وَوَهَبْنَا لَهُٓ اَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنَّا وَذِكْرٰى لِاُو۬لِي الْاَلْبَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
“Tarafımızdan bir rahmet ve akıl iz‘an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha bağışladık.”
Ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha bağışladık. Bu âyetin anlamı hakkında müfessirler farklı görüşlere sahiptirler. Bazıları şöyle dedi: Allah Hz. Eyyûb’a ailesini bağışladı, yani Cenâb-ı Hak kendisinden bir lütuf ve rahmet olarak, onun dünyada helak olan ailesini ve malını diriltti ve onların bir kat fazlasını bağışladı. Hasan-ı Basrî böyle diyordu: Allah onun yardımcılarını diriltti ve onlarla birlikte bir mislini daha ekledi. Bazıları şöyle dedi: Eyyûb’a şöyle denildi: Yâ Eyyûb! Senin ailen cennettedir, istersen onları sana getiririz, istersen onları senin için cennette tutarız, onlara karşılık sana onlar gibisini veririz. Hz. Eyyûb; istemem, onları cennette tutun dedi. Bunun üzerine onlar cennette bırakıldı ve kendisine dünyada onlar gibisi verildi. Cenâb-ı Hak, öldürdükten sonra istediği kişiyi diriltmeye ve ona dilediği mükâfatı vermeye muktedirdir. Görülmez mi ki, bu cümlenin ardından şunu söylemektedir: Tarafımızdan bir rahmet ve akıl iz'an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere. Bu beyanda geçen tarafımızdan bir rahmet sözü, Eyyûb aleyhisselâmın derdini kaldırıp lütfettiği hayırları vermenin, Allah’tan gelen bir rahmet, lütuf ve nimet olduğuna işaret eder. Eyyûb’un derdine şifa vermemek, ona ailesini ve bir misli fazlasını vermemek de O’nun yetkisindedir. Bu âyet, Mûtezile’nin aleyhine delildir, onlara göre Allah’ın insana verdiği şeyin mutlaka onun için aslah (en uygun) olan fiil olması gerekir. Cenâb-ı Hak ise bunu ona kendisinden bir rahmet ve lütuf olarak verdiğini bildirmektedir. Dinde insan için aslah olanı gözetmek Allah için gereklilik olsaydı, onlara göre bunu vermemesi halinde kuluna haksızlık yapmış ve zulmetmiş olurdu. Yahut vermemesi aslah olan bir şeyi verecek olsa, aslah olanı yapmamış olurdu. Bu durum, hiç kimse için dinde aslah olanı gözetmenin Allah’a gerekli olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Akıl iz‘an sahipleri için de anılacak bir örnek olmak üzere. Yani akıl iz’an sahibi insanların yararlanmaları için bir örnek ve öğüt olmak üzere darda kalmanın Allah’tan gelen bir intikam olmadığı bilinsin diyedir; ne dara düşmek Allah’ın öfkesinin sonucudur, ne de refaha ermek O’nun rızasının sonucudur. Bu ikisi imtihan vesilesidir. Cenâb-ı Hak dilediğini zorlukla ve belâ ile dilediğini de bolluk ve rahatlıkla imtihan eder.
Yorumu Yorumla
-
Ve Vehebnâ (وَوَهَبْنَا)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "v-h-b" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs fiilinin birleşimidir. V-h-b kökünün sözlükte "bir şeyi hiçbir karşılık beklemeden, ivazsız ve tamamen bedelsiz olarak vermek, lütufta bulunmak, bağışlamak ve hibe etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve vehebnâ" (Ve Biz hibe ettik / Biz karşılıksız armağan ettik) eyleminin; Eyyûb'un yıllar süren o dondurucu sabrının ve hastalığının (nusb) ardından gelen şifanın hemen akabinde; kâinatın Yaratıcısının sadece bedensel sağlığı geri vermekle kalmayıp, o sabrın bir "ödülü/hibesi" olarak yitirilen her şeyi devasa bir cömertlikle "yeniden var ederek sunduğunu" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hibe/vehb (v-h-b) kavramının, felsefi olarak ticari bir takas (alışveriş) olmadığını söyler. İnsanın çektiği acıların veya ettiği duaların Allah katında bir "alacak-verecek" davası oluşturmadığını; Eyyûb'a kaybettiklerinin geri verilmesinin onun bir hakkı (maaşı) olarak değil, bütünüyle Allah'ın o mutlak ve hesapsız "kendi lütfunun/cömertliğinin bir ikramı" (vehb) olarak gerçekleştiğini vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki azamet zamirini (Biz/nâ) ontolojik bir teodise (ilahi adalet) ve telafi felsefesi olarak okur. Yeryüzünde bütün sevdiklerini, ailesini ve mülkünü kaybeden Eyyûb'un, isyan etmeden toprağa kapanışının (abd oluşunun); kâinatın Yaratıcısı tarafından asla karşılıksız ve dilsiz bırakılmadığını; "Biz hibe ettik" fermanının, dünyadaki en ağır kayıpların bile ilahi irade tarafından "katlanarak telafi edilebileceği" o kusursuz ve sarsılmaz peygamberi umut manifestosunu başlattığını ifade eder.
Lehû (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (onun/ona) zamirinin birleşimidir. O devasa ilahi telafinin ve hibenin uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya o dilsiz acıyı çeken, sabreden ve Rabbine feryat eden (Eyyûb'un) şahsına, onun "kendi ruhsal ve sosyal dünyasına" tahsis edildiğini işaretleyen mülkiyet ve yönelim köprüsüdür.
Ehlehu (أَهْلَهُ)
İbn Fâris, "e-h-l" kökünün sözlükte "bir kimseye en yakın olanlar, onunla aynı mekânı veya nesebi paylaşanlar, eş, çocuklar, akrabalar, hane halkı ve yoldaşlar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ehl ismi ile "hu" (onun) zamirinin birleştiği "ehlehu" (onun ailesini / onun yakınlarını) tamlamasının; Eyyûb'un hastalık sürecinde (Şeytan'ın vesvesesiyle) yaşadığı o en feci, en dondurucu ve en yıkıcı "sosyal izolasyonun ve yalnızlığın" bittiğini; kâinatın Yaratıcısının, insanın yeryüzündeki en temel ontolojik sığınağı ve ünsiyet (alışkanlık/bağ) merkezi olan "ailesini" ona geri verdiğini nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu kavramın (ehl) Eyyûb kıssasındaki dramatik ve hukuki bağlamını aktarır. Eyyûb'un imtihanının en ağır safhasının sadece bedensel hastalık olmadığını, asıl çöküşün çocuklarının ölümü ve çevresinin onu terk etmesi (ehlinden koparılması) olduğunu hatırlatır. Allah'ın ona "ehlini" bağışlamasının (vehebnâ ehlehu); ister yeni çocuklar vererek olsun, ister dağılan aileyi yeniden toplayarak olsun; insanın sosyal fıtratının (aile bağının) ilahi rahmetin en somut ve en iyileştirici tezahürlerinden biri olarak kutsandığını kaydeder.
Ve Mislehum (وَمِثْلَهُمْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "m-s-l" kökünden türeyen isim ve "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. M-s-l kökünün sözlükte "bir şeyin tıpatıp aynısı, dengi, benzeri, eşdeğeri ve bir o kadarı daha" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve mislehum" (ve onlarla birlikte bir o kadarını daha / onların bir mislini/katını daha) tamlamasının; ilahi hibenin (telafinin) sadece eskiyi yerine koymakla sınırlı kalmadığını; sabrın ve acının büyüklüğüne yakışır bir şekilde o ödülün "katlanarak, çoğalarak ve sayısal/niteliksel olarak ikiye katlanarak" verildiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, misl (m-s-l) kavramının, matematikteki salt bir eşitlikten ziyade; kaybedilenin bıraktığı boşluğu bütünüyle doldurup taşıran o "mukayeseli fazlalığı" ifade ettiğini söyler. Eyyûb'a ehlinin (ailesinin) ve "bir o kadarının daha" (mislehum) verilmesi; ilahi adalette imtihanı geçen kulun, sınav öncesindeki durumundan çok daha zengin, çok daha kalabalık ve çok daha "bereketli" bir ontolojik seviyeye sıçratılmasının (ödüllendirilmesinin) şaşmaz formülüdür.
Meahum (مَعَهُمْ)
İbn Fâris, "m-a" (birlikte, beraber, eşzamanlı, yan yana) zarfı ile "hum" (onlarla) zamirinin birleşimidir. O katlanan ödülün, ayrı zamanlarda veya parçalı bir şekilde değil; Eyyûb'un idrakini ve mutluluğunu zirveye taşıyacak o "mutlak, eşzamanlı ve görkemli bir varoluşsal birliktelik" (meıyyet) içinde sunulduğunu işaretleyen durum köprüsüdür.
Rahmeten (رَحْمَةً)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün sözlükte "acıma, şefkat gösterme, koruma, esirgeme, yufka yüreklilik ve ceninin içinde büyüyüp korunduğu anne rahmi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mef'ul-i lieclih (eylemin asıl gayesini/nedenini bildiren unsur) olarak mansub (üstünlü) gelen "rahmeten" (salt bir rahmet olarak / sırf bir şefkat ve sevgi eseri olarak) isminin; Eyyûb'a verilen o devasa ailenin, sağlığın ve katlanan ödüllerin (hibenin) arkasındaki o asıl devasa ve dondurucu "ilahi felsefeyi/saiki" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde rahmet (r-h-m) mefhumunu, kâinatın Yaratıcısı ile insan arasındaki en ontolojik bağ olarak inceler. Rahmetin sadece soyut bir duygu olmadığını; Eyyûb'a ailenin ve sağlığın geri verilmesi gibi son derece "somut, fiziksel ve eylemsel bir hayat/varoluş kurtarması" olduğunu tespit eder. Acının (nusb/azabın) amacı kulu ezip yok etmek değil, o acının içinden süzülen sabrın sonunda kulu bu "mutlak ilahi rahmetin" (şefkatin) kucağına (rahmine) yerleştirmektir. O ödül, adaletin borcu değil, rahmetin fışkırmasıdır.
Minnâ (مِّنَّا)
İbn Fâris, başlangıç ve kaynak bildiren "min" (-den, -dan) edatı ile "nâ" (Bizim) azamet zamirinin birleşimidir. O devasa şefkatin ve telafinin yeryüzündeki doktorlardan, doğa yasalarından veya rastlantılardan kopup gelmediğini; bizzat kâinatın Otoritesinin (Biz'in) o sonsuz ve şeriksiz "öz kaynağından, Zâtından" süzülerek peygambere ulaştığını mühürleyen aidiyet ve dikey menşe köprüsüdür.
Ve Zikrâ (وَذِكْرَىٰ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "z-k-r" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, hatırlamak, anmak, ibret almak ve uyanık olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve zikrâ" (ve mutlak bir hatırlatma / sarsıcı bir ibret levhası / unutulmaz bir ders) kelimesinin; Eyyûb'un yaşadığı o feci yıkımın ve ardından gelen muazzam dirilişin sadece tarihsel bir şahsın biyografisi (kıssası) olarak kalmadığını; o olayın bütün çağlara ve insanlığa uzanan evrensel bir "felsefi manifesto ve ahlaki teyakkuz (zikrâ)" anıtına dönüştürüldüğünü nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu zikr/zikrâ mefhumunu ontolojik bir hafıza ve teodise (acı/imtihan) pedagojisi olarak okur. Eyyûb kıssasının "Zikrâ" (ibret/hatırlatma) olarak kilitlenmesinin; insanın dünyadaki hastalık, kayıp ve çaresizlik karşısında düştüğü o nihilist (anlamsızlık) boşluğuna karşı dikilmiş devasa bir "anlam/Tevhid heykeli" olduğunu; yeryüzünde acı çeken her bedenin (her kulun), Eyyûb'un feryadına ve toprağa vuruşuna bakarak "Allah'ın rahmetinden asla umut kesilmemesi gerektiğini hatırlaması (zikrâ)" kurgusu olduğunu ifade eder. Tarih (kıssa), ahlaka (zikrâya) dönüşmüştür.
Li (لِـ)
İbn Fâris, aidiyet, tahsis ve yönelim bildiren edattır. O sarsıcı ibretin (zikrânın) kâinatta kimin idrakine hitap ettiğini ve kimin fıtratında yankı bulabileceğini işaretleyen "ayrıştırıcı/hedef" köprüsüdür.
Ulîl (أُولِي الـ)
İbn Fâris, tekili kendi lafzından olmayan, isim tamlamalarında muzaf (tamlanan) olarak kullanılan ve "sahipleri, ehli, erbabı" anlamlarına gelen (zû kelimesinin çoğulu) bir isim olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, Eyyûb'un acısındaki o saklı ilahi mantığı ve şifayı sadece sıradan bir hikâye gibi dinlemeyip, onun felsefi derinliğine inebilecek o seçkin ve nadide kitleyi (zümreyi) işaretlemek üzere kullandığı tahsis mühürüdür.
Elbâb (الْأَلْبَابِ)
İbn Fâris, "l-b-b" kökünün sözlükte "bir şeyin en iç kısmı, özü, kalbi, çekirdeği, kabuğundan ve posasından arınmış saf hali, insanın en katıksız aklı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Lübb kelimesinin çoğulu olan "el-Elbâb" (saf akıllar / arı duru idrakler / derin özler) isminin; önceki kelimeyle birleştiği "Ulîl-Elbâb" (Saf ve derin akıl sahipleri / Özün/hakikatin sahipleri) tamlamasının; Eyyûb'un yaşadığı felaketleri (nusb/azab) kör bir doğa olayı veya Allah'ın terk etmesi olarak gören sığ ve materyalist kitlelere karşı; o acının içindeki "ilahi imtihanı, sabrın dönüştürücü gücünü ve rahmetin mutlak galibiyetini" görebilen, önyargılardan ve sığlıktan arınmış o "felsefi elitleri ve ontolojik ahlak sahiplerini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, lübb/elbâb (l-b-b) kavramının, her "akıl" (a-k-l) ile aynı kefeye konulamayacağını söyler. Lübb; isyanın, şüphenin, kibrin ve yüzeysel arzuların (hevânın) zehrinden bütünüyle damıtılmış; acının bir yıkım değil, insanı "abd" (kul) mertebesine yükselten bir laboratuvar olduğunu idrak edebilen o "pürüzsüz, sarsılmaz ve ilahi hikmetle aydınlanmış" üst-akıldır. Eyyûb'un kıssasındaki o muazzam teodise (kötülük problemi/şifa) sırrı, ancak bu "Lübb" sahiplerinin aklında "Zikrâ"ya (gerçek ibrete) dönüşebilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (ulîl elbâb) teolojik bir idrak hiyerarşisi olarak değerlendirir. Yeryüzünde acı (imtihan) herkesi vururken, o acıdan (veya şifadan) sadece "Öz'ün sahiplerinin" (Ulîl-Elbâb) ders çıkarabilmesinin; Kur'an'ın insan aklını sürekli olarak kabukta/yüzeyde (acıya isyan etmekte) kalmaktan kurtarıp; olayların arkasındaki o "mutlak rahmeti ve hikmeti" (özü) okumaya çağıran o devasa ve dondurucu Kuranî (epistemolojik) hedefi olduğunu aktarır. Izdırap ancak "Elbâb" (saf akıl) sahipleri için bir "Zikrâ" (felsefi aydınlanma) kaynağıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla