هٰذَا ذِكْرٌۜ وَاِنَّ لِلْمُتَّق۪ينَ لَحُسْنَ مَاٰبٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: güzel menzil, sad suresi, sad 49, öğüt, takva, adn cenneti, sad suresi 49. ayet, zikir, ihsan
-
“Bu bir hatırlatmadır. Kuşkusuz Allah'a itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek vardır."
Bu bir hatırlatmadır, yani daha önce geçen hayırlı insanları hatırlatmak şereftir ve öğüttür. Çünkü onlar, güzel bir hayat yaşadıkları ve güzel şeyler yaptıkları için ebediyen hayırla ve güzel övgülerle hatırlanacaklardır. Onların, ölmelerinden sonra bile insanlar tarafından sürekli hatırlanmaları kendileri için bir şereftir. Yahut onların hatırlanması, kendilerinden sonrakiler için bir öğüttür. Veyahut onların Allaha karşı güzel davrandıklarını bilmen senin için bir öğüttür. Veyahut da bu Kur’an, ona iman edenler için bir öğüt ve hatırlatmadır. En doğrusunu Allah bilir.
Kuşkusuz Allah’a itaatsizlikten sakınanlara çok güzel bir gelecek vardır. Buradaki sakınma cümlesi, helâke götüren her şeyden sakınmayı içine alır. Yani helâke götüren her şeyden sakınanlar için çok güzel bir gelecek vardır. Sonra Cenâb-ı Hak müteakip âyette bu güzel geleceğin ne olduğunu şöyle açıklamaktadır: (Sad, 50)
Yorumu Yorumla
-
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, Arap dilinde yakın mesafedeki veya zihinde taze olan bir nesneye/duruma işaret eden yakın işaret zamiri (işte bu / şu anlatılanlar) olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, önceki ayetlerde peş peşe sıraladığı o devasa peygamber kıssalarını (Süleyman, Eyyûb, İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, El-Yese', Zülkifl) bir araya toplayıp; onların yeryüzünde bıraktıkları o sarsılmaz Tevhid mirasının ve direnişlerinin hayali birer mitoloji olmadığını, bizzat insanlığın önünde somut bir "tarihsel ve ontolojik anıt" olarak durduğunu niteleyen işaret köprüsüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve uzamsal (mekânsal) kurgusunda bu zamiri (hâzâ) muazzam bir yapısal "ayraç ve geçiş" (transition) estetiği olarak okur. Kur'an'ın bu kelimeyle; yeryüzündeki o sarsıcı, fani ve tarihsel imtihan sahnelerinden (kıssalardan) aniden çıkarak, muhatabın zihnini doğrudan doğruya kâinatın sonrasına, o ebedi ve dondurucu "eskatolojik (ahiret) tabloya" doğru çeviren o kusursuz ve keskin felsefi kırılma noktasını başlattığını tartışır. Yeryüzü tarihi bitmiş, ebediyet sahnesi "İşte bu" (hâzâ) fermanıyla açılmıştır.
Zikrun (ذِكْرٌ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, hatırlamak, anmak, ibret almak, dilde ve kalpte canlı tutmak, gafletin zıddı, şeref ve yüce itibar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/yücelik bildiren) formda gelen "zikrun" (devasa bir hatırlatma / mutlak bir şeref / sarsıcı bir uyanış) kelimesinin; o anlatılan peygamberlerin hayatlarının sıradan bir bilgi yığını değil, insan fıtratını sarsıp uyandıran bir "idrak şoku" ve onlara uyanlar için kâinatta eşi benzeri olmayan bir "şeref nişanı" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zikr (z-k-r) kavramının felsefi olarak iki yönlü bir ontolojik etkiye sahip olduğunu söyler. Birincisi "uyarı/ibret" olarak aklı gafletten kurtarması; ikincisi ise o hakikati taşıyanlara kâinat çapında bir "şeref ve ün" (şân) kazandırmasıdır. "İşte bu bir Zikr'dir" fermanı; Kur'an'ın ve o peygamberi direnişin, insanlık fıtratında silinmeye yüz tutmuş o asli sözleşmeyi (Tevhidi) hafızalara kazıyan yegâne "mutlak anımsatıcı" olduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikr" kavramını, insanın kâinattaki varoluşsal uykusuna karşı en büyük ontolojik müdahale olarak inceler. Kur'an'ın insanlara tamamen yabancı ve yeni bir şey dikte etmediğini; insanın kendi özünde, derinlerinde (fıtratında) zaten kodlanmış olan o mutlak hakikati (Allah'ı ve adaleti) karanlıklar içinden çekip çıkararak onun bilincine "hatırlattığını" (zikr) tespit eder. Din, yeni bir icat değil, unutulmuş olana (fıtrata) o görkemli "geri dönüş ve hatırlamadır".
Ve İnne (وَإِنَّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, her türlü şüpheyi kökünden söküp atan tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz / muhakkak ki / gerçek şu ki) kelimesinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, o "hatırlatmayı" (zikri) idrak edenlere ahirette sunulacak olan o akıl almaz, erişilmez ve kusursuz lütfun; bir varsayım veya temenni olmadığını, Zâtının teminatı altında sarsılmaz bir "ilahi yasa ve kesinlik" olduğunu kâinata mühürleyen dondurucu geçiş köprüsüdür.
Lil Muttekîne (لِلْمُتَّقِينَ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ile "v-k-y" kökünden türeyen ism-i fâil çoğul formunun birleşimidir. V-k-y kökünün sözlükte "bir şeyi kendisine zarar verecek veya acı çektirecek unsurlardan özenle korumak, sakınmak, kalkan edinmek, zırh giymek ve himaye etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İftial babında gelen "lil-Muttekîne" (o mutlak bir sorumluluk bilinciyle sakınanlar için / ilahi hududu zırh edinenler için / takva sahiplerine has olarak) tamlamasının; o devasa eskatolojik ödülün kabilelere, ırklara veya sadece belli bir isme değil; yeryüzünde ahlakını şirke, fesada ve kibre karşı "titizlikle koruyan" o devasa (Tevhidi) şuur elitlerine tahsis edildiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, vikaye/takva (v-k-y) kavramının, sığ bir "korku" (havf) kelimesiyle aynı kefeye konulamayacağını söyler. Takva, sadece bir cezadan kaçmak değil; nefsin arzularını (hevasını) dizginleyerek, Allah'ın sevgisini ve koyduğu ahlaki sınırları kaybetmekten "derin bir saygı ve ürpertiyle sakınmak (ruhu muhafaza etmek)" eylemidir. Muttekî (takva sahibi), yeryüzündeki fani mülkün veya acının ortasında bile (Süleyman ve Eyyûb gibi) hesap gününün nefesini ensesinde hisseden ve ona göre "kendi varoluşuna kalkan/zırh ören" kişidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Muttekî" kavramını, Cahiliye'nin o pervasız, sınırsız ve hesap vermez kibrine (asabiyetine) karşı kurgulanmış en kusursuz ve en temel ahlak modeli olarak okur. Müşrik aklın eylemlerinin sonucunu düşünmeden yaşamasına karşılık; Muttekî'nin, attığı her adımın kâinatın Yaratıcısı katında bir karşılığı olacağını bilen, bu mutlak "sorumluluk bilinciyle" (takvayla) hareket eden o sarsılmaz ve şuurlu özne olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kavramı (muttekîn) sosyolojik ve teolojik bir adalet felsefesi olarak değerlendirir. Önceki ayetlerde peygamberlerin çektikleri o feci acıların ve mülk imtihanlarının hemen ardından "Takva sahipleri için" fermanının gelmesinin; ilahi adaletin yeryüzünde savrulmadan durabilenleri, fıtratını bozmayanları ve sınırları çiğnemeyenleri asla karşılıksız bırakmayacağını kâinata ilan eden o mutlak, dondurucu ve umut verici Kuranî sözleşme olduğunu ifade eder.
Le Husne (لَحُسْنَ)
İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le/kesinlikle) edatı ile "h-s-n" kökünden türeyen ismin birleşimidir. H-s-n kökünün sözlükte "çirkinliğin, noksanlığın ve defonun (kubh) mutlak zıddı olarak bir şeyin idrakte kusursuz bir beğeni uyandırması, estetik mükemmellik, güzellik, eksiksizlik ve iyilik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le husne" (kesinlikle en kusursuz bir güzellik / mutlak bir estetik mükemmellik) tamlamasının; muttekîlerin (sakınanların) ahirette karşılaşacakları o nihai ödülün sadece ihtiyaçların karşılandığı bir yer değil, mimarisiyle, doğasıyla ve huzuruyla kâinatın Yaratıcısı tarafından bizzat kurgulanmış o "erişilmez ve ebedi ilahi sanat" (estetik) harikası olduğunu nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu "husn" (güzellik) kelimesini muazzam bir eskatolojik (ahiret) telafi ve duyusal estetik olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın sınırlarını korumak (takva) adına fani dünyanın bazı zevklerinden, gösterişinden ve "güzelliklerinden" (mülk, makam, cazibe) kendi iradeleriyle mahrum kalan o takva sahiplerine; Allah'ın ahirette fani olmayan, solmayan ve gözleri kamaştıran o "mutlak ve ilahi güzelliği" (husn) bizzat kalıcı bir yurt olarak hediye etmesini resmettiğini vurgular. Fani güzellikten Allah için vazgeçebilene, ebedi güzellik (husn) bahşedilir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu estetik/husn mefhumunu ontolojik bir karakter ve mekân simetrisi olarak okur. "Takva"nın insanın iç dünyasındaki (ahlakındaki) "güzelleşme ve arınma" çabası olduğunu; insanın yeryüzünde kendi ruhunu bu şekilde güzelleştirmesine karşılık, kâinatın Yaratıcısının da onu ahirette ontolojik bir "Güzellikle" (Husn ile) karşılamasındaki o devasa ve dondurucu adalet (simetri) ilkesini ifade eder. Ruhu güzel olanın (muttekî), varacağı yer de o mutlak "Güzelliğin" (Husn) ta kendisidir.
Meâb (مَآبٍ)
İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, yönelmek, tövbe etmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya ism-i zaman formundaki "meâb" (dönüş yeri / nihai sığınak / varılacak asıl yurt) kelimesinin; insanın yeryüzündeki o devasa ve fırtınalı hayat yolculuğunun (imtihanın) ardından bütünüyle göçüp varacağı ve ebediyen demir atacağı o son "eskatolojik limanı ve varoluşsal durağı" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, meâb (e-v-b) kavramının, sıradan bir varış noktasından (merci') ziyade, insanın fıtraten ait olduğu, köklerinin bulunduğu o "ana yurda (merkeze) mecburi ve kaçınılmaz dönüşünü" ifade ettiğini söyler. Kâinatta etrafında dönülüp dolaşılıp nihayetinde zorunlu olarak karar kılınacak o tek ve sarsılmaz "Ev", bu dönüş yeridir (meâb).
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (husne meâb) varoluşsal bir simetri ve felsefi kelime oyunu (iştikak) olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının, önceki ayetlerde hem Süleyman'ı hem de Eyyûb'u överken onları sürekli Kendisine dönen anlamına gelen "Evvâb" (e-v-b) sıfatıyla mühürlediğini hatırlatır. Dünyada ne kadar büyük güce (veya acıya) ulaşırsa ulaşsın kalbini daima aslına (Allah'a) "döndüren" (Evvâb) o eşsiz kullara ve takva sahiplerine; ahiretteki nihai ödül olarak yine aynı kökten gelen "Husne Meâb" (en güzel dönüş yeri / e-v-b) lütfedilmesinin; insanın yeryüzündeki ahlakının (yönelişinin), ahiretteki yurdunun ismine ve mimarisine dönüştüğünü gösteren o kusursuz, sarsılmaz ve dondurucu Kuranî adaleti kâinata ilan ettiğini aktarır. Kul dünyada "Evvâb" olursa, Allah'ın katındaki yurdu da şüphesiz en güzel "Meâb" olur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla