جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۚ فَبِئْسَ الْمِهَادُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kaynar su, cehennem, kötü menzil, sad suresi, irin, azgınlar, sad suresi 56. ayet, sad 56
-
55-56. “Bu böyledir. Öte yandan azgınlara da çok kötü bir gelecek, cehennem vardır; orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!”
Bu böyledir. Yani müttakilerin sevabı ve takvalarının mükâfatı olarak sözünü ettiğimiz ikramlar işte bunlardır. Hemen arkasından da azgınların cezasını açıklamaktadır: Azgınlara da çok kötü bir gelecek vardır, yani onların varacakları yer çok kötüdür. Müteakiben Cenâb-ı Hak, onların varacakları yerin neresi olduğunu açıklamaktadır: Cehennem! Orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!, yani onların kendileri için ikamet yeri olarak seçtikleri o yer ne kötüdür!
Yorumu Yorumla
-
Cehenneme (جَهَنَّمَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenine dair Arap dilbiliminde iki farklı yaklaşım olduğunu tespit eder. Şayet saf Arapça kabul edilirse "c-h-m" (cehm) kökünden türediğini; sözlükte "yüzünü asmak, karanlık, dipsiz kuyu ve feci derinlik" anlamlarına geldiğini belirtir. "Cehenneme" isminin; o azgınların (tâğîlerin) atılacağı yerin sıradan bir çukur değil, içine düşenin bir daha asla ışık göremeyeceği o dondurucu, asık suratlı ve "dipsiz ontolojik karanlığı" nitelediğini aktarır.
El-Cevâlîkî, "Cehennem" isminin Arap dilinin kendi fıtri (iştikak) yapısından türemediğini; kadim monoteistik metinlerden Arapçaya geçmiş (muarreb), yabancı kökenli (A'cemî) ve gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) özel bir eskatolojik mekân ismi olduğunu inceler.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu (Sami) dillerindeki etimolojik serüvenini çözümler. İbranicedeki "Gê-Hinnōm" (Hinnom Vadisi - Kudüs'ün güneyinde putlara çocukların kurban edildiği ve sonradan çöplük/ateş çukuru haline gelen lanetli vadi) kelimesinden; Süryanice ve Aramice "Gēhannā" formu üzerinden İslam öncesi Arapçaya yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın bu tarihsel/coğrafi terimi alıp, yeryüzündeki tiranların ve sınır tanımazların (tâğîlerin) ahirette ebediyen yanacakları o "mutlak kozmik ateş ve ceza merkezine" dönüştürdüğünü tartışır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Cehennem" mefhumunu, Cahiliye bedevisinin ontolojik sorumsuzluğuna indirilmiş en ağır darbe olarak okur. Ahireti (ve hesap gününü) inkâr eden pagan aklın; kâinatın Yaratıcısı tarafından bu "Cehennem" kavramıyla kuşatılarak, yeryüzünde işlenen hiçbir kibrin ve zulmün karşılıksız kalmayacağı o sarsılmaz ve dehşet verici "ilahi adalet (teodise) zindanına" kilitlendiğini tespit eder. Cennet takvanın, Cehennem ise kibrin mutlak varış noktasıdır.
Yeslevnehâ (يَصْلَوْنَهَا)
İbn Fâris, "s-l-y" kökünün sözlükte "ateşe girmek, ateşe maruz kalmak, yanmak, kızarmak, ateşin sıcaklığını ve acısını bizzat tatmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul fiil olan "yeslevne" ile "hâ" (oraya / cehenneme) zamirinin birleştiği "yeslevnehâ" (oraya girip yanarlar / onun ateşine bizzat yaslanırlar / o ateşte kavrulurlar) eyleminin; o azgınların (tâğîlerin) o çukuru sadece uzaktan izlemeyeceklerini, bizzat bedenleriyle ve ruhlarıyla o dondurucu ateşin merkezine "gömülüp acıyı tadacaklarını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sılâ/saly (s-l-y) kavramının, ateşe sadece temas etmekten (ihtirak) felsefi olarak çok daha derin ve ıstıraplı bir eylem olduğunu söyler. "Saly", insanın veya nesnenin ateşi bütünüyle hissetmesi, ateşin içine hapsolup o yakıcı harareti bütün hücrelerinde "bitmeyen bir süreç olarak yaşamasıdır."
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (yeslevnehâ) muazzam bir eskatolojik zıtlık (tıbâk) ve fiziksel estetik olarak değerlendirir. Surenin 51. ayetinde takva sahipleri için "Muttekiîne fîhâ" (O cennetlerde tahtlara yaslanırlar) tasviri kullanılırken; burada o kelimenin tam simetrik zıddı olarak azgınların "Cehenneme yaslanmaları / Ateşe girmeleri" (yeslevnehâ) kurgusunun kullanıldığını; iyilerin huzura (tahta) kurulmasına karşılık, zalimlerin bizzat "ateşin kendisine kurulduklarını/kavrulduklarını" resmeden o dondurucu ve sarsıcı ilahi adalet sanatını vurgular.
Fe Bi'sel (فَبِئْسَ الْـ)
İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bağlacı "fa" (işte / sonuç olarak) ile "b-e-s" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. B-e-s kökünün sözlükte "şiddet, zorluk, eziyet, kötülük, mutlak sefalet ve iğrençlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Arap dilinde doğrudan yerme ve kınama (zemm) fiili olarak kurgulanan "fe bi'se" (o ne iğrençtir! / o ne feci ve kötü bir şeydir!) nidasının; kâinatın Yaratıcısının o azgınların vardığı menzile duyduğu o mutlak, dondurucu ve ontolojik "nefreti/kınamayı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, be's/bi'se (b-e-s) kavramının, bir şeyin doğasındaki kusuru, kötülüğü ve fıtratın ondan duyduğu şiddetli tiksintiyi ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın Eyyûb ve Süleyman peygamberleri överken kullandığı o eşsiz "Ni'me" (O ne güzeldir!) fermanının tam ontolojik karşılığı olarak; o kibre kapılıp yoldan çıkanların (tâğîlerin) varacağı menzile "Bi'se" (O ne feci/kötüdür!) denmesinin, kâinattaki o sarsılmaz ilahi adalet ve "ahlaki bedel" yasasını mühürlediğini aktarır.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kınama (bi'se) fiilini varoluşsal bir estetik reddiye olarak okur. Kâinatın Sahibinin, cenneti anlatırken kurduğu o devasa ve aydınlık estetiği (Husne Meâb); cehenneme gelince bütünüyle parçalayarak yerine bu "Bi'se" (ne iğrenç/ne kötü) kelimesiyle mutlak bir "çirkinlik, yıkım ve azap estetiği" yerleştirdiğini; kâfirin yeryüzündeki eyleminin çirkinliğinin, ahiretteki mekânının çirkinliğine (bi'se) dönüştüğünü ifade eder.
Mihâd (مِهَادُ)
İbn Fâris, "m-h-d" kökünün sözlükte "bir yeri düzeltmek, pürüzlerini gidermek, yatmak ve dinlenmek için hazır hale getirmek, yatak, beşik ve döşek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el) gelen ve bir önceki kınama fiiline (bi'se) özne olan "el-Mihâd" (o döşek / o yatak / o hazırlanan dinlenme yeri) isminin; kâinatın Yaratıcısı tarafından o azgınlar (tâğîler) için özenle serilmiş, ancak pamuktan değil bütünüyle "ateşten, ızdıraptan ve azaptan" dokunmuş o feci eskatolojik yatağı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, mehd/mihâd (m-h-d) kavramının, anne şefkatiyle sallanan bir beşik (mehd) veya insanın günün yorgunluğunu atmak için serdiği rahat bir yatak (döşek) olduğunu söyler. Kur'an'ın bu kelimeyi cehennem bağlamında kullanmasının; insanın sığınacak, dinlenecek ve huzur bulacak hiçbir yerinin kalmadığını gösteren o dondurucu çaresizliği mühürlediğini aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (fe bi'sel mihâd) teolojik bir ironi ve eskatolojik sarsıntı (tehakküm) sanatı olarak değerlendirir. Yeryüzünde krallar gibi lüks döşeklerde yatan, halkı ezen ve Allah'ın sınırlarını yırtan azgınlara (tâğîlere); ahirette içine girdikleri o ateş kuyusunun (cehennemin) bizzat "İşte bu sizin yatağınızdır (mihâd)" denilerek sunulmasındaki o muazzam ve korkunç ilahi kinayeyi/sarkazmı inceler. Muttekîlerin cennetteki sarsılmaz konforuna (yaslanmalarına) karşılık; zalimlerin konforu (yatağı), "ne feci bir yatak" (bi'sel mihâd) olan o kaynayan ateş çukurudur. Yeryüzündeki kibrin ahiretteki yatağı, ateşten bir beşiktir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla