Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 45. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 45. Ayet

    وَاذْكُرْ عِبَادَنَٓا اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ اُو۬لِي الْاَيْد۪ي وَالْاَبْصَارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżkur ‘ibâdenâ ibrâhîme ve-ishâka ve ya’kûbe ulî-l-eydî vel-ebsâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim, İshak ve Yâkub’u da an!”

      Fazilet Erbabı İnsanları Hatırlamanın Faydası

      Burada hatırla anlamına gelen (واذكر) kelimesiyle, sözü edilen peygamberleri ve seçkin insanları an denilmektedir. Yani onların, düşmanlarından neler gördüklerini hatırla ki, bu, senin de düşmanlarından gördüğün kötülüklere karşı dayanmana yardımcı olur. Yahut Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: Kavminin sana yaptıklarına sabredebilmen için, kavimlerinin onlara yaptıklarını hatırla! Bu yorum da önceki yoruma yakındır. Veyahut şunu söylemektedir; Onların Allah’a kulluk ve din konusunda nasıl gayret gösterdiklerini hatırla ki, bu senin de aynı konuda gayret göstermen için teşvik unsuru olsun! Veyahut da şöyle demektedir; Onların, Allah’ın seçkin kullan olmalarının ve Cenâb-ı Hakk’ın onlara ikram ve ihsanının sebeplerini hatırla ki, bu senin de Allah’ın seçkin kullarından olman ve benzeri ihsana kavuşman için sabretmene ve aynı sebeplere sarılmana vesile olsun! Nihayet Cenâb-ı Hak şunu da söylemek istemiş olabilir; O salih insanları hatırla ki, bu hatırlama senin bazı sıkıntılarına ve kederlerine teselli olsun! En doğrusunu Allah bilir.

      Güçlü ve basiretli kullarımız. Denildi ki: Buradaki ‘ülü’l-eydî (أولي الأيدي) lafzı, Allah’a kulluk yapmakta ve dinî basiret sahibi olmakta güçlü anlamına gelir. Bilinmektedir ki o insanlar, bedenen güçlü-kuvvetli değildiler, dinde ve ibadette güçlü-kuvvetli insanlardı; bu da kuvvetin bedende değil dinde olduğu bilinsin diyedir. Şöyle de denildi: Allah’a itaatte ve hakikati görmekte güçlü idiler. Ayrıca anlayışta güçlü idiler denilmiş, Allah’ın kitabını anlamakta güçlü idiler diye de mâna verilmiştir, bunların ikisi de aynı şeydir.

      Güçlü ve basiretli kullarımız mealindeki İlâhî beyan, bazan el ve göz kelimelerinin bilinen organlardan başka mânalara geldiğine işaret etmektedir. Burada geçen "eyd” (أيد) kelimesiyle elin, “ebsâr” (ابصار) kelimesiyle de gözün murad edilmediği açıktır, bu ifadeden kimse eli ve gözü anlamaz. El ile ancak güç kuvvet, basar ile de ancak basiret ve anlayış mânası çıkar. Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın Kendi ellerimle yarattım meâlindeki âyetinden ve benzeri âyetlerden, yaratıklardaki gibi organlar anlaşılmaz, fakat güç ve kudret anlaşılır. Cenâb-ı Hak kuvvetten kinaye olarak el kelimesini kullanmıştır, çünkü kuvvet kendini el ile belli eder. Nesneleri idrak etmekten kinaye olarak da ‘basar’ kelimesini kullanmıştır, çünkü nesneler görmekle anlaşılır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezkur (وَاذْكُرْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "z-k-r" kökünden türeyen emir fiilinin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, anmak, ibret almak, dilde telaffuz etmek ve bilinci uyanık tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vezkur" (Ve an / Hatırla / Gündeme taşı) emrinin; Süleyman ve Eyyûb kıssalarındaki o dondurucu mülk ve acı imtihanlarının ardından, kâinatın Yaratıcısı tarafından o Tevhidi tarih bilincini (şuurunu) inşa etmek için peygamberin zihnine verilen o sarsılmaz ve mutlak "tarihsel hatırlama/aktarma" komutunu nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikr" (hatırlama/anma) eylemini ontolojik bir tarih ve ahlak felsefesi olarak inceler. Kur'an'ın İbrahimi peygamberleri anmasını (vezkur) basit bir kronolojik tarih anlatıcılığı olmadığını; geçmişteki o muazzam "Tevhid ve direniş" modellerini (arketipi) şimdiki zamanın bilincine (zihne) geri çağırarak, Mekke'deki veya her çağdaki muhatabın ontolojik direncini artırmayı ve ona sarsılmaz bir "ahlaki kimlik (şuur)" inşa etmeyi hedefleyen dondurucu bir varoluşsal eylem olduğunu tespit eder.

        Ibâdenâ (عِبَادَنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, kibrin ve isyanın mutlak zıddı olarak tam teslimiyet ve kulluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formunun çoğulu (ibâd) ile "nâ" (Bizim) azamet zamirinin birleştiği "ıbâdenâ" (Bizim o has kullarımızı / Bizim itaatkârlarımızı) tamlamasının; birazdan sayılacak o devasa tarihsel şahsiyetlerin en büyük şerefinin krallıkları veya soyları değil, bizzat kâinatın Sahibine karşı sergiledikleri o "mutlak, şeriksiz ve sarsılmaz kulluk (hiçlik)" liyakati olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "abd" (kul/köle) kelimesinin Arapçada iki farklı çoğulu olduğunu; "abîd" kelimesinin sıradan, mülk edinilmiş fiziksel köleler için kullanılırken; "ıbâd" kelimesinin sadece ve sadece Allah'a kendi iradesiyle, şuuruyla ve aşkla boyun eğen o "şerefli ve seçkin" kullar için tahsis edildiğini söyler. "Bizim kullarımızı (ıbâdenâ) an" fermanı; o şahsiyetlerin Allah katındaki o erişilmez ve elit statüsünü kilitler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamadaki azamet zamirini (Biz/nâ) ontolojik bir aidiyet ve yüceltme estetiği olarak okur. Yeryüzünün en büyük peygamberlerinin "Bizim" (nâ) zamiriyle doğrudan Yaratıcının kendi Zâtına nispet edilmesinin; kâinatta bir insanın ulaşabileceği en sarsılmaz onurun, bizzat Allah'ın onu "Kendi mülkü, kendi gözdesi ve kendi kulu" olarak isimlendirmesi (aidiyet) olduğunu ifade eder.

        İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        İbn Fâris, bu ismin Arap dilinin kendi iştikak (kök) kurallarından türemediğini (A'cemî), dışarıdan alınmış ve gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) özel bir şahıs/peygamber ismi olduğunu kaydeder.

        El-Cevâlîkî, "İbrahim" isminin saf Arapça olmadığını, kadim dillerden Arap fonetiğine geçmiş (muarreb) tarihsel bir isim olduğunu inceler.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini çözümler. İbranicedeki "Avraham" (çokluğun/kalabalıkların babası) kelimesinden Süryanice/Aramice üzerinden Arapçaya "İbrâhîm" formuyla yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın bu şahsiyeti sadece İsrailoğullarının biyolojik atası olarak değil; yeryüzünde putperestliği (şirki) paramparça eden, aklıyla Tevhidi bulan ve teslimiyetin o en görkemli zirvesini temsil eden "Haniflik" dininin mutlak babası olarak kurguladığını tartışır.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an ile İbrahimi geleneğin metinlerarası (intertextual) analizinde İbrahim peygamberi inceler. Yahudi ve Hristiyan metinlerinde İbrahim'in kendi etnik (seçilmiş) aidiyetlerinin kurucusu olarak tekelci bir figür yapılmasına karşılık; Kur'an'ın "İbrahim ne Yahudi ne de Hristiyandı" fermanıyla onu bu etnik zincirlerden kurtardığını ve onu tüm insanlığın ortak "Tevhid ve teslimiyet (kulluk)" modeli olarak evrenselleştirerek anıtlaştırdığını (vezkur) aktarır.

        Ve İshâka (وَإِسْحَاقَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile Arapça kökenli olmayan (A'cemî) bu peygamber isminin birleştiğini; ismin gayr-ı munsarif özelliği nedeniyle esre almadığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin İbranicedeki "Yishak" (O güler / Gülen) kelimesine dayandığını; İbrahim'in ve eşi Sare'nin yaşlılıklarında (umutsuzluk anında) aldıkları müjde karşısında verdikleri o insani "gülme/şaşırma" tepkisinden dolayı bu ismi aldığını belirtir. Kur'an'ın onu, İbrahim'in sarsılmaz silsilesinin ve "hidayete erdirilen" neslinin ikinci halkası olarak, Tevhidi şuurun mirasçısı sıfatıyla anlattığını aktarır.

        Ve Ya'kûbe (وَيَعْقُوبَ)

        İbn Fâris, yine atıf bağlacı "ve" ile A'cemî (yabancı kökenli) ve gayr-ı munsarif olan bu özel ismin birleştiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranicedeki "Ya'akov" (topuğundan tutan / peşinden gelen) fiil kökünden türediğini; İshak'ın oğlu ve İsrailoğullarının (esbât) biyolojik kök atası olan bu şahsiyetin isminin Arapçalaşmış formu olduğunu inceler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik soy kurgusunda (İbrahim, İshak ve Yakub üçlemesinde) bu isimlerin yan yana gelişini, monoteistik "Tevhid zincirinin" tarihsel uzantısı olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının bu üçlüyü (patriarchs) anarak; İslam'ın Mekke'de aniden ortaya çıkan köksüz bir hareket olmadığını, bilakis yeryüzündeki o en köklü, en sarsılmaz ve en asil (İbrahimi) "kulluk/direniş" damarının son ve mutlak halkası olduğunu kâinata felsefi olarak mühürlediğini tartışır.

        Ulîl (أُولِي الـ)

        İbn Fâris, tekili kendi lafzından olmayan, isim tamlamalarında muzaf (tamlanan) olarak kullanılan ve "sahipleri, ehli, erbabı, malik olanlar" anlamlarına gelen (zû kelimesinin çoğulu) bir isim olduğunu belirtir. Kâinatın Sahibinin, andığı o üç devasa peygamberin sıradan insanlar olmadığını; birazdan zikredilecek olan o dondurucu ve üstün ontolojik vasıflara (kapasitelere) "bizzat ve mutlak şekilde sahip olduklarını" niteleyen tahsis ve yüceltme köprüsüdür.

        Eydî (الْأَيْدِي)

        İbn Fâris, "y-d" kökünün sözlükte "insanın eli, kuvvet, güç, kudret, nimet, tasarruf hakkı ve mülkiyet" anlamlarına geldiğini tespit eder. Yedd kelimesinin çoğulu ve belirlilik takısıyla gelen "el-Eydî" (o ellerin / o muazzam güçlerin / o sarsılmaz kudretlerin) isminin; İbrahim, İshak ve Yakub'un yeryüzündeki varoluşlarının pasif, zayıf veya kendi köşesine çekilmiş bir dervişlik olmadığını; bilakis Hakkı savunurken, putları kırarken veya kâinatın imarını sağlarken sergiledikleri o devasa, aktif ve tavizsiz "bedensel eylem, direniş ve irade gücünü" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, yedd/eydî (y-d) kavramının Arap dilinde "fiziksel uzuv (el)" manasını aşıp, felsefi olarak "kuvvet, etki ve din hususunda gösterilen sarsılmaz direniş" manasında büyük bir mecaz olarak kullanıldığını söyler. "Ellerin (gücün) sahipleri" fermanı; o peygamberlerin, inandıkları Tevhid davasını sadece dillerinde bir teori olarak bırakmadıklarını, onu bizzat eyleme (ele/güce) dökecek o muazzam "pratik iradeye ve cesarete" sahip olduklarını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde bu kavramın (eydî) bağlamını aktarır. İbn Abbas ve Mücahid gibi erken dönem müfessirlerinin "el-Eydî" kelimesini "Dinde, ibadette ve itaatte gösterilen muazzam kuvvet/sağlamlık" olarak tefsir ettiklerini; Tevhidin ancak "elle (güçle/aksiyonla)" yeryüzüne kazınabileceğini, o peygamberlerin de bu dini ayakta tutan o sarsılmaz "kudret sütunları" (ulîl eydî) olduğunu kaydeder.

        Vel Ebsâr (وَالْأَبْصَارِ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "b-s-r" kökünden türeyen ismin birleşimidir. B-s-r kökünün sözlükte "gözle görmek, bir şeyin hakikatine nüfuz etmek, derin kavrayış, idrak, zihin açıklığı ve içgörü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Basar kelimesinin çoğulu olan "el-Ebsâr" (o keskin gözlerin / o derin vizyonların / o mutlak basîretlerin) isminin; o peygamberlerin (eydî/el vasıtasıyla) sahip oldukları o devasa gücün ve eylemin, kör bir şiddet veya şuursuz bir taşkınlık olmadığını; bütünüyle eşyanın ardındaki ilahi hikmeti görebilen, kâinatın Yaratıcısının ufuklarını okuyabilen o dondurucu ve sarsılmaz "peygamberi vizyon, içgörü ve keskin zekâ" (basîret) ile yönlendirildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, basar/ebsâr (b-s-r) kavramının, kafadaki iki gözle görmekten ziyade, aklın ve kalbin o eşsiz nuruyla hakikati "fark etmesi ve kavraması" (basîret) olduğunu söyler. Din hususunda "Ebsâr (basîret) sahipleri" olmak; kalabalıkların ve tiranların düştüğü o şirkin sığlığından sıyrılıp, kâinatın o kusursuz Tevhid mimarisini görebilen o ayrıcalıklı "ontolojik aydınlanma" zirvesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kavramın (Eydî ve Ebsâr) yan yana gelişini İslam ahlakındaki en kusursuz ve en sarsılmaz "Liderlik/Peygamberlik" paradigması olarak okur. "Eydî" (Eller/Güç) eylemi ve aksiyonu temsil ederken; "Ebsâr" (Gözler/Basîret) idraki, felsefeyi ve vizyonu temsil eder. Allah'ın o peygamberleri "Güç ve Basîret sahipleri" olarak övmesinin; yeryüzündeki ideal Müslüman/Tevhidi şahsiyetin; eylemsiz bir entelektüel (sadece ebsâr sahibi) veya vizyonsuz bir kaba kuvvet (sadece eydî sahibi) olamayacağını; hakikatin ancak "gören bir idrakle vurabilen bir gücün" (Ebsâr ve Eydî) o muazzam, dondurucu ve eşsiz sentezinde kâinata hükmedebileceğini ifade eden o devasa Kuranî anayasa olduğunu aktarır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı varoluşsal bir denge felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde güce (ele) sahip olanların genellikle körleştiğini (basîretini kaybettiğini), görenlerin ise genellikle güçsüz bırakıldığını hatırlatır. Ancak Allah'ın kendi seçkin kullarını (İbrahim, İshak, Yakub) överken bu fani denklemi yırtarak; onları hem kâinata müdahale eden o "sarsılmaz Ele" (Eydî) hem de Hakk'ı yanılmadan gören o "keskin Göze" (Ebsâr) aynı anda sahip kıldığını; İslam felsefesinde Tevhidin, insanın bedensel eylemiyle felsefi idrakinin mutlak birliği (tevhidi) olduğunu kâinata ifşa ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X