Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 46. Ayet

    اِنَّٓا اَخْلَصْنَاهُمْ بِخَالِصَةٍ ذِكْرَى الدَّارِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ aḣlasnâhum biḣâlisatin żikrâ-ddâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde onları günahlardan arındırdık.”

      Denildi ki: Buradaki “hâlisaten” (خالصة) kelimesi dünyada bahsettiği hususlardan halis kılmak, arındırmak anlamına gelir. Bundan maksadın ne olduğuna dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Peygamberlerin, insanları Allah’a ve âhiret yurduna çağırmalarıdır. Bazıları da şöyle dedi: Biz onları, âhiret hayatını insanların en çok hatırlayanı kıldık demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onları nübüvvet ve risâletle özel kıldık. Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde. Yani onlar âhiret yurdundan başka bir şeyi akla getirmezler. Bunun aslı şudur: Cenâb-ı Hak onları bazı görevler için özel olarak seçmiştir, onların bütün gayretlerini ve arzularını âhirete yönlendirmiş, dünyadan uzak tutmuş, dünyayı düşünmek yerine âhireti düşünmeyi tercih etmelerini sağlamıştır. Yahut Âhiret yurdunu hatırda tutmadaki samimiyetleri sayesinde onları günahlardan arındırdık mealindeki âyet, yurtların en şereflisinde hatırlanmaları mânasına gelir, yani onlar orada şerefle hatırlanırlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnnâ (إِنَّا)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) ile birinci çoğul şahıs "nâ" (Biz) azamet zamirinin birleşimidir. Kâinatın Yaratıcısının, bir önceki ayette sayılan o muazzam eylem ve basîret sahibi (Eydî ve Ebsâr) peygamberlere (İbrahim, İshak, Yakub) lütfettiği o erişilmez manevi rütbenin; yeryüzündeki sıradan bir çabanın ürünü olmadığını, doğrudan doğruya "Bizim" (Azamet) irademizle gerçekleşen sarsılmaz, şeriksiz ve dikey bir ontolojik müdahale olduğunu niteleyen tekit mühürüdür.

        Ahlasnâhum (أَخْلَصْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, "h-l-s" kökünün sözlükte "bir şeyin içine karışmış her türlü kirden, bulanıklıktan ve yabancı maddeden arınması, saf olmak, halis olmak, süzülmek ve kurtulmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiili ve "hum" (onları) zamirinin birleştiği "ahlasnâhum" (Biz onları tertemiz kıldık / Biz onları süzüp saflaştırdık) eyleminin; o devasa peygamberlerin fıtratlarının, kâinatın Yaratıcısı tarafından adeta bir altın gibi eritilerek içlerindeki bütün fani, bencil ve dünyevi "posaların/kırılmaların" bütünüyle söküp atıldığını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ihlas/ahlasa (h-l-s) kavramının, bir nesnenin doğasını veya insanın niyetini bozan her şeyden (şirkten, riyadan, dünyevi beklentiden) süzülerek arındırılması olduğunu söyler. Kur'an'da "Biz onları ihlaslı (saf) kıldık" fermanının; bu peygamberlerin yeryüzündeki ihtiraslardan, kabilecilikten, şöhret veya mülk sevgisinden bütünüyle süzülerek; niyetleri, kalpleri ve eylemleriyle sadece "Allah'a kilitlenen" o katıksız, renksiz ve dondurucu bir (Tevhidi) fıtrata dönüştürülmelerini ifade ettiğini aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde ihlas (h-l-s) kavramını, Cahiliye aklının o çok parçalı sadakatine ve şirke (ortak koşmaya) karşı en büyük ontolojik devrim olarak inceler. Paganizmin çıkarlara göre değişen ikiyüzlülüğüne karşılık; "Biz onları ihlaslı (saflaştırılmış) kıldık" (ahlasnâhum) eyleminin, kalbin bütün o fani yönelimlerinin ve korkularının tek bir noktada (Tevhid'de) toplanması, insanın varoluşsal olarak pürüzsüz ve parçalanamaz bir "monoteistik (saf) adanmışlığa" ulaştırılması olduğunu tespit eder. İhlas, ruhun her türlü fani bulaşıklıktan (heavadan) kurtulmasıdır.

        Bi Hâlisatin (بِخَالِصَةٍ)

        İbn Fâris, vasıta ve bitişiklik bildiren "bi" (ile) edatı ve yine "h-l-s" kökünden türeyen ism-i fâil/sıfat formundaki ismin birleşimidir. "Bi hâlisatin" (katıksız bir özellikle / arı duru bir hasletle / saf bir eylem vesilesiyle) tamlamasının; o peygamberlerin Allah katındaki o devasa saflığa (ihlasa) ulaşmalarının altında yatan o gizli ve muazzam "ontolojik dinamiği, ruhsal motoru ve ahlaki gerekçeyi" kilitlediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (bi hâlisatin) ontolojik bir seçilmişlik (teodise) ve liyakat felsefesi olarak okur. Kâinatın Sahibinin o peygamberleri rastgele kayırmadığını, bizzat onların ulaştığı o "kusursuz, katıksız ve eşsiz bir ahlaki nitelik (hâlisa)" vasıtasıyla onları seçip saflaştırdığını; Tevhid ahlakında insanın Allah katındaki değerinin, içindeki o "hiçbir dünyevi leke taşımayan o biricik saf haslete" (hâlisaya) bağlandığını ifade eder.

        Zikrâ (ذِكْرَىٰ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, anmak, ibret almak, dilde ve kalpte canlı tutmak, gafletin ve nisyanın (unutmanın) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formundaki "zikrâ" (sürekli bir hatırlama / dondurucu bir varoluşsal şuur / mutlak bir anımsama) kelimesinin; o peygamberlerin kalbini saflaştıran o eşsiz vasfın (hâlisa), kâinatın varoluş amacına dair "asla kesintiye uğramayan, aklı sürekli teyakkuzda tutan o sarsılmaz felsefi hafıza ve idrak" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu zikr/zikrâ mefhumunu varoluşsal bir hafıza ve ontolojik teyakkuz (uyanıklık) olarak değerlendirir. O saf hasletin (hâlisanın) içinin "Zikrâ" (şuur) ile doldurulmasının; insanın yeryüzündeki en büyük düşmanının fani arzular içinde boğularak hakikati "unutması" (gaflet) olduğunu; kâinatı imar eden o büyük liderlerin (peygamberlerin) ise yeryüzündeki o sarsılmaz eylemlerinin (Eydî) ancak bu "mutlak hatırlama ve bilinç uyanıklığı" (zikrâ) sayesinde şirke veya kibre kaymaktan korunduğunu ifade eder. Eylem (Eydî), ancak Zikrâ (şuur) ile saflaşır.

        Ed-Dâr (الدَّارِ)

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün sözlükte "bir şeyin etrafında dönmek, çepeçevre sarmak, sınırları belli olan, etrafı duvarlarla çevrilmiş yaşama alanı, menzil, ev ve mutlak yurt" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla (el) ve izafetle (tamlama) gelen "ed-Dâr" (o asıl yurdun / o ebedi evin / Ahiretin) isminin; o peygamberlerin kalbinde taşıdıkları o saf ve kesintisiz hatırlamanın (zikrâ) yöneldiği o yegâne eskatolojik, sarsılmaz ve ebedi "varış merkezini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dâr (d-v-r) kavramının Arapçada sıradan dünyevi bir mesken (ev) için kullanılabileceği gibi; Kur'an'ın bu kelimeye "el" takısı ile mutlaklık kazandırarak onu (ed-Dâr) bizzat "Ahiret yurdu" manasına felsefi olarak tahsis ettiğini söyler. Kâinatta etrafında dönülüp dolaşılıp, bedenin de ruhun da nihayetinde zorunlu olarak varacağı (d-v-r) ve karar kılacağı o "tek, gerçek ve yıkılmaz Yurt (ev)", Ahiretin ta kendisidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik uzamında "Zikrâd-Dâr" (Asıl Yurdu / Ahireti sürekli hatırda tutma) tamlamasını muazzam bir eskatolojik (ahiret) bilinç estetiği olarak inceler. İbrahim, İshak ve Yakub'un yeryüzündeki o devasa put kırma, inşa etme ve idrak (Eydî ve Ebsâr) eylemlerinin altındaki o gizli itici felsefi gücün (motorun); dünyayı fani bir geçiş yeri olarak görüp, her adımlarında o "Ebedi Yurdu (ed-Dâr)" düşünmeleri ve hatırlamaları (zikrâ) olduğunu tartışır. Ahiret inancı (eskatolojik şuur), bu dünyadaki ahlakı saflaştıran (hâlisa) yegâne ontolojik kuvvettir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (zikrâd dâr) ontolojik bir güç ahlakı ve iktidar felsefesi olarak okur. Yeryüzünde güce (ellere/eydî) sahip olan tiranların genellikle ölümden sonrasını (ahireti) unutup firavunlaştığını; ancak bu seçkin peygamberlerin, bizzat "Ahiret yurdunu anma (ed-Dâr)" vasfıyla saf (ihlaslı) kılındığını (ahlasnâhum) aktarır. Tevhid felsefesinde insanın yeryüzündeki mülkü, adaleti ve gücü; ancak ve ancak "öteki dünyayı (Ahireti) aklından hiç çıkarmayan" (Zikrâd-Dâr) o dondurucu ve sarsılmaz bir hesap verme bilinciyle terbiye edildiğinde "saf ve kusursuz" (hâlisa) bir eyleme dönüşür. Onlar yeryüzünde yaşadılar, fakat kalpleri daima "o Asıl Yurt'ta (ed-Dâr)" attı.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X