هٰذَا مَا تُوعَدُونَ لِيَوْمِ الْحِسَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 53. Ayet
Daralt
X
-
54. “İşte bunlar, hesap günü için size vâdedilenlerdir.”
53. “Kuşkusuz bu, bitmek tükenmek bilmeyen nimetimizdir.”
İşte bunlar, hesap günü için size vâdedilenlerdir. Bunu insanlara sanki melekler söylemektedirler: Ey cennet ehli! İşte bunlar Kur’anda size vâdedilenlerdir. Sonra Cenâb-ı Hak’tan onlara bu nimetlerin ebediyen kendilerinin olacağı müjdesi gelmektedir: Kuşkusuz bu, bitmek tükenmek bilmeyen nimetimizdir. Yani arkası kesilmeyecek ve sona ermeyecek olan nimetlerimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, Arap dilinde yakın mesafedeki, göz önündeki veya zihinde tamamen somutlaşmış bir nesneye/duruma işaret eden yakın işaret zamiri (işte bu / tam da şu anlattığımız) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, bir önceki ayette takva sahipleri için kapılarını ardına kadar açtığı o eşsiz bahçeleri, meyveleri ve bakışlarını eşlerine hapsetmiş (kâsırâtut-tarf) o denk/yaşıt eşleri (etrâb) anlattıktan sonra; "İşte bu" (hâzâ) diyerek o ebedi şöleni bir hayal, efsane veya felsefi bir soyutlama olmaktan çıkarıp, bizzat muhatabın (ve takva sahibinin) avuçlarının içine, idrakinin tam merkezine "somut ve sarsılmaz bir eskatolojik (ahiret) gerçeklik" olarak indiren işaret köprüsüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu işaret (hâzâ) mefhumunu ontolojik bir "huzur ve tahakkuk (gerçekleşme)" estetiği olarak okur. Kur'an'ın cennet nimetlerini sadece vaat etmekle kalmayıp, o tasvirlerin hemen ardından "İşte bu" (hâzâ) zamiriyle konuyu bağlamasının; zaman ve mekân sınırlarını parçalayarak, ahiretteki o mutlak ödülü daha yeryüzündeyken müminin ruhuna ve aklına "hazır, nazır ve dokunulabilir bir gerçeklik" (tahakkuk) olarak giydirdiğini, "hâzâ" kelimesinin şüpheyi kökünden kesen o dondurucu ve görsel ilahi mühür olduğunu ifade eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki cümleyi öncesine bağlayan ve "şey ki / o şey / o devasa lütuf" anlamlarına gelen ism-i mevsul (bağlaç) olduğunu tespit eder. O somutlaştırılan nimetlerin (hâzâ), birazdan zikredilecek olan o sarsılmaz "ilahi sözleşmenin" (vaadin) bizzat nesnesi, bedeli ve karşılığı olduğunu kilitler.
Tû'adûne (تُوعَدُونَ)
İbn Fâris, "v-a-d" kökünün sözlükte "birine gelecekte bir iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, vaat etmek, taahhütte bulunmak ve kesin bir antlaşma yapmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Meçhul (edilgen) muzari çoğul fiil formunda gelen "tû'adûne" (size söz verilen / size kesin olarak taahhüt edilen) eyleminin; o eşsiz cennet yurdunun ve nimetlerin, kâinatın Yaratıcısı tarafından rastgele veya o anki bir lütufla değil, yeryüzündeyken takva sahipleriyle (muttekîn) yapılmış o sarsılmaz, şeriksiz ve dikey "ilahi sözleşmenin (vaadin)" mutlak bir icrası/yerine getirilmesi olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, va'd (v-a-d) kavramının Arapçada genellikle "iyilik, lütuf ve ödül" sözü vermek için kullanıldığını; kötülük ve ceza vaadi için ise "vaîd" (tev'îd) kelimesinin tercih edildiğini söyler. "Size vaat edilen" (mâ tû'adûne) fermanının; Allah'ın dünyada peygamberleri (Eyyûb, Süleyman, İbrahim gibi) vasıtasıyla insanlığa sunduğu o "sabrederseniz kazanacaksınız" şeklindeki o devasa sözleşmenin (vaadin) ahirette hiçbir kesintiye, eksikliğe veya caymaya uğramadan (zira Allah vaadinden dönmez) bütünüyle tahakkuk ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (tû'adûne) ontolojik bir teodise (ilahi adalet) ve ahlaki teminat felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın sınırlarını koruyanların (takva sahiplerinin) çoğunlukla acı çektiği, mahrum kaldığı ve zalimlerin (tiranların) mülk içinde yüzdüğü o adaletsiz (fani) denkleme karşı; Kur'an'ın bu "Söz verilen" (tû'adûne) eylemiyle kâinata o sarsılmaz ve dondurucu adalet kurgusunu mühürlediğini; "İslam ahlakında insanın yeryüzündeki hiçbir feragatinin veya acısının sahipsiz olmadığını, bizzat kâinatın Yaratıcısının o mutlak 'Vaadi/Sözü' ile garanti altına alındığını" ifade eder. Vaat (söz), ahiretteki cennetin tapusudur.
Liyevmi (لِيَوْمِ)
İbn Fâris, zaman bildiren edat "lâm" (için/vaktine) ile "y-v-m" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Y-v-m kökünün sözlükte "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen zaman, gün, devir, mutlak ve sarsıcı bir olayın yaşandığı zaman dilimi" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Liyevmi" (o Gün için / o sarsılmaz zaman diliminde verilmek üzere) tamlamasının; o devasa ilahi ödüllerin ve sözleşmenin (vaadin) tahakkuk edeceği zamanın dünyevi, fani ve geçici bir takvim yaprağı olmadığını, kâinatın bütün tarihinin akıp giderek nihayetinde çarpacağı ve duracağı o "son ve mutlak kozmik zamanı (epoku)" nitelediğini belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret) uzamında "Yevm" (Gün) mefhumunu, monoteistik bir zaman felsefesi olarak inceler. Kur'an'ın bu kelimeyi 24 saatlik fiziksel bir dönüş olarak değil; yeryüzündeki eylemlerin (tarihin) bütünüyle son bulduğu, fani zamanın yırtıldığı ve kâinatın Yaratıcısının kendi mutlak adaletini sergileyeceği o devasa, dondurucu ve ebedi "Olay/Hesaplaşma Günü" olarak kurguladığını tartışır. O "Gün", bildiğimiz zamanın ölümü ve ilahi adaletin dirilişidir.
El-Hısâb (الْحِسَابِ)
İbn Fâris, "h-s-b" kökünün sözlükte "saymak, miktarını ve sınırını belirlemek, muhasebe yapmak, ince eleyip sık dokumak, bilanço çıkarmak ve sorguya çekmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen ve önceki kelimeyle birleşerek (Liyevmil-Hısâb) isim tamlaması oluşturan "el-Hısâb" (o mutlak Hesabın / o dondurucu muhasebenin ve bilançonun) isminin; o vaat edilen cennetin rastgele dağıtılan bir hediye olmadığını, yeryüzünde işlenen zerre kadar iyiliğin ve kötülüğün "sayılıp, tartılıp, mutlak bir adalet terazisinden (hesaptan) geçirildiği" o sarsılmaz ontolojik mahkemenin neticesi olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hisâb (h-s-b) kavramının, Allah için kullanıldığında bir "bilgi eksikliğini gidermek" (sayarak öğrenmek) manasına gelmediğini; bilakis kulun yeryüzünde işlediği her eylemin (sabrın, takvanın, acının veya kibrin) o kulun kendi gözleri önüne serilerek, adaletin zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak bir "matematiksel ve ontolojik kesinlikle (bilançoyla)" tahakkuk ettirilmesi olduğunu söyler. "Hesap Günü" (Yevmul-Hisâb); her eylemin tam ve eksiksiz karşılığının sarsılmaz bir şeffaflıkla ödendiği gündür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Yevmul-Hisâb" (Hesap Günü) kavramını, Cahiliye bedevisinin kibrine ve otonomi (hesap vermezlik) iddiasına karşı İslam felsefesinin en büyük ve en kilit ontolojik silahı olarak okur. Müşrik aklın dünyada işlediği eylemlerin yanına kâr kalacağını ve ölünce toprağa karışıp yok olacağını sanmasına (bâtıl kurgusuna) karşılık; Kur'an'ın bu "Hesap" (h-s-b) kavramıyla bütün insanlığı ve kâinatı, eylemlerin sonlu olmadığı, er ya da geç kâinatın Otoritesine "muhasebe (hesap) verileceği" o mutlak, dondurucu ve evrensel adalet bilincine (takvaya) kilitlediğini tespit eder. Takva sahipleri (muttekîn), işte bu "Hesap"tan başarıyla çıktıkları için o sonsuz nimetlere (hâzâ) ulaşmışlardır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde "Hesap Günü"nün eskatolojik mahiyetini aktarır. Kur'an'da ahiretin isimlerinden biri olan bu tamlamanın (Liyevmil-Hısâb); insanın başıboş (suda) yaratılmadığını, özgür iradesinin (femnun ev emsik / lütfet veya tut) mutlak bir "mesuliyet" (sorumluluk) getirdiğini ve dünyadaki eşitsizliklerin, acıların ve haksızlıkların ancak bu "Hesap/Muhasebe" terazisiyle ilahi bir dengeye (teodiseye) oturacağını kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayetin kapanışını ontolojik bir güven ve liyakat manifestosu olarak değerlendirir. Takva sahipleri için vadedilen o göz kamaştırıcı cennetlerin (Adn'in, meyvelerin, yaşıt eşlerin) bir masal değil, bizzat kâinatın en sağlam, en matematiksel ve en adil mekanizmasına (Hesap Gününe) endekslendiğini; "İşte bu, Hesap Günü için size vadedilendir" (Hâzâ mâ tû'adûne liyevmil hısâb) fermanının; eylemin (takvanın) ve ödülün (cennetin) o devasa, sarsılmaz ve kusursuz "Tevhid bilançosunu" mühürleyen o muazzam Kuranî sözleşme olduğunu ifade eder. Hesap şaşmaz, vaat ise mutlaka gerçekleşir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla