Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 51. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 51. Ayet

    مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا يَدْعُونَ ف۪يهَا بِفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍ وَشَرَابٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mutteki-îne fîhâ yed’ûne fîhâ bifâkihetin keśîratin ve şerâb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Orada yerlerine kurularak çeşit çeşit meyve ve içecek isteyebilecekler.”

      En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyet sanki orada insanların bir araya gelmeleri halini anlatmaktadır. Çünkü dünyada insanlar toplandıklarında meyveler ve içecekler istenir, insan tek başına olduğunda ise içecek meşrubat istemesi nadirdir. Sonra bu İlâhî beyan, cennette bir araya geldiklerinde insanların meyve ve meşrubat isteyeceklerini haber vermektedir, halbuki dünya örfünde meşrubat içmeyi seven insanlar, içeceklerle meyveleri bir arada nadiren arzu ederler. Bu da iki sebeptendir; ya ikisi birlikte yenildiğinde zararlı olacağı korkusundan, ya da ikisini bir arada bulamadıklarından dolayıdır. Cennette ise bu iki sebep söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir. Çeşit çeşit meyveler. Burada çok anlamına gelen “kesîr” (كثير) kelimesi, çeşitlilikten kinayedir; tek çeşit meyvenin çokluğu değil, muhtelif renkte çok farklı meyvelerin varlığı kastedilmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Muttekiîne (مُتَّكِئِينَ)

        İbn Fâris, "v-k-e" kökünün sözlükte "bir şeye dayanmak, yaslanmak, sırtını vermek, destek almak ve rahatlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İfti'al babında ism-i fâil (etken) çoğul formunda ve hâl (durum) zarfı olarak gelen "muttekiîne" (yaslanmış bir halde / kurularak / sırtlarını dayayarak) kelimesinin; takva sahiplerinin (cennet ehlinin) ahiretteki o ebedi yurtta (Adn'de) bedensel ve ruhsal olarak ulaştıkları o mutlak sükûneti, yorgunluğun bitişini ve "kusursuz konfor" vaziyetini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ittikâ (v-k-e) kavramının, felsefi olarak ayakta durmanın (kıyamın) ve çabalamanın (cehdin) bittiği o nihai "güven ve tatmin" noktası olduğunu söyler. İnsanın yeryüzünde sürekli bir korku, arayış ve meşakkat içinde dik durmaya çalışmasına karşılık; cennet yurdundaki ilk tasvirin "yaslanmış olarak" (muttekiîne) verilmesinin; kâinatın Yaratıcısı tarafından o seçkin kullara sunulan o sarsılmaz, endişesiz ve zahmetsiz "ontolojik istirahatı" kurguladığını aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (muttekiîn) muazzam bir "duruş ve ihtişam estetiği" olarak kullanıldığını değerlendirir. Yaslanarak oturmanın, krallara, güvende olanlara ve hiçbir telaşı bulunmayan o seçkin ve asil zümrelere has bir beden dili olduğunu; yeryüzünde Allah için yorulan (Eyyûb gibi) bedenlerin, ahirette bu heykelsi ve huzurlu "yaslanma/kurulma" estetiğiyle onurlandırılarak sonsuz bir kraliyet (mülk) makamına yükseltildiğini resmettiğini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (muttekiîn) ontolojik bir eylem felsefesi olarak okur. İslam düşüncesinde dünyanın "darul amel" (eylem/çalışma yurdu), ahiretin ise "darul ceza" (karşılık/ödül yurdu) olduğuna dikkat çekerek; "yaslanmış vaziyette" (muttekiîne) tasvirinin, kulluk imtihanının başarıyla tamamlandığını, artık koşmanın ve yorulmanın bütünüyle iptal edildiği o dondurucu ve ebedi "Tevhidi sükûnet ve ikram sahnesini" başlattığını ifade eder.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, "-de, -da, içinde" anlamlarında mekân ve zarfiyet bildiren "fî" harf-i ceri ile "hâ" (orada / o cennetlerin içinde) dişil zamirinin birleşimidir. O mutlak istirahatin ve kurulmanın (yaslanmanın) uzay boşluğunda veya belirsiz bir rüya âleminde değil, bizzat bir önceki ayette kapıları ardına kadar açılmış olan o devasa ve ebedi "Adn cennetlerinin tam bağrında, merkezinde ve örtüsü altında" gerçekleştiğini işaretleyen mekânsal kilit köprüsüdür.

        Yed'ûne (يَدْعُونَ)

        İbn Fâris, "d-a-v" kökünün sözlükte "birini çağırmak, seslenmek, talep etmek, istemek, nida etmek ve dua etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil olan "yed'ûne" (çağırırlar / anında isterler / talep edip getirtirler) eyleminin; yaslanmış haldeki o takva sahiplerinin, cennetteki nimetlere ulaşmak için ayağa kalkıp zahmet çekmediklerini, sadece sözlü olarak "çağırmalarının/istemelerinin", o nimetin anında ayaklarına gelmesi için kâfi olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dua/da'vet (d-a-v) kavramının, ahiret bağlamında muazzam bir anlamsal dönüşüm geçirdiğini söyler. Yeryüzünde "dua", aciz bir kulun Yaratıcısına yakarışı ve feryadıyken (Eyyûb'un nidâsı gibi); cennetteki "yed'ûne" (çağırırlar/isterler) fiili, acziyetin değil, mutlak bir otoritenin, şımarıklığın ve naz makamının ifadesidir. Cennet ehli sadece "seslenir" ve kâinatın Yaratıcısının emrine amade kıldığı o kusursuz hizmetkârlar (nimetler) anında icabet eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (yed'ûne) ontolojik bir irade ve konfor felsefesi olarak değerlendirir. Yaslanmışlık (muttekiîne) ile talep etmenin (yed'ûne) yan yana gelmesinin; insanın yeryüzündeki üretim, çalışma ve alın teri zorunluluğunu (ekonomi politiğini) bütünüyle parçaladığını; ahiretteki nimetlerin, insanın sadece zihinsel veya sözlü "isteğine (çağrısına)" endekslendiği o akıl almaz, dondurucu ve zahmetsiz (otomatik) ilahi ikram düzenini kâinata ilan ettiğini aktarır. İrade sese dönüşür (yed'ûne), nimet anında tecelli eder.

        Fîhâ (فِيهَا)

        İbn Fâris, zarfiyet bildiren "fî" edatı ve "hâ" (orada) zamirinin ikinci kez tekrarlanmış halidir. Hem yaslanmanın (muttekiîne fîhâ) hem de o devasa arzuları çağırıp emretmenin (yed'ûne fîhâ) bütünüyle o ebedi ve kusursuz bahçelerin (cennetin) dokunulmaz sınırları içinde gerçekleştiğini, dışarıdan hiçbir fani etkinin bu kusursuz mekâna sızamayacağını mühürleyen tekit (pekiştirme) köprüsüdür.

        Bi (بِ)

        İbn Fâris, eylemin yöneldiği veya vasıta kılındığı nesneyi bağlayan (ile / -i / -e) harf-i cerdir. O mutlak konfor halindeki çağrının ve emrin, boşluğa değil doğrudan doğruya o akıl almaz ilahi ikramlara ve lezzetlere kilitlendiğini işaretleyen bağlaçtır.

        Fâkihetin (فَاكِهَةٍ)

        İbn Fâris, "f-k-h" kökünün sözlükte "neşelenmek, sevinç duymak, şakalaşmak, insanın içini açan ferahlık ve salt açlığı bastırmak için değil, bütünüyle damak zevki, keyif ve haz için yenen her türlü meyve" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi fâkihetin" (birçok meyve türünü / o eşsiz lezzetleri) kelimesinin; cennetteki beslenmenin biyolojik bir zorunluluk (hayatta kalma güdüsü) olmadığını, bütünüyle psikolojik bir neşe, estetik bir tüketim ve saf bir "ontolojik lezzet" şöleni olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fâkihe (f-k-h) kavramının, Arap dilindeki "ferah ve sevinç" (fakah) kelimesiyle aynı kökten fışkırdığını söyler. Kur'an'ın ahiret nimetlerini sayarken sıradan doyurucu yemekler yerine bizzat "fâkihe" (zevk veren meyveler) kelimesini seçmesinin; o ebedi yurttaki her lokmanın, bedeni doyurmaktan ziyade insanın ruhuna "sevinç, estetik ve neşe" (f-k-h) pompalayan o muazzam ve aşkın ilahi tasarım olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Fâkihe" (meyve) mefhumunu, Cahiliye toplumunun coğrafi ve ontolojik gerçekliğine verilmiş dondurucu bir eskatolojik cevap olarak inceler. Çöl bedevisinin yeryüzündeki gerçekliğinin sürekli bir su kıtlığı, kuru hurma ve hayatta kalma endişesi olduğunu hatırlatır. Kur'an'ın, takva sahiplerine vaat ettiği bu yurdu, sadece temel ihtiyaçların giderildiği bir yer olarak değil, bedevinin (insanın) ancak hayal edebileceği o mutlak, lüks ve saf "zevk (fâkihe) diyarı" olarak kurgulamasının; Tevhid ahlakının yeryüzündeki o kurak direnişine verilmiş en görkemli ilahi ödül (telafi) manifestosu olduğunu tespit eder.

        Kesîratin (كَثِيرَةٍ)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte "azlığın, noksanlığın ve kıtlığın (kıllet) mutlak zıddı olarak çokluk, bolluk, bereket, sayılamayacak kadar yığılmış olmak ve tükenmezlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/sıfat formunda gelen "kesîratin" (çokça / hadsiz hesapsız / sayılamayacak kadar bol) kelimesinin; o zevk ve neşe veren meyvelerin (fâkihe) cennetteki miktarını ve çeşidini nitelediğini; bu nimetlerin dünyadaki gibi mevsimsel, sınırlı, çürüyen veya tükenen bir yapıya sahip olmadığını, "mutlak bir kozmik sonsuzlukla (bollukla)" fışkırdığını belirttiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kesret (k-s-r) mefhumunu ontolojik bir sınırsızlık ve teolojik ekonomi felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzündeki bütün güzelliklerin ve lezzetlerin temel kuralının "kıtlık/sınırlılık" (kıllet) olması ve değerini bu azlıktan almasına karşılık; kâinatın Yaratıcısının ahirette o takva sahipleri için kurguladığı o ilahi estetiğin (meyvelerin) "Kesîratin" (tükenmez ve hesapsız bir çokluk) sıfatıyla mühürlenmesinin; fani evrenin arz-talep (kıtlık) yasalarının parçalandığı, insanın arzusunun hiçbir zaman "yoklukla" terbiye edilmek zorunda kalmadığı o sarsılmaz ve dondurucu ebediyet bolluğunu ifade ettiğini aktarır. İlahi lütuf, sınır tanımaz (kesret).

        Ve (وَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı ve birleştirme edatıdır. Cennet ehlinin (muttekiîn) yaslanıp sipariş ettikleri (çağırdıkları) o devasa ilahi şölenin sadece yiyecek (meyve) boyutuyla sınırlı kalmadığını, o estetik tüketimin ontolojik olarak tamamlanması için bir sonraki zevk ve ferahlık kategorisine (içeceklere) bağlandığını işaretleyen köprüdür.

        Şerâb (شَرَابٍ)

        İbn Fâris, "ş-r-b" kökünün sözlükte "suyu veya herhangi bir sıvıyı yutmak, içmek, bedenin suya kanması ve susuzluğun mutlak olarak giderilmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formunda gelen "şerâb" (türlü içecekler / lezzetli şerbetler / yudumlanacak sıvı nimetler) kelimesinin; o bol meyvelerin ardına eklenerek, cennet ehlinin yeryüzündeki yorgunluklarını, hararetlerini ve acılarını bütünüyle kesip atan, boğazdan pürüzsüzce kayan o "mutlak serinletici, lezzetli ve sayısız (kesîretun sıfatı burayı da kapsar) ilahi içki/şerbet şölenini" nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde cennetteki "şerâb" kavramının dünyevi içkilerle olan felsefi ayrımını aktarır. Dünyadaki şarabın (veya içeceklerin) aklı bulandırdığı, baş ağrısı yaptığı veya sarhoşluk vererek insanı fıtratından kopardığı gerçeğine karşılık; ahirette takva sahiplerine sunulan bu mutlak "Şerâb"ın, içinde hiçbir kirlilik, sersemlik veya noksanlık barındırmayan, sırf ruha ve bedene o eşsiz lezzeti (f-k-h) zerk eden "arı duru bir ilahi ikram (şölen)" olduğunu kaydeder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik uzamında "Fâkihe ve Şerâb" (Meyve ve İçecek) ikilisinin yan yana gelişini, monoteistik "Ebedi Ziyafet/Şölen" (escatological banquet) kurgusunun kusursuz bir estetiği olarak okur. Yeryüzünde Allah'ın sınırlarını (takvayı) korurken oruç tutan, nefsinin meşru/gayrimeşru fani arzularını dizginleyen o kullara (abd/muttekiîn); ahiretin o muazzam kapıları ardına kadar açıldığında (mufettehaten), onları krallar gibi yaslandıkları tahtlarında (muttekiîne) ağırlayan ve sadece emirleriyle (yed'ûne) önlerine serilen o sınırsız, estetik ve dondurucu "ilahi ziyafeti (Meyve ve Şarabı)" kâinata resmettiğini tartışır. Takvanın (kendini tutmanın) ahiretteki bedeli, bu "sonsuz ve zahmetsiz ontolojik şölendir."

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X