusmuşlardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Fevc" mefhumunu, Cahiliye toplumunun "asabiyet" (körü körüne kabile itaati) hastalığına karşı indirilmiş ontolojik bir darbe olarak inceler. Yeryüzünde zalim liderlerin arkasında güç oluşturan, düşünmeden çoğunluğa uyan o kalabalıkların; ahirette bağımsız bir varlık olmaktan çıkıp "Fevc" (şuursuz bir bölük) olarak ateşe sürülmesinin; İslam felsefesinde bireyin aklını bir başkasına ipotek etmesinin (taklidin) getirdiği o feci ve dondurucu eskatolojik sonu mühürlediğini tespit eder.
Muktehımun (مُّقْتَحِمٌ)
İbn Fâris, "k-h-m" kökünün sözlükte "bir işe sonucunu hiç düşünmeden, gözü kapalı ve bodoslama dalmak, kendini tehlikenin veya ateşin tam ortasına körü körüne fırlatmak, sıkışarak ve zorlanarak girmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İfti'al babında ism-i fâil formunda gelen "muktehımun" (körü körüne dalan / baş aşağı yuvarlanan / düşünmeden atılan) sıfatının; o gelen güruhun (fevcin) ateşe düşüş biçimini nitelediğini; onların cehenneme saygın bir şekilde değil, tıpkı dünyada günaha daldıkları gibi "idraksizce, üst üste yığılarak ve sıkışarak" yuvarlandıklarını belirttiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, iktiham/muktehim (k-h-m) kavramının, insanın önüne çıkan bir engele veya uçuruma karşı aklını kullanmayıp, kendini hayvanlar gibi o felaketin içine "zorla ve şuursuzca atması" olduğunu söyler. "Körü körüne dalan (muktehim) bir güruh" tamlaması; dünyadaki o sığ ve yığınsal itaatin ahirette aldığı feci fiziksel formdur. Ne cehenneme girmemek için direnebilirler ne de yavaşça girerler; doğrudan doğruya bir felaketin içine (ateşe) tepetaklak "dalarlar".
Dücane Cündioğlu, dildeki bu iktiham (düşünmeden dalma) mefhumunu ontolojik bir "taklit ve şuur" felsefesi olarak değerlendirir. İslam ahlakında insanın en değerli varlığının "idrak ve basiret" (ebsâr) olduğunu hatırlatarak; dünyada hakkı aramadan, atalarını veya liderlerini taklit ederek batağa "dalan" (k-h-m) kitlelerin, ahirette de cehennemin o dipsiz çukuruna "dalanlar" (muktehım) olarak isimlendirilmesinin; insanın yeryüzündeki eylem biçiminin (körü körüne taklidin), ahiretteki "yuvarlanış biçimiyle" aynılaştığını gösteren o kusursuz, dondurucu ve sarsılmaz ilahi adaleti (simetriyi) ifade ettiğini aktarır.
Meakum (مَّعَكُمْ)
İbn Fâris, birliktelik, beraberlik ve eşzamanlılık bildiren "m-a" (ile / beraber) zarfı ve "kum" (sizin / sizinle) muhatap zamirinin birleşimidir. O körü körüne ateşe dalan güruhun, tiranlarla (tâğîlerle) olan o feci ontolojik ve eskatolojik "suç ortaklığını, aynı çukuru paylaşma zorunluluğunu ve mutlak beraberliğini" kilitleyen durum köprüsüdür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu zarfı (meakum) sosyolojik bir ahiret felsefesi olarak okur. Dünyada zalim liderlerin (tâğîlerin) o kalabalıkları kendi menfaatleri için "Benimle beraber olun" diyerek kullandığını; ahirette ise bu "Beraberliğin" (Meakum) bizzat o tiranların yüzüne çarpılan bir azap enstrümanına dönüştüğünü; yeryüzündeki kibrin ve sömürünün, cehennemde aynı ateş çukurunda üst üste yığılmış (muktehim) bir "feci mahkûmiyet beraberliğine" dönüştüğünü ifade eder.
Lâ (لَا)
İbn Fâris, kendisinden sonra gelen hükmü, durumu veya varlığı bütünüyle iptal eden, reddeden ve kökünden kesip atan olumsuzluk (nefy) edatıdır. Tiranların, peşlerinden ateşe yuvarlanan o güruha (fevce) karşı beslediği o dondurucu, mutlak ve sarsılmaz "reddedişi ve tahammülsüzlüğü" başlatan felsefi kılıçtır.
Merhaban (مَرْحَبًا)
İbn Fâris, "r-h-b" kökünün sözlükte "darlığın ve sıkışıklığın mutlak zıddı olarak genişlik, ferahlık, geniş mekân, insanın içini açan rahatlık ve karşılama (hoş geldin)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Baştaki olumsuzluk edatıyla birleşerek mef'ul-i mutlak (vurgu/beddua) formunda gelen "lâ merhaban" (size genişlik/rahat yüzü olmasın! / yeriniz dar olsun! / hoş gelmediniz!) nidasının; cehennemdeki liderlerin, kendi peşlerinden gelen o yığınlara karşı kustuğu o sarsıcı ve dondurucu nefret/lanet sözcüğünü nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, rahab/merhaba (r-h-b) kavramının, Arap kültüründe eve gelen misafire "Geniş ve rahat bir yere geldin, sıkıntı çekmeyeceksin" demek için kullanıldığını söyler. Cehennemde "Lâ merhaban" (Size genişlik/rahatlık yok) denilmesinin; o azgınların içine düştükleri o "mutlak sıkışmışlık, darlık ve ızdırap" hissinin bir patlaması olduğunu; liderlerin "Biz zaten burada daralıyoruz, bir de siz başımıza bela olmayın" şeklindeki o feci psikolojik yıkımını aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu bedduayı (lâ merhaban) muazzam bir "ittifakların çöküşü" estetiği olarak okur. Yeryüzünde o liderleri alkışlayan, onlar için ölen o güruhların (fevcin), ahirette bizzat o çok sevdikleri liderleri tarafından "Hoş gelmediniz, lanet olsun size!" diyerek aşağılanmasının; kâinatın Yaratıcısı dışında (şirk) kurulan bütün sevgilerin, biatların ve ideolojilerin ahirette nasıl feci bir düşmanlığa ve iğrençliğe dönüştüğünü kâinata ilan eden o kusursuz, dondurucu ve sarsıcı (psikolojik) cehennem tasviri olduğunu vurgular. Cehennem ateşten önce, sevilenlerin nefret kusmasıdır.
Bihim (بِهِمْ)
İbn Fâris, bağlama, yönelim ve aidiyet bildiren harf-i cer "bi" ile "him" (onlara / o güruha) zamirinin birleşimidir. O dondurucu bedduanın ve nefretin (lâ merhaban), bütünüyle o şuursuzca ateşe atılan "taklitçi/yığınsal kitlelere" yöneltildiğini işaretleyen ve o feci kınamayı onların üzerine kilitleyen köprüdür.
İnnehum (إِنَّهُمْ)
İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" ve "hum" (onlar / o güruh) zamirinin birleşimidir. Liderlerin, o gelen yığınların akıbetine dair verdikleri o acımasız, kaçınılmaz ve "dondurucu eskatolojik hükmü (tespiti)" başlatan mutlak kesinlik mühürüdür.
Sâlû (صَالُوا)
İbn Fâris, "s-l-y" kökünün sözlükte "ateşe girmek, ateşe maruz kalmak, yanmak, kızarmak, ateşin sıcaklığını ve acısını bizzat tatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil çoğul formu (sâlûn) iken, sonrasındaki kelimeye muzaf (tamlanan) olduğu için nun harfi düşerek gelen "sâlû" (ateşe bizzat yaslananlar / o yakıcı alevin içine girmeye mahkûm olanlar) kelimesinin; o gelen güruhun (fevcin) ateşe teğet geçmeyeceğini, bizzat kâinatın Otoritesi tarafından o cehennemin en derin yerine "kavrulmak ve yanmak" üzere sokulacaklarını nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu kelimenin (sâlû/saly) azabın duyusal boyutunu ifade ettiğini aktarır. Tâğîlerin, arkalarından gelenlere "Onlar da bizim gibi ateşi boylayacaklar/yanacaklar" (İnnehum sâlû) demesinin; cehennemde zalim ile ona boyun eğen kurbanın (taklitçinin) aynı feci ontolojik çukurda eşitlendiğini, şirke sapan kimsenin "Ben sadece emre uydum" mazeretinin o dondurucu ateş karşısında zerre kadar geçerliliği olmadığını kaydeder.
En-Nâri (النَّارِ)
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün sözlükte "karanlığı yaran ışık, aydınlık, hararet veren şey, alev ve yakan ateş" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el) gelen ve "Sâlû" kelimesinin muzafun ileyhi (tamlayanı) olan "en-Nâri" (o mutlak ateşin / o devasa alevin) isminin; o azgın liderlerin ve peşlerinden sürüklenen güruhların bütünüyle içine gömüldüğü o son, sarsılmaz ve dondurucu "eskatolojik yıkım merkezini" nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (sâlûn-nâr) ontolojik bir adalet ve varoluşsal iflas manifestosu olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın verdiği aklı (ebsâr) kullanmayıp, tiranların arkasından gidenlerin; ahirette o çok güvendikleri liderleri tarafından "Ateşi boylasınlar" diye lanetlenerek (en-nâr) o mutlak yakıcılığın içine itilmesinin; İslam felsefesinde aklını kullanmamanın (şirkin/taklidin) merhamet edilecek bir zayıflık değil, bizzat cehennemi (Nâr'ı) hak eden devasa bir ahlaki suç ve ontolojik felaket olduğunu kâinata ilan ettiğini ifade eder. Onlar dünyada tiranların narına (ateşine/zulmüne) odun taşımışlar, ahirette ise bizzat o "Ateşin (Nâr)" yakıtı olmuşlardır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla