وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْـكِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zülkifl, hz ismail, hayırlılar, sad suresi 48. ayet, sad 48, sad suresi, seçkinler, elyesa, zikir
-
"İsmail'i, Elyesa'ı ve Zülkifl'i de an. Hepsi de iyi kimselerdir.”
Burada hatırla anlamına gelen “vezkür” (واذكر) kelimesinin farklı mânalara geldiğini az önce söylemiştik. Kavminden gördüğün kötülüklere sabredebilmen için, kavimlerinin yaptığı kötülüklere onların nasıl sabrettiklerini hatırla! Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir; Onların Allah’a karşı nasıl güzel hareket ettiklerini ve kendileriyle insanlar arasındaki meselelerde onlara nasıl güzel davrandıklarını hatırla ki, sen de Rabb’ine ve insanlara karşı öyle davranasın! Veyahut şöyle demektedir; Onları hatırla, kendilerini güzel sözlerle yâd et, Allah'ın onları hayırla övdüğü ve insanlara onlardan övgü ile söz etmelerini emrettiği gibi -nitekim Cenâb-ı Hakk’ın onlardan övgü ile söz etmeleri emri daha önce geçmişti- sen de onları öyle öv! Böylece güzel övgülerle ve hayırla yâd etmekle onlar ebediyen yaşasınlar. Veyahut da Allah şunu söylemektedir: Cenâb-ı Hakk’ın nasıl muamele ettiğini, risâleti için onları seçtiğini ve Allah’ın onları zikrettiğini hatırla! En doğrusunu Allah bilir.
Elyesa‘: Bazıları bundan maksadın İlyas olduğunu söyler, bazıları da başkasıdır, İlyas’ın amcasının oğludur der. En doğrusunu Allah bilir. Zülkifl; bundan maksadın kim olduğuna dair de farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi; İlyas, bir kral döneminde dört yüz nebi arasında idi, kral bunlardan üç yüz kişiyi öldürmüştü, bir adam yüz nebi arasında İlyas’ı da kendi kefaletine almıştı; adam onları emniyete almış ve saklamıştı, yanından ayrılıp gidinceye kadar da onları yedirip içirmişti. Bu kefil, kral mesabesinde biriydi, bundan dolayı ona Zülkifl denilmişti, çünkü onları saklamış ve kendilerine kefil olmuştu. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi; Allah onun azığını tekeffül ettiği için kendisine Zülkifl denilmişti. Ebû Mûsâ el-Eş’arî (r.a.) şöyle dedi: Zülkifl nebi değildi, fakat salih biriydi, salih bir adamın ölümü sırasında onun işini yapmayı tekeffül etmişti ve her gün yüz rekât namaz kılıyordu, Cenâb-ı Hak da onun tekeffülüne karşılık kendisini güzel bir övgü ile zikretti. Bazıları da şöyle söyledi; Nebilerden biri kavmine şöyle demişti; Karşılık olarak kendisine cenneti ve yüksek bir makamı garanti etmem için, benim gönderilmiş olduğum şeyi benden sonra insanlara tebliğ etmeyi kim tekeffül eder? Bir genç, buna karşılık tebliği ben tekeffül ederim, dedi ve üstüne aldığı işi yerine getirmeye vefa gösterdi, bundan dolayı da ona Zülkifl denildi. En doğrusunu Allah bilir. Elyesa'ın kim olduğunu ve neden bu ismi aldığını bilmeye bizim ihtiyacımız yoktur, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın belirttiği gibi onun hayırlı insanlardan biri olduğunu biliyoruz. En doğrusunu Allah bilir. Sonra bu konudaki bilgiler haber-i vahide dayanmaktadır; haber-i vâhid ise amel etmek için bilgi ifade eder, fakat şahitlik için bilgi ifade etmez. Burada da Allah’a şahitlik etmenin dışında bir şey yoktur. Dolayısıyla haber-i vâhidi terketmek evlâdır.
Yorumu Yorumla
-
Vezkur (وَاذْكُرْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "z-k-r" kökünden türeyen emir fiilinin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, anmak, ibret almak, dilde telaffuz etmek ve bilinci uyanık tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vezkur" (Ve an / Hatırla / Gündeme taşı) emrinin; bir önceki ayette zikredilen o devasa İbrahimi soy ağacının (İbrahim, İshak, Yakub) ardından, kâinatın Yaratıcısı tarafından o Tevhidi tarih bilincini genişletmek ve insanlığın idrakine yeni "direniş ve teslimiyet" arketiplerini sunmak için peygamberin zihnine verilen o sarsılmaz "tarihsel hatırlama" komutunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikr" (hatırlama/anma) eylemini ontolojik bir ahlak felsefesi olarak inceler. Kur'an'ın geçmiş peygamberleri anmasını (vezkur) basit bir ansiklopedik bilgi aktarımı olmadığını; bu şahsiyetlerin her birinin insanlık fıtratındaki belirli bir varoluşsal erdemi temsil ettiğini ve onları "hatırlamanın", Mekke'deki veya her çağdaki muhatabın ontolojik direncini artırmayı hedefleyen dondurucu bir şuur inşası olduğunu tespit eder.
İsmâ'île (إِسْمَاعِيلَ)
İbn Fâris, bu ismin Arap dilinin kendi iştikak (kök) kurallarından türemediğini (A'cemî), dışarıdan alınmış ve gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) özel bir şahıs/peygamber ismi olduğunu kaydeder.
El-Cevâlîkî, "İsmail" isminin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arap fonetiğine geçmiş (muarreb) tarihsel bir isim olduğunu inceler.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini çözümler. İbranicedeki "Yišmā'ēl" (Tanrı işitir / Tanrı duyar) kelimesinden Arapçaya "İsmâ'îl" formuyla yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın bu şahsiyeti; babası İbrahim ile birlikte Kâbe'yi (Tevhidin merkezini) inşa eden, feda edilmeyi (kurban) mutlak bir teslimiyetle kabul eden ve İslam ontolojisinde "itaatin, kurbanın ve sarsılmaz teslimiyetin (abd oluşun)" o en görkemli ve suskun zirvesi olarak kurguladığını tartışır.
Vel Yese'a (وَالْيَسَعَ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", belirlilik takısı "el" ve Arapça kökenli olmayan (A'cemî), gayr-ı munsarif bu özel ismin birleştiğini belirtir. Yabancı özel isimlerin normalde "el" takısı almamasına rağmen, bu ismin Arapçalaşırken bu takıyla bütünleştiğini kaydeder.
Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "Elîšā" (Tanrı kurtuluştur / Tanrı şifadır) isminden türediğini; Arapçaya geçerken baştaki "El" hecesinin Arapçadaki belirlilik takısı (harf-i tarif) ile özdeşleştirilerek "El-Yese'" formunu aldığını inceler.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an ile İbrahimi geleneğin metinlerarası (intertextual) analizinde El-Yese' peygamberi inceler. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde İlyas (Elijah) peygamberin halefi olan, ondan "iki kat ruh (güç)" miras alan ve şifa mucizeleriyle bilinen bu figürün; Kur'an'da detaylı kıssası anlatılmaksızın sadece ismen zikredilmesinin; onun kâinattaki o sarsılmaz "peygamberi devamlılık ve ilahi otorite (Tevhid) zincirinin" eksiksiz ve mutlak bir halkası olarak kutsal tarihe mühürlenmesi amacını taşıdığını tartışır.
Ve Zâl Kifli (وَذَا الْكِفْلِ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", sahiplik bildiren "zû/zâ" (sahibi, ehli) edatı ile "k-f-l" kökünden türeyen ismin birleşimidir. K-f-l kökünün sözlükte "birinin sorumluluğunu üstlenmek, kefil olmak, garanti vermek, devenin hörgücüne sarılan kalın örtü, bir şeyin nasibi ve kat kat karşılığı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Zâl Kifli" (o ağır sorumluluğun sahibi / o kat kat nasip sahibi / o büyük kefaletin taşıyıcısı) lakabının/isminin; bu peygamberin yeryüzünde üstlendiği o sarsıcı, ağır ve dondurucu ontolojik yükü, itaati veya kâinatın Yaratıcısına verdiği o tavizsiz "adalet/sabır sözünü" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kifl (k-f-l) kavramının, insanın kendi iradesiyle boynuna aldığı ve sonuna kadar sadık kaldığı o devasa "ahlaki ve hukuki yükümlülük" olduğunu söyler. "Zülkifl" isminin; sıradan bir şahıs adından ziyade, peygamberin kendi nefsini zorlayarak (belki de her gün oruç tutmak veya daima adaletle hükmetmek gibi) verdiği ağır bir sözün (kefaletin) altında ezilmeden durabilen o "sarsılmaz karakter ve sadakat abidesi" olduğunu aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde Zülkifl isminin tarihsel kimliği etrafındaki tartışmaları aktarır. Bazı âlimlerin onu İsrailoğulları peygamberlerinden Hezekiel (Ezekiel) ile özdeşleştirdiğini, bazılarının ise Eyyûb peygamberin oğlu Bişr olduğunu savunduğunu; ancak ismin felsefi çekirdeğinin (k-f-l), onun "kavminin bütün günahlarına ve dertlerine kefil olan, onları omuzlayan" devasa bir sosyolojik ve ruhsal "taşıyıcı/kurtarıcı" arketipi olduğunu kaydeder.
Ve Kullun (وَكُلٌّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "k-l-l" kökünden türeyen ismin birleşimidir. K-l-l kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, bütünü kapsamak, boşluk bırakmamak, istisnasızlık, genellik ve tamlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tenvinli formda gelen "ve kullun" (ve onların istisnasız her biri / hepsi birden / bütünü) edatının; zikredilen bu üç peygamberi (İsmail, El-Yese', Zülkifl) aralarında hiçbir fazilet, liyakat veya ontolojik eksiklik ayrımı yapmaksızın aynı sarsılmaz ve mutlak felsefi kümeye (kategoriye) kilitlediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatı (kullun) ontolojik bir eşitlik ve Tevhid ahlakı beyanı olarak okur. Peygamberlerin yeryüzünde yaşadıkları imtihanlar, mucizeler ve tarihsel şartlar birbirinden tamamen farklı olsa da; kâinatın Yaratıcısının katında "hepsinin (kullun)" aynı tavizsiz kulluk (abd) ve teslimiyet potasında eridiğini; İslam felsefesinde ahlaki liyakatin hikâyelerin uzunluğuyla değil, o fıtri saflığın "bütünselliğiyle" (küll) ölçüldüğünü kâinata ilan eden o kusursuz adalet formülü olduğunu ifade eder.
Minel (مِّنَ الْـ)
İbn Fâris, başlangıç, ayrılma ve "bir bütünün parçası olma / o yüce zümreye ait olma" (teb'îz) bildiren "min" (-den, -dan) harf-i ceri ile belirlilik takısı "el"in birleşimidir. O peygamberlerin, kâinattaki o en görkemli ve dondurucu ahlaki tabakaya olan o mutlak ve koparılamaz aidiyetlerini işaretleyen bağ köprüsüdür.
Ehyâri (الْأَخْيَارِ)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün sözlükte "şerrin (kötülüğün) ve çürümenin (fesadın) mutlak zıddı olarak iyilik, fayda, üstünlük, kusursuzluk ve her aklın doğal olarak kendisine meyledeceği yüce haslet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hayr/hayyir kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Ehyâr" (o en hayırlıların / o en seçkin ve mutlak iyilerin) isminin; İsmail, El-Yese' ve Zülkifl'in yeryüzündeki varoluşlarının sadece kendi köşelerinde ibadet eden bir yalıtılmışlık olmadığını; aksine topluma, hukuka ve kâinata karşı "aktif, inşa edici, onarıcı (sâlihât) ve mutlak fayda/iyilik (hayr) üreten" o en yüksek ontolojik ve ahlaki tabakayı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hayr/ehyâr (h-y-r) kavramının, felsefi olarak sadece pasif bir zararsızlık hali değil; aklın, vicdanın ve fıtratın gördüğü an "işte varoluşun asıl gayesi budur" diyerek teslim olacağı o "pürüzsüz erdem ve eylem" olduğunu söyler. Kâinatın Sahibinin onları "Ehyâr" (en hayırlılar) olarak mühürlemesi, onların ahlaki iradelerinin kâinattaki kötülüğe (şerre) karşı verilmiş en kesin, dondurucu ve sarsılmaz peygamberi cevap olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (minel ehyâr) sosyolojik bir ahlak felsefesi ve karakter manifestosu olarak okur. Allah'ın bu peygamberleri anarken onların rütbelerini, mucizelerini veya kavimlerini değil; bizzat karakterlerinin ürettiği o evrensel ahlaki sonucu (Hayr'ı) merkeze almasını inceler. "Onların hepsi o en hayırlılardandır" (kullun minel ehyâr) fermanının; İslam düşüncesinde insanın ulaşabileceği en kutsal mertebenin olağanüstü güçler sergilemek değil, yeryüzünde kibre ve şerre karşı durarak fıtratın o saf "iyiliğini (hayrını) üretmek" olduğunu ifade eden o sarsılmaz ve ebedi Kuranî anayasa olduğunu aktarır.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu sonlandırmayı varoluşsal bir estetik ve liyakat mühürü olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının, isimleri art arda sıralanan bu peygamberlerin her birinin kıssasını uzun uzun anlatmaya gerek duymadan, sadece "Ehyâr" (iyiler/hayırlılar) kelimesiyle onların bütün ontolojik ağırlıklarını tek bir felsefi kelimeye sığdırmasını inceler. Bu isimlendirmenin; iyiliğin (hayrın) bizzat kendi başına bir "mucize" olduğunu, kâinatta kalıcı olan tek şeyin gücün veya krallıkların değil, Yaratıcının huzurunda "Hayırlı (Ehyâr)" olarak anılabilme şerefi olduğunu kâinata haykıran o dondurucu ve mutlak varoluşsal mühür olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla