Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 47. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 47. Ayet

    وَاِنَّهُمْ عِنْدَنَا لَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ الْاَخْيَارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-innehum ‘indenâ lemine-lmustafeyne-l-aḣyâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğrusu onlar bizim katımızda gerçekten seçkin kılınmış, hayırlı kimseler arasındadırlar.”

      Yani onlar bizim nezdimizde seçkin kişilerdir, Allah onları kendi zatı ve kendine elçilik yapmaları için seçmiştir. Bazıları doğrusu onlar bizim katımızda gerçekten seçkin kılınmış, hayırlı kimseler arasındadırlar meâlindeki beyana, onları risâlet bilgisi üzerine seçti mânasını verdi. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İnnehum (وَإِنَّهُمْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) ve "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, bir önceki ayette vasıfları sayılan o seçkin peygamberlerin (İbrahim, İshak ve Yakub'un) yeryüzündeki devasa eylemlerinin (eydî ve ebsâr) ve saflaştırılmış hallerinin (ahlasnâhum) ardından; onların ahiretteki ve varoluştaki o mutlak, sarsılmaz ve dondurucu statülerini kâinata ilan etmeye başladığı o devasa ilahi tasdik mühürüdür.

        Indenâ (عِندَنَا)

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünden türeyen ve "yanında, nezdinde, huzurunda, katında" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı "inde" ile azamet zamiri "nâ" (Bizim) kelimesinin birleşimidir. "Bizim katımızda / Bizzat Bizim huzurumuzda" (indenâ) tamlamasının; o peygamberlere verilen payenin dünyevi bir şöhret veya tarihsel bir anılma olmadığını; doğrudan doğruya kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve dikey "ilahi koruma ve rıza" menzilinde (huzurunda) rezerve edildiğini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve semantik sisteminde "Allah'ın katında olmak" (indenâ) mefhumunu, insanın kâinatta ulaşabileceği en sarsılmaz ve ebedi "varoluşsal aidiyet" olarak inceler. Kralların, kabilelerin ve fani ideolojilerin geçici statülerine karşılık; "Bizim katımızda" fermanının, insanın yeryüzündeki Tevhid ahlakıyla (ihlasla) kazandığı o yıkılmaz, dokunulmaz ve aşkın "ilahi şemsiye altındaki ontolojik zirveyi" temsil ettiğini tespit eder.

        Lemine (لَمِنَ)

        İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le) edatı ile başlangıç, ayrılma ve "bir bütünün parçası olma / o zümreye ait olma" bildiren "min" (-den, -dan) harf-i cerinin birleşimidir. Baştaki "inne" edatıyla birleşerek (inne... lemin) cümleye muazzam bir çift tekit (kesinlik) yüklediğini; o peygamberlerin aidiyet duydukları o ulu zümrenin neresi olduğunu zerre kadar şüpheye yer bırakmaksızın işaretleyen o dondurucu ve sarsılmaz aidiyet köprüsüdür.

        El-Mustafeyne (الْمُصْطَفَيْنَ)

        İbn Fâris, "s-f-v" kökünün sözlükte "bulanıklığın (keder) ve kirliliğin mutlak zıddı olarak pürüzsüzlük, arılık, duruluk, süzülüp tortusundan ayrılmak ve saf olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İfti'al babında ism-i mef'ul (edilgen etken) çoğul formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-Mustafeyne" (süzülüp seçilenlerin / o en saf hale getirilip ayrılanların) isminin; Allah'ın o peygamberleri rastgele veya kör bir kura ile değil, yeryüzünün o bulanık, kirli ve şirkle dolu kalabalıkları içinden bizzat "ilahi bir imtihandan (süzgeçten) geçirerek, kibrinden ve fani tortularından arındırıp en saf (safvet) haliyle yukarı çektiği" o dondurucu ontolojik liyakat ve seçim eylemini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, safvet/ıstıfâ (s-f-v) kavramının Arapçada sıradan bir "seçim/tercih" (ihtiyar) kelimesinden felsefi olarak çok daha derin olduğunu söyler. Istıfa; bir nesnenin içindeki her türlü yabancı maddeyi, defoyu ve bulanıklığı ateşte eriterek veya elekten geçirerek atmak ve geriye kalan o katıksız, pürüzsüz "özü/cevheri" almaktır. Kur'an'da "Mustafâ" (seçilmiş/süzülmüş) sıfatı; kalbini hevadan ve dünyevi putlardan tamamen temizleyen peygamberlerin, kâinatın Yaratıcısı tarafından o devasa Tevhid inşası için kalabalıkların içinden "özenle ve kasten sökülüp alınmasıdır."

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik tarih kurgusunda "ıstıfa" (seçilmişlik) konseptini, monoteistik İbrahimi geleneğin evrenselleştirilmesi olarak inceler. Kitab-ı Mukaddes geleneğinde İsrailoğullarının kendini "seçilmiş kavim" (chosen people) olarak etnik bir kibre dönüştürmesine karşılık; Kur'an'ın bu "seçilmişlik/mustafeyn" unvanını kan bağına değil, bir önceki ayetteki "ahlasnâhum" (ihlaslı olma / ahireti anma) şartına bağlayarak; seçilmişliğin ontolojik bir imtiyaz değil, devasa bir "ahlaki saflaşma ve varoluşsal liyakat" (ıstıfa) meselesi olduğunu vurguladığını tartışır. Allah ırkı değil, saflaşan kalbi seçer (ıstıfa eder).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramı (mustafeyn) ontolojik bir peygamber ahlakı ve hiyerarşisi olarak değerlendirir. Yeryüzünde kendi çabasıyla öne çıkan kralların veya liderlerin aksine; o devasa Tevhid önderlerinin (İbrahim, İshak, Yakub) asıl onurunun "Allah tarafından süzülüp seçilmiş" (mustafâ) olmalarında yattığını; İslam felsefesinde insanlığın zirvesinin dehanın değil, ilahi iradenin süzgecinden (imtihanından) başarıyla geçen o "katıksız ahlaki teslimiyetin" ta kendisi olduğunu ifade eder.

        El-Ehyâr (الْأَخْيَارِ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün sözlükte "şerrin (kötülüğün) ve noksanlığın mutlak zıddı olarak iyilik, fayda, üstünlük, kusursuzluk ve her aklın doğal olarak kendisine meyledeceği (tercih edeceği) yüce haslet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hayr/hayyir kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Ehyâr" (o en hayırlıların / o en seçkin ve mutlak iyilerin) isminin; o süzülüp seçilmiş peygamberlerin (mustafeyn) sadece ontolojik olarak ayrıştırılmadığını, aynı zamanda eylem, ahlak ve varoluş bakımından insanlığın "en kusursuz, en faydalı ve en yüce (hayr) tabakasını" oluşturduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hayr/ehyâr (h-y-r) kavramının, felsefi olarak rasyonel aklın ve selim fıtratın hiçbir zorlama olmadan "gördüğü an tercih edeceği o pürüzsüz erdem" olduğunu söyler. "Mustafeyn" kelimesi onların Allah katındaki dikey "seçilmişlik (süzülmüşlük)" statüsünü belirtirken; hemen peşinden gelen "Ehyâr" kelimesi, onların yeryüzünde insanlara karşı gösterdikleri o yatay "mutlak iyilik, adalet ve üstün ahlak" eylemlerinin mühürüdür. Onlar sadece göklerin seçkini değil, yeryüzünün de "en hayırlılarıdır" (ehyâr).

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu iki çoğul sıfatın (Mustafeyn ve Ehyâr) yan yana gelişini varoluşsal bir denge, teodise ve estetik şaheseri olarak okur. "Mustafeyn" isminde Allah'ın yukarıdan aşağıya (dikey) uzanan o sarsılmaz "seçme, süzme ve lütfetme (inayet)" iradesi varken; "Ehyâr" isminde o peygamberlerin kendi ahlaki çabalarıyla (Eydî ve Ebsâr ile) aşağıdan yukarıya doğru inşa ettikleri o devasa "iyilik, karakter ve liyakat (kesb)" eyleminin yattığını ifade eder. Kâinatın Yaratıcısı; yeryüzünde "hayırlı" eylemler (ehyâr) üreten o eşsiz iradeleri, kendi katında "süzülmüş/seçilmiş" (mustafeyn) mertebesine yükselterek; insan çabasıyla (hayr) ilahi lütfun (ıstıfa) nasıl kusursuz bir Tevhid estetiğiyle (ve adaletle) bütünleştiğini kâinata o dondurucu fermanıyla ilan etmiştir. Seçilenler, en iyilerdir; en iyiler, süzülüp seçilenlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X