Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 57. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 57. Ayet

    هٰذَاۙ فَلْيَذُوقُوهُ حَم۪يمٌ وَغَسَّاقٌۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hâżâ felyeżûkûhu hamîmun ve ġassâk(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu böyledir, çünkü bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu!”

      Bu böyledir, yani sözünü ettiğimiz azgınların cezası işte böyledir. Sözlükte azgın anlamına gelen "tâğî” kelimesi, başka mânalara da gelir. Ancak onun aslı, helake götüren fiillerden uzak durmayan ve onları işlemekten sakınmayan kişidir. Müttaki ise, insanı helake götüren şeylerden sakınan ve uzak duran, gerçekten onları işlemekten kaçınan adamdır. En doğrusunu Allah bilir. Bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu! Sanki melekler onları cehenneme attıklarında kendilerine böyle diyecekler: Bir kaynar, bir de dondurucu su! Tatsınlar onu! "Hamîm” (حميم) sıcaklığı son dereceye ulaşmış kaynar su demektir, Allah bunu onların cehennemdeki içeceği kılmıştır. "Ğassâk” (غساق) konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi; “Ğassâk” irin, kusmuk ve kandır, Allah bunları cehennemde inkarcıların içeceği yapmıştır. Bazıları şöyle dedi: “Ğassâk” zemherîr demektir; zemherîr soğukluğu son hadde ulaşmış içecektir, nihaî sıcaklığa ulaşmış kaynar suyun insanın içini yakıp geçtiği gibi zemherîr de soğukluğundan insanın içini yakar. En doğrusunu Allah bilir.

      İbn Kuteybe şöyle dedi; "Ğassâk” cehennemliklerin yanan derilerinden ve etlerinden akan irindir. "Ğasekat aynuhu” (غسقت عينه) denince, gözü aktı denilmiş olur. Onun kokan soğuk anlamına geldiği de söylenmiştir. Ebû Avsece de böyle dedi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, Arap dilinde nesnelerin uzamsal konumunu bildiren, gözle görülecek kadar yakında olan veya idrakte bütünüyle somutlaşmış bir duruma işaret eden yakın işaret zamiri (işte bu / şu karşınızda duran) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, bir önceki ayette azgınların (tâğîlerin) atılacağı o feci beşiği/yatağı (mihâd) zikrettikten sonra; o azabın içeriğini bir felsefi tartışma veya uzak bir efsane olmaktan çıkarıp, "İşte bu" (hâzâ) fermanıyla bizzat cehennem ehlinin yüzüne ve fıtratına çarpan o dondurucu ve "somut eskatolojik (ahiret) gerçekliğe" (tahakkuka) dönüştürdüğünü işaretleyen mekânsal ve yargısal köprüdür.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu işaret (hâzâ) mefhumunu ontolojik bir "huzur, mevcudiyet ve tehakküm (meydan okuma)" estetiği olarak okur. Kur'an'ın o dehşet verici azap sahnesini "İşte bu" (hâzâ) diyerek açmasının; insanın dünyadaki kibrini paramparça eden o mutlak, acımasız ve kaçınılmaz ilahi adaletin; zerre kadar erteleme veya mesafe bırakmaksızın suçlunun (tâğînin) bizzat karşısına dikildiği o sarsılmaz ve korkunç "yüzleşme" (hesap) anını resmettiğini ifade eder.

        Felyezûkûhu (فَلْيَذُوقُوهُ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bağlacı "fa" (öyleyse / bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak), emir/istek bildiren "lâm" (li), "z-v-k" kökünden türeyen muzari çoğul fiil ve "hu" (onu) zamirinin birleşimidir. Z-v-k kökünün sözlükte "bir şeyin lezzetini veya acısını dil vasıtasıyla, hücrelerine kadar işleyecek şekilde bizzat hissetmek, doğrudan tecrübe etmek ve maruz kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Felyezûkûhu" (Öyleyse onu bizzat tatsınlar / Şimdi onun acısını hücrelerinde hissetsinler) komutunun; o azgınların o feci azabı uzaktan sadece bir ateş çukuru olarak izlemeyeceklerini, bütünüyle o çukurun içine girip, azabı bir sıvı gibi "yutarak ve tadarak" kendi ontolojik yıkımlarını bizzat tecrübe edeceklerini niteleyen o sarsıcı ve dondurucu ilahi emir kipini belirttiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, zevk/yezûkû (z-v-k) kavramının felsefi arka planında muazzam bir ilahi ironi (kinaye/tehakküm) bulunduğunu söyler. Zevk (tatmak) eylemi genellikle lezzetli nimetler, şaraplar veya dünyevi hazlar için kullanılırken; Kur'an'ın bu kelimeyi "azabı tatmak" şeklinde kullanmasının; yeryüzünde sınırları aşarak o fani lezzetlerin (tuğyanın) zevkine dalan kâfirlere karşı, ahiretteki cezanın "İşte şimdi de asıl bu acının zevkini (!) tadın" şeklinde kurgulanmış o mutlak, kusursuz ve adaleti iliklere kadar hissettiren bir ceza manifestosu olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (felyezûkûhu) ontolojik bir kısas ve teodise (ilahi adalet) mekanizması olarak değerlendirir. Ahiretteki azabın sadece bir mekân (cehennem) cezası olmadığını, bizzat bedenin duyusal kapasitesine (tat alma/hissetme fıtratına) kilitlenmiş bir ızdırap olduğunu; "Öyleyse tatsınlar" fermanının, insanın yeryüzünde işlediği her kibrin ve yıktığı her sınırın faturasını, kendi hücrelerinde o feci sızıyla (z-v-k) ödeyeceğini kâinata ilan eden o dondurucu ve sarsılmaz Kuranî denge olduğunu ifade eder. Eylem nasıl bedenselse, azap da o denli duyusal (tadılan) bir gerçekliktir.

        Hamîmun (حَمِيمٌ)

        İbn Fâris, "h-m-m" kökünün sözlükte "aşırı hararet, ateşin yakıcılığı, suyun fokurdayarak kaynaması, insanın derisini kavuracak ve etini dökecek derecedeki sarsılmaz sıcaklık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formunda gelen "hamîmun" (kaynar su / fokurdayan o feci sıvı / mutlak hararet) kelimesinin; cennet ehline sunulan o serinletici, lezzetli ve iç ferahlatan "Bârid/Şerâb" ikramının (51. ayetteki) tam ontolojik ve eskatolojik zıddı olarak; azgınların boğazından aşağı dökülecek o "yakan, kavuran ve organları parçalayan" o dehşet verici sıvı azabı nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Hamîm" mefhumunu, Cahiliye bedevisinin veya her çağdaki inkârcının dünyevi konforuna (içeceklerine) karşı indirilmiş en sarsıcı varoluşsal darbe olarak inceler. İnsanın fıtratında susuzluğu gidermek bir rahmet iken; cehennemdeki bu suyun (hamîm) hararetinin şifa veya serinlik vermek (rahmet) yerine mutlak bir "yıkım, acı ve parçalanma" getirmesinin; ilahi şefkatin ve inayetinin o tiranların (tâğîlerin) üzerinden bütünüyle, sarsılmaz bir şekilde ve ebediyen geri çekilmiş olduğunu tespit eder. Su, aslına ihanet edenler için artık hayat değil, mutlak ateştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde "Hamîm" kavramının eskatolojik doğasını aktarır. Bu kelimenin sadece yüksek sıcaklıktaki bir su olmadığını; harareti (kaynaması) son noktasına, zirvesine ulaşmış, içine giren veya onu yutan bedenin anatomisini anında eriten o "kâinattaki en yoğun, dondurucu ve feci ısı merkezi (azap sıvısı)" olarak İslam akaidine mühürlendiğini kaydeder. Bu, susuzluğu kesen değil, susuzluğu ebedi bir işkenceye dönüştüren o yegâne ikramdır (!).

        Ve Ğassâkun (وَغَسَّاقٌ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "ğ-s-k" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Ğ-s-k kökünün sözlükte "gecenin zifiri karanlığının bastırması, gölgelerin koyulaşması, gözden yaş akması, yaradan irin ve cerahat sızması, bedeni kesen dondurucu ve feci soğuk" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve ğassâkun" (ve akan o iğrenç irin / ve o kemikleri çatlatan dondurucu soğuk) isminin; o azgınlar için hazırlanan menünün tekdüze olmadığını, "kaynar suyun" (hamîm) hemen ardına eklenen ve fıtratı tamamen farklı bir yönden (tiksinti veya mutlak soğuk/karanlık üzerinden) vuran o ikinci ve dondurucu sarsılmaz işkence boyutunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ğasak/ğassâk (ğ-s-k) kavramının, "hamîm" (aşırı sıcak) kelimesinin tam ontolojik ve duyusal zıddı olarak kurgulandığını söyler. Ğassâk kelimesinin hem cehennemliklerin eriyen etlerinden, yanan derilerinden süzülüp akan o korkunç, kokmuş "irin/cerahat" manasını barındırdığını; hem de hamîm'in kavuruculuğuna karşı bedeni felç eden o "mutlak, karanlık ve dondurucu soğuk azabını (zemherir)" ifade ettiğini aktarır. Her iki anlam da azabın o kusursuz ve kaçınılmaz iğrençliğini/şiddetini kilitler.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu iki kelimenin (Hamîm ve Ğassâk) yan yana gelişini devasa bir zıtlık (tıbâk) ve eskatolojik azap estetiği olarak okur. Yakan ateş/kaynar su (hamîm) ile donduran soğuğun veya tiksindirici irinin (ğassâk) peş peşe "tadılması" (felyezûkûhu); insanın yeryüzünde bildiği fiziksel yasaların (sadece tek bir ısıyla yanma ihtimalinin) bütünüyle parçalandığını; kâinatın Yaratıcısının o sınır tanımaz tiranları (tâğîleri) hem kavurucu ısı hem de dondurucu/iğrenç karanlık (iki farklı ontolojik azap boyutu) arasına sıkıştırarak o mutlak "Husne Meâb" (Cennet) tasvirinin tam simetrisini (Şerre Meâb) kâinata o feci ihtişamıyla resmettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (hamîmun ve ğassâk) sosyolojik ve teolojik bir adalet denklemi olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendi lüksleri, meyveleri (fâkihe) ve kibirleri için masumların kanını döken, dünyayı başkalarına zindana/karanlığa çeviren o tiranların (tâğîlerin); ahirette o döktükleri kanın ve ürettikleri zulmün bizzat karşılığı olan "irin ve dondurucu azabı" (ğassâk) yutmak zorunda kalacaklarını; kâinatta insanın ektiği her acının, ahirette kendi boğazından geçecek "fokurdayan bir sıvıya (hamîm) ve iğrenç bir irine/soğuğa (ğassâk)" dönüşeceği o dondurucu, sarsılmaz ve kusursuz ilahi intikam (adalet) felsefesini kâinata ilan ettiğini ifade eder. Kötülük, ahirette sahibinin yutacağı kendi ifrazatıdır (ğassâk).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X