Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 50. Ayet

    جَنَّاتِ عَدْنٍ مُفَتَّحَةً لَهُمُ الْاَبْوَابُۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Cennâti ‘adnin mufettehaten lehumu-l-ebvâb(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kapıları kendilerine ardına kadar açılacak adn cennetleri vardır.”

      Adn Cenneti

      Adn cennetleri, yani kalacakları cennetler demektir. “Adene fî mekâni kezâ” (عدن في مكان كذا) denilince, şöyle bir yerde ikamet etti, sanki orada cennetler vardır, orada kalırlar, asla oradan ayrılmak ve yerlerini değiştirmek istemezler denilmiş olur. Nitekim Cenâb-ı Hak da şunu haber vermektedir: “Oradan hiç ayrılmak istemezler”. Bazıları şöyle der: “Adnü’ş-şey” (عدن الشيء) bir şeyin ortası ve merkezi demektir. Cenâb-ı Hak sanki adn cennetini, cennetin merkezi mânasında kullandı. En doğrusunu Allah bilir.

      Kapıları kendilerine ardına kadar açılacak; bundan maksat cennetin kapılarıdır. Bazı insanların söylediği gibi ona şöyle denilir: Hangi kapısından girmek istiyorsan, buyur gir! Bunun, herkesin cennetteki kapısının açık olacağı mânasına gelmesi de muhtemeldir. Çünkü kapıları kapatmak, hırsızlık, ailesini ve mahremini görecekleri ve ailesinin de insanlara bakacakları endişesiyle ancak dünyada söz konusudur. Dünyada kapı ancak bunun için ve başkalarına kapatmak için kullanılır. Cennette ise böyle bir şey söz konusu değildir, çünkü Cenâb-ı Hak orada eşlerinden başkasına bakmayan dilberler olacağını haber vermektedir. Ayrıca orada hırsızlık korkusu da yoktur. Bundan dolayı âyette kapılar açık olacak denilmektedir. Söylediğimiz gibi dünyada kapının hırsız korkusu ve mahreminin görüleceği endişesiyle kullanıldığından dolayı, burada sanki cennette kapıların olmayacağı gibi bir anlam vardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cennâti (جَنَّاتِ)

        İbn Fâris, "c-n-n" kökünün sözlükte "bir şeyi örtmek, gizlemek, gözden saklamak, karanlığın basması ve toprağı bütünüyle örtecek kadar sık ağaçlı bahçe" anlamlarına geldiğini tespit eder. Çoğul formda gelen "cennâti" (o eşsiz bahçeleri / o yeşil örtüleri) isminin; yeryüzündeki sıradan, kurak veya seyrek bir tarlayı değil, ağaçlarının sıklığından ve yapraklarının gürlüğünden dolayı içindekileri dışarıdan gelen her türlü yakıcı etkiden "gizleyen, örten ve mutlak bir serinlikle koruyan" o devasa eskatolojik (ahiret) ormanlarını/mekânlarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cennet (c-n-n) kavramının etimolojik felsefesini incelerken, bu kelimenin "cin" (görünmeyen varlık) ve "cenin" (anne karnında gizli olan) kelimeleriyle aynı kökten geldiğini söyler. Ahiretteki o mutlak ödül yurduna "Cennet" denmesinin iki temel ontolojik sebebi olduğunu; birincisinin, o yurdun ağaçlarının sıklığıyla kulu her türlü fani acıdan "örtmesi/saklaması"; ikincisinin ise o yurdun nimetlerinin şu anki dünyevi insan idrakinden ve duyularından bütünüyle "gizlenmiş/saklanmış" (örtülü) o aşkın ve sürpriz ilahi estetiği temsil etmesi olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki serüvenini çözümler. Kökü Arapçada bulunmasına rağmen, "Cennet" kelimesinin dini bir terim (Ahiret yurdu) olarak Kur'an'a girmeden önce, Aramice/Süryanicedeki "gantā" veya İbranicedeki "gan" (Kutsal Bahçe / Tanrı'nın Bahçesi) konseptiyle aynı kültürel havzadan beslendiğini; Kur'an'ın bu kelimeyi çöl bedevisinin basit bir vaha hayalinden çıkarıp, takva sahiplerinin (muttekîn) varacağı o mutlak, dondurucu ve ebedi "Tevhid yurdu" olarak anıtsallaştırdığını tartışır.

        Adnin (عَدْنٍ)

        İbn Fâris, "a-d-n" kökünün sözlükte "bir yerde temelli kalmak, ikamet etmek, yerleşmek, ayrılmamak ve madenlerin toprak içinde sabitlendiği yer (ma'din)" anlamlarına geldiğini tespit eder. İzafet (tamlama) formunda gelen "adnin" (Adn cennetleri / o mutlak ikametgâh bahçeleri / ebedi kalış yurtları) kelimesinin; o bahçelerin sadece içinden geçilip gidilecek turistik bir durak olmadığını, insanın varoluşsal sürgününün bittiği ve ruhun artık sonsuza dek "demir attığı, sabitlendiği ve kök saldığı" o sarsılmaz ve yıkılmaz "ebediyet (ikamet) merkezini" nitelediğini belirtir.

        El-Cevâlîkî, "Adn" kelimesinin saf Arapça türetmelerden ziyade, kadim İbrahimi metinlerden (Tevrat geleneğinden) Arap fonetiğine geçmiş (muarreb) ve ebedi mutluluk yurdunu simgeleyen özel bir isim/kavram olduğunu inceler.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenini İbranicedeki "Ēden" (zevk, mutluluk, Tanrı'nın ilk bahçesi) kelimesine dayandırır. Kur'an'ın bu kelimeyi sadece yitirilmiş o ilk mitolojik bahçe (Aden) olarak değil, bilakis takva sahiplerinin dünyadaki sarsılmaz eylemleriyle ahirette hak ettikleri o "ebedi kalış/ikamet (Adn)" statüsü olarak yepyeni bir eskatolojik (gelecek) boyuta taşıdığını aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Adn" (ikamet/sabitlik) mefhumunu, Cahiliye bedevisinin ontolojik kaygılarına verilmiş en devasa cevap olarak okur. Çöl insanının hayatının sürekli göç etmek, çadır sökmek, su aramak ve fani olmak (geçicilik) üzerine kurulu olduğunu hatırlatır. Kur'an'ın Ahiret yurdunu "Cennâti Adn" (Hiç göçülmeyecek o mutlak sabit bahçeler) olarak kurgulamasının; yeryüzünde fırtınalara ve sürgünlere direnen Tevhid ehlinin, kâinattaki o en görkemli, en sarsılmaz ve "köklerinden sökülmesi imkânsız" o nihai ontolojik sükûnete (Adn'e) kavuşmasını temsil ettiğini tespit eder.

        Mufettehaten (مُّفَتَّحَةً)

        İbn Fâris, "f-t-h" kökünün sözlükte "kapalı olan bir şeyi açmak, kilidi kırmak, fethetmek, engelleri kaldırmak ve başlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babında ism-i mef'ul (edilgen etken) ve hâl (durum) zarfı formunda gelen "mufettehaten" (ardına kadar açılmış bir halde / sonuna kadar aralanmış olarak / sürekli açılan) kelimesinin; o cennet kapılarının sadece aralık bırakılmadığını, ortadaki bütün fiziksel ve metafizik engellerin, kilitlerin ve sınırların mutlak bir ihtişamla "kaldırılıp ardına kadar (mübalağa ile) açıldığını" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, feth/mufetteha (f-t-h) kavramının, tef'il babındaki (şeddeli) kullanımıyla sadece basit bir "açılma" eylemini değil; o kapıların "çokluğunu, genişliğini, kesintisizliğini ve mutlak bir davet/kabul ihtişamını" ifade ettiğini söyler. Yeryüzünün tiranları saraylarının kapılarını halka sıkıca kapatırken; kâinatın Yaratıcısı, o takva sahipleri (muttekîn) için ebediyet yurdunun kapılarını "ardına kadar (mufettehaten) açık" tutarak onlara duyduğu o sarsılmaz ilahi saygıyı ve misafirperverliği kâinata resmetmektedir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (mufettehaten) muazzam bir psikolojik ve eskatolojik estetik sunduğunu değerlendirir. Takva sahipleri (cennet ehli) henüz o kapılara varmadan, kapıların "onlar için ardına kadar açılmış bir halde" beklemesinin; ahiretteki o kusursuz ilahi karşılamayı resmettiğini; onların kapıda bekletilmediklerini, kapıyı çalmak veya izin istemek zorunda kalmadıklarını, ebedi yurdun bizzat büyük bir hasret ve ihtişamla onları "açık kapılarla beklediğini" ifade eden o dondurucu ve lütufkâr Kuranî nezaketi vurgular.

        Lehumul (لَّهُمُ الْـ)

        İbn Fâris, tahsis, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" (li/için) edatı, "hum" (onlar) zamiri ve belirlilik takısı "el"in birleşimidir. O devasa kapıların rastgele veya rüzgârla açılmadığını; o mutlak açılışın ve ilahi protokolün bütünüyle "onlara (takva sahiplerine) has, onların şerefine ve doğrudan onların adımlarına kilitlenmiş" bir ontolojik tahsis olduğunu işaretleyen mülkiyet ve onur köprüsüdür.

        Ebvâb (أَبْوَابُ)

        İbn Fâris, "b-v-b" kökünün sözlükte "bir mekâna giriş yeri, kapı, geçit, bir konunun kısımları, türler ve fasıllar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Bâb kelimesinin çoğulu olan "el-Ebvâb" (o devasa kapılar / o sayısız geçitler ve girişler) isminin; o eskatolojik yurdun (Cennâti Adn) tek ve dar bir girişe sahip olmadığını, takva sahiplerinin yeryüzünde işledikleri o farklı sâlih amellerin, direnişlerin ve iyiliklerin (hayrın) her birini temsil eden çok boyutlu, muazzam ve "sayısız ilahi kabul/giriş arterlerine" sahip olduğunu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (ebvâb) teolojik bir rahmet ve ahlaki çeşitlilik manifestosu olarak okur. Ahiretteki "kapıların" (ebvâb) çoğul olmasının; İslam felsefesinde Allah'ın rızasına giden yolların tek bir kalıba sığdırılamayacağını, yeryüzünde her insanın kendi fıtratına uygun bir takva (korunma) mücadelesi verdiğini ve ahirette her amelin (sabrın, infakın, feryadın, adaletin) o mutlak yurda açılan "ayrı ve görkemli bir kapıya (bâb)" dönüştüğünü kâinata ilan eden o kusursuz ilahi genişliği (rahmeti) ifade ettiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (mufettehaten lehumul ebvâb) ontolojik bir sınır, hicab (perde) ve varoluşsal vuslat felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünün, insanın Rabbiyle arasına çekilmiş duvarlar, hicablar (Süleyman kıssasındaki batan güneş gibi) ve "kapalı kapılar" diyarı olduğunu; ahirette (ed-Dâr) ise bu kapıların (ebvâb) takva sahipleri için "parçalanıp ardına kadar açılmasının", fani olanla Ebedi olan arasındaki o son ontolojik engelin de (hicabın) kalkmasını temsil ettiğini belirtir. İmtihan bitmiş, sınırlar kalkmış ve kâinatın Yaratıcısı kendi has kulları (abd) ile arasındaki o devasa "kapıları" mutlak bir vuslat ve estetik (Husne Meâb) için ebediyen aralamıştır. Kapılar kapanmak için değil, o Asıl Yurdun (Adn) ihtişamını sergilemek üzere açılmıştır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X