Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 52. Ayet

    وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ’indehum kâsirâtu-ttarfi etrâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan yaşıt dilberler olacak.”

      Yanlarında eşlerinden başkasına bakmayan dilberler. Yani sadece eşlerine bakan, başkalarının eşlerine gözlerini çevirmeyen ve başkalarının yanına gitmeyen dilberler... En doğrusunu Allah bilir.

      “Etrâb” (اتراب) kelimesi hakkında şöyle dediler: Hepsi aynı yaştadırlar. Bununla hem erkeklerin ve hem de eşlerinin aynı yaşta olduğu kastedilmektedir. Yahut onların hepsinin aynı durumda olacakları, hallerinin değişmeyeceği, ihtiyarlamayacakları, dünyada bazılarının diğerinden daha yaşlı ve bazısının diğerinden daha zayıf olduğu gibi bir hale düşmeyecekleri, yaşlanmayacakları, büyümeyecekleri ve zayıf düşmeyecekleri kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Indehum (وَعِندَهُمْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", "a-n-d" kökünden türeyen ve "yanında, nezdinde, huzurunda, katında" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı "inde" ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Ve onların bizzat yanlarında / onların kendi özel alanlarında" (ve ındehum) tamlamasının; ahiret yurdunda o takva sahiplerine (muttekîn) sunulan eşlerin, uzak bir mekânda veya ulaşılmaz bir mesafede değil; doğrudan doğruya o yaslanılan tahtların (muttekiîne) başucunda, bütünüyle onlara tahsis edilmiş o "mutlak, şahsi ve dondurucu yakınlık (ünsiyet) çemberinin" tam merkezinde bulunduğunu nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu mekânsal kurguyu (ındehum) ontolojik bir aidiyet ve mahremiyet estetiği olarak okur. Cennet ehlinin (erkek veya kadın) dünyada korudukları iffetlerine ve ilahi sınırlara (takvaya) karşılık; kâinatın Yaratıcısının onlara ahirette "başkasının alanına girmeyen ve sadece onların kendi yanlarında (ındehum) var olan" o kusursuz, sarsılmaz ve mutlak aidiyet/eşlik (mahremiyet) ödülünü sunduğunu ifade eder. Eş, uzakta değil, bizzat varoluşun "katındadır" (inde).

        Kâsırâtu (قَاصِرَاتُ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "uzunluğun veya serbestliğin zıddı olarak bir şeyi kısa tutmak, hapsetmek, kısıtlamak, sınırlandırmak, başkasına geçmesine engel olmak ve sadece bir noktaya kilitlemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil (etken sıfat) dişil çoğul formunda gelen "kâsırâtu" (kısıtlayanlar / hapsedenler / sadece bir noktaya kilitleyenler) isminin; o cennet eşlerinin sıradan bir varoluş sergilemediğini, kendi iradeleri ve fıtratlarıyla o devasa "sadakat ve odaklanma" eylemini bizzat, aktif olarak ve sürekli (ism-i fâil) ürettiklerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kasr/kâsırât (k-s-r) kavramının, fiziksel bir zindana kapatılmaktan ziyade; insanın kendi arzusunu, sevgisini ve dikkatini kendi iradesiyle "sadece tek bir merkeze (eşine) hapsetmesi, dışarıdaki her şeye karşı körleşmesi" olduğunu söyler. "Kâsırât" (kısıtlayanlar/sınırlandıranlar) sıfatı; o eşlerin başka hiçbir varlıkta gözü olmayan, kalplerini ve arzularını sadece kendi eşlerine (takva sahiplerine) "kilitleyen/kısaltan" o mutlak sadakat ve aşk abideleri olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimeyi muazzam bir psikolojik iffet ve estetik zarafet olarak değerlendirir. "Kâsırât" kelimesinin, kadının (veya eşin) dışarıdan bir baskıyla değil, bizzat kendi içindeki o görkemli sevgi ve doymuşluk hissiyle "kendi bakışını gönüllü olarak kendi eşine hapsetmesini" resmettiğini vurgular. En büyük estetik, her şeye bakan değil, sadece sevdiğine kilitlenen (kâsırât) o dondurucu ve asil (iffetli) fıtrattır.

        Et-Tarfi (الطَّرْفِ)

        İbn Fâris, "t-r-f" kökünün sözlükte "bir şeyin en uç noktası, kenarı, sınırı, göz kapağı ve göz kapağının hareket etmesiyle oluşan o anlık bakış/nazar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen ve önceki kelimeyle isim tamlaması oluşturan "et-Tarfi" (o bakışların / göz kapaklarının / nazarların) kelimesinin; "Kâsırâtut-Tarf" (bakışlarını sadece eşlerine hapsedenler / gözü dışarıda olmayanlar) formunda birleşerek, eşler arasındaki o en hayati, en derin ve en sarsılmaz ontolojik bağın (sadakatin) bizzat "gözler/bakışlar" üzerinden kurgulandığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tarf (t-r-f) kavramının, uzun uzadıya bakmaktan (nazar) ziyade; göz kapağının o ilk, anlık ve iradi "fırlatılışı (kayması)" olduğunu söyler. "Gözlerini/bakışlarını hapsedenler" tamlaması; o eşlerin sadece fiilen sadık kalmakla yetinmediklerini, bilinçaltlarındaki veya fıtratlarındaki o en ufak "anlık göz kaymalarını (tarf)" bile bütünüyle iptal ettiklerini, gözlerinin uçlarının bile sadece eşlerine değdiği o mutlak, pürüzsüz ve dondurucu "ilahi sadakat estetiğini" aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (kâsırâtut-tarf) teolojik bir huzur ve psikolojik güven felsefesi olarak okur. Yeryüzündeki insan ilişkilerinde (evliliklerde) en büyük acının, kıskançlığın ve güvensizliğin temelinde "gözün (arzunun) başkalarına kayması" ihtimalinin yattığını; ahiret yurdunda (Adn'de) ise kâinatın Yaratıcısının bu fani güvensizlik duygusunu bütünüyle parçalayarak, eşleri "bakışları birbirine kilitlenmiş" (kâsırâtut-tarf) bir fıtratta yarattığını; böylece cennette zerre kadar kıskançlık, rekabet veya şüphe barındırmayan o kusursuz, ebedi ve sarsılmaz "Tevhidi sevgi" ortamını inşa ettiğini ifade eder.

        Etrâbun (أَتْرَابٌ)

        İbn Fâris, "t-r-b" kökünün sözlükte "toprak, toz, insanın yaratıldığı öz madde, aynı toprakta/zamanda doğup büyümüş yaşıtlar ve denkler" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tırb kelimesinin çoğulu olan ve nekre (belirsiz/yücelik) formda gelen "etrâbun" (aynı yaştaki dilberler / kusursuz yaşıtlar / akranlar) isminin; o eşlerin sadece sadakatleriyle (kâsırât) değil, aynı zamanda hem birbirleriyle hem de takva sahipleriyle (eşleriyle) olan o mutlak "biyolojik, kronolojik ve psikolojik yaş uyumu/denkliğiyle" de kusursuzlaştırıldığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tırb/etrâb (t-r-b) kavramının, genellikle aynı dönemde toprağa basmış, gençliklerini ve enerjilerini aynı anda paylaşan "birebir yaşıt" kadınlar veya eşler için kullanıldığını söyler. Cennetteki eşlerin "Etrâb" (yaşıt/akran) olmaları; aralarında hiçbir jenerasyon farkının, yaşlılık belirtisinin veya enerji uyuşmazlığının bulunmadığı; o taptaze, solmayan ve mutlak bir simetriyle kilitlenmiş o ebedi "gençlik baharı" pürüzsüzlüğünü aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik sisteminde "Etrâb" mefhumunu, zamanın ve çürümenin (aging) dondurulması (iptal edilmesi) felsefesi olarak inceler. Yeryüzünde zamanın her şeyi yaşlandırdığı, bedenleri birbirinden uzaklaştırdığı ve uyumu bozduğu (fani) gerçeğine karşılık; ahiretteki eşlerin sonsuza dek "Etrâb" (yaşıt/taptaze genç) olarak sabitlenmesinin; cennette kronolojik zamanın akmadığını, kâinatın Yaratıcısının o takva sahiplerini varoluşun en tepe noktasında, en enerjik ve en uyumlu halinde (etrâb) ebediyen "dondurup mühürlediğini" tespit eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu kavramın (etrâb) fizyolojik ve sosyolojik yorumunu aktarır. Klasik müfessirlerin (İbn Abbas gibi) bu kelimeyi "hepsi otuz üç yaşında, ne yaşlanan ne de gençleşen, en olgun ve en güzel çağlarında dondurulmuş eşler" olarak tefsir ettiğini; "Etrâb"ın, cennet ehline sunulan o estetik şölende hiçbir asimetriye, solmaya veya estetik uyumsuzluğa yer vermeyen o kusursuz ve sarsılmaz ilahi "denklik ve armoni (ahenk)" tasarımı olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu kapanışını (kâsırâtut tarfi etrâb) ontolojik bir ödül ve estetik tamamlanma manifestosu olarak okur. Dünyada Allah için haramdan gözlerini sakınan (takva) kullara; ahirette sadece meyveler ve içecekler değil, bizzat gözlerini onlardan ayırmayan (kâsırâtut-tarf) ve sonsuza dek taptaze kalan (etrâb) eşlerin verilmesinin; İslam ahlakında "insanın yeryüzündeki feragatinin (kısmasının/sakınmasının), ahirette en kusursuz, en uyumlu ve en güzel formda (etrâb) ona geri iade edileceği" şeklindeki o sarsılmaz, dondurucu ve adil ilahi sözleşmeyi kâinata ilan ettiğini ifade eder. Cennet, bakışların ihanet etmediği (kâsırât) ve zamanın bedeni çürütmediği (etrâb) o mutlak eskatolojik limandır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X