Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 55. Ayet

    هٰذَاۜ وَاِنَّ لِلطَّاغ۪ينَ لَشَرَّ مَاٰبٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hâżâ(c) ve-inne littâġîne leşerra meâb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      55-56. “Bu böyledir. Öte yandan azgınlara da çok kötü bir gelecek, cehennem vardır; orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!”

      Bu böyledir. Yani müttakilerin sevabı ve takvalarının mükâfatı olarak sözünü ettiğimiz ikramlar işte bunlardır. Hemen arkasından da azgınların cezasını açıklamaktadır: Azgınlara da çok kötü bir gelecek vardır, yani onların varacakları yer çok kötüdür. Müteakiben Cenâb-ı Hak, onların varacakları yerin neresi olduğunu açıklamaktadır: Cehennem! Orayı boylayacaklar. Ne kötü bir yer orası!, yani onların kendileri için ikamet yeri olarak seçtikleri o yer ne kötüdür!​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, Arap dilinde yakın mesafedeki, göz önündeki veya zihinde tamamen somutlaşmış bir nesneye/duruma işaret eden yakın işaret zamiri (işte bu / durum bundan ibaret) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, bir önceki ayet dizisinde takva sahiplerine (muttekîn) sunduğu o dondurucu ve ebedi "Husne Meâb" (en güzel dönüş yeri / cennet) tasvirini bütünüyle tamamlayıp kapattıktan sonra; sahneyi ve felsefi odağı aniden tam zıttı olan o feci eskatolojik (ahiret) tabloya çevirmek için kullandığı o keskin, sarsıcı ve ayırıcı işaret köprüsüdür.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve uzamsal (mekânsal) kurgusunda bu zamiri (hâzâ) muazzam bir yapısal "ayraç, perde ve geçiş" (transition) estetiği olarak okur. Surenin 49. ayetindeki "İşte bu bir zikirdir" (Hâzâ zikrun) kurgusuyla takva ehlinin cennet sahnesinin açıldığını; şimdi 55. ayette yine "İşte bu" (Hâzâ) kurgusuyla o aydınlık sahnenin bütünüyle kapatılıp, yerine o dondurucu ve karanlık "cehennem/yıkım" sahnesinin açıldığını tartışır. Bu "Hâzâ", kâinattaki o mutlak ilahi adalet terazisinin iki kefesi arasındaki devasa felsefi menteşedir.

        Ve İnne (وَإِنَّ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, her türlü şüpheyi kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" (ama şüphesiz / fakat muhakkak ki / gerçek şu ki) kelimesinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, iyilerin (muttekîn) ulaştığı o muazzam ebediyetin hemen ardından; birazdan zikredilecek olan o karanlık ve isyankâr zümrenin varacağı o feci ve kaçınılmaz ontolojik sonun; bir varsayım, masal veya ihtimal olmadığını, Zâtının teminatı altında sarsılmaz bir "ilahi yıkım yasası ve kesinlik" olduğunu kâinata mühürleyen dondurucu geçiş köprüsüdür.

        Lit Tâğîne (لِلطَّاغِينَ)

        İbn Fâris, tahsis/aidiyet edatı "lâm" (li/için) ile "t-ğ-y" kökünden türeyen ism-i fâil çoğul formunun birleşimidir. T-ğ-y kökünün sözlükte "suyun yatağından taşması, haddi bütünüyle aşmak, sınırı yırtmak, pervasızlık, azgınlık ve kibre kapılıp isyan etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Lit-tâğîne" (o sınır tanımayan azgınlar için / o hududu yırtan tiranlar için) isminin; takva sahiplerinin (muttekîn - sınırlarını koruyanların) o sarsılmaz felsefi ve ahlaki "mutlak zıddını" nitelediğini; Allah'ın koyduğu ontolojik, hukuki ve ahlaki hudutları (Süleyman veya Eyyûb gibi korumayıp) kasten, küstahça ve kibre kapılarak "taşıran/yıkan" o devasa fesat öznelerini işaretlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tuğyan/tâğî (t-ğ-y) kavramının, felsefi olarak sadece sıradan bir günah işlemekten veya hata yapmaktan (zenb/hatîe) bütünüyle farklılaştığını söyler. Tuğyan; insanın elindeki güce, mülke veya sağlığa aldanarak kendi acziyetini (abd oluşunu) unutması, kendi nefsini ilahlaştırarak kâinatın asıl Sahibine karşı "müstağni (kendi kendine yeterli) bir başkaldırı ve taşkınlık" içine girmesidir. Tâğî, yeryüzünün o dondurucu, narsist ve hudut tanımayan ontolojik tiranıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Tuğyan" mefhumunu, Tevhid ahlakının yeryüzündeki en büyük ve en yıkıcı ideolojik düşmanı olarak inceler. Cahiliye aklının ve her çağdaki putperest kibrin temelinde bu "kendi kendine yeterlilik ve taşıp azma" (tuğyan) hastalığının yattığını hatırlatır. Kâinatın Yaratıcısının cenneti "Muttekîlere" (haddini bilip korunanlara) tahsis ederken, cehennemi bizzat "Tâğîlere" (haddini aşıp taşanlara) ayırmasının; İslam felsefesinde insanın Allah karşısındaki yegâne değer ölçütünün "kendi sınırını (acziyetini) bilmek veya o sınırı kibre kapılıp yıkmak" şeklindeki o sarsılmaz ve dondurucu ontolojik denklem olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramı (tâğîn) teo-politik bir iktidar ve ahlak felsefesi olarak okur. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak yeryüzünde siyasi, ekonomik veya sosyal gücü eline geçirdiğinde "adaletin yatağından taşan" (t-ğ-y), toplumu ezen ve kâinatı mülkü sanan zalimleri kilitlediğini; bu ayetin, gücü "Evvâb/İnabe" (Allah'a dönüş) ile terbiye eden Süleyman'ın tam karşısına, gücü kibre dönüştüren o "Taşkınları/Tiranları" (Tâğîn) oturtan kusursuz bir İbrahimi teodise (adalet) manifestosu olduğunu ifade eder.

        Le Şerra (لَشَرَّ)

        İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le/kesinlikle) edatı ile "ş-r-r" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Ş-r-r kökünün sözlükte "ateşin etrafa saçılan yıkıcı kıvılcımı, çürüme, fesat, iyiliğin ve noksansızlığın (hayrın/husnün) mutlak ontolojik zıddı olan kötülük ve feci akıbet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i tafdil (en üstünlük derecesi) bağlamında gelen "le şerra" (kesinlikle en kötü olan / mutlak ve sarsıcı bir kötülük) tamlamasının; o azgınların (tâğîlerin) varacağı menzilin sıradan bir cezaevi değil, insanın fıtratındaki, idrakindeki ve bedenindeki her türlü estetik ile huzuru bütünüyle parçalayan o "nihai, dondurucu ve ebedi yıkım (şerr)" merkezini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, şerr (ş-r-r) kavramının, kâinatta her selim aklın ve fıtratın doğal olarak tiksindiği, kaçındığı ve ıstırap duyduğu o "mutlak noksanlık ve acı tecrübesi" olduğunu söyler. Kur'an'ın, takva ehli için zikrettiği "Husne" (en güzel/estetik) kelimesinin tam ve simetrik karşılığına, azgınlar için bu "Şerr" (en kötü/yıkıcı) kelimesini oturtması; insanın yeryüzündeki ahlaki eyleminin (ya hududu korumanın ya da taşıp yıkmanın), ahiretteki yurdunun ontolojik mimarisini (ya güzelliği ya da feci bir yıkımı) bizzat kendi elleriyle ördüğünü aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (şerr) eskatolojik bir denklik (simetri) felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde "Ehyâr" (en hayırlılar / hayr üretenler) olarak anılan peygamberlerin ve muttekîlerin karşısında; yeryüzünde tuğyan ederek (azarak) hayatı zindana çevirenlerin, ahirette tam da kendi ürettikleri o zulmün ontolojik karşılığı olan o "mutlak Şerr" (en kötü akıbet) ile yüzleşeceklerini; ilahi adalette (teodisede) hiç kimseye haksızlık edilmediğini, herkesin ektiği tohumun (hayrın veya şerrin) ebedi meyvesini/şarabını yutacağını kâinata ilan eden o kusursuz Kuranî anayasa olduğunu ifade eder.

        Meâb (مَآبٍ)

        İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, yönelmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya ism-i zaman formundaki "meâb" (dönüş yeri / nihai sığınak / varılacak asıl son yurt) kelimesinin; o hududu yırtan tiranların (tâğîlerin) yeryüzündeki o devasa, kibirli ve şımarık saltanatlarının ebedi olmadığını; ölüm denen o ontolojik kırılmanın ardından bütünüyle göçüp, sarsılmaz bir zorunlulukla (ilahi kanunla) çakılacakları ve demir atacakları o "korkunç eskatolojik çukuru / feci varış menzilini" nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kapanışı (şerre meâb) muazzam bir "tıbâk" (zıtlık) ve eskatolojik ironi estetiği olarak okur. Surenin 49. ayetinde takva ehli için kullanılan "Husne Meâb" (en güzel dönüş yeri) fermanının, bu 55. ayette azgınlar için "Şerre Meâb" (en kötü dönüş yeri) olarak bütünüyle ve simetrik olarak tersine çevrildiğini; bu edebi paralelliğin, iyilik ile kötülük arasındaki o devasa felsefi uçurumu, insanın gözünün önünde iki zıt tablo (aydınlık ve zifiri karanlık) halinde dondurucu bir ihtişamla resmettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu meâb (e-v-b) mefhumunu varoluşsal bir aslına rücu ve ilahi adalet felsefesi olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının, acıda veya mülkte daima kendisine bükülenlere "Evvâb" (daima dönen) sıfatını verip onlara en güzel yurdu (Husne Meâb) lütfettiğini hatırlatır. Ancak yeryüzünde fıtratını bozan, aslına dönmeyi reddeden ve yoldan çıkan (Tuğyan eden) o nankör akılların; ahirette kaçacak hiçbir yer bulamayarak, bizzat kendi kibrinin ördüğü o cehenneme "zorunlu olarak, sürünerek ve en kötü şekilde döndürüleceğini" (Şerre Meâb); evrende her şeyin nihayetinde kendi fıtratının (veya ihanetinin) merkezine (meâbına) çarpacağını ifade eden o kusursuz, sarsılmaz ve dondurucu Kuranî hakikat olduğunu aktarır. İyinin meâbı güzellik, azgının meâbı ise yıkımdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X