Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 42. Ayet

    اُرْكُضْ بِرِجْلِكَۚ هٰذَا مُغْتَسَلٌ بَارِدٌ وَشَرَابٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Urkud biriclik(e)(s) hâżâ muġteselun bâridun ve şerâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘Ayağını yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve içilecek serin bir su!’”

      Hz. Eyyûb’un Hastalıkla İmtihanı

      Bu sözün, Hz. Eyyûb, “Başıma bu dert geldi. Ama sen merhametlilerin en üstünüsün” diye niyaz etmesi üzerine söylenmiş olması mümkündür. Eyyûb aleyhisselâm, başına gelen bu belâyı kaldırması için Allaha yalvarmış, sanki şöyle demişti: Başıma bu dert geldi, onu benden kaldır, sen merhametlilerin en üstünüsün. Şu âyet-i kerîme de buna işaret etmektedir: “Bunun üzerine biz onun duasını kabul ettik; kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik.” Bu da göstermektedir ki, kendisinden zararı kaldırması için dua ve talep Hz. Eyyub’ten gelmiş, Cenâb-ı Hak da duasını kabul etmiş ve şöyle buyurmuştu: Ayağını yere vur (dedik), işte yıkanılacak ve içilecek serin bir su! Hz. Eyyûb ayağını yere vurduğunda, biri yıkanmak diğeri de içmek için olmak üzere yerden iki su kaynağının fışkırması mümkündür. İçmek için olanı, içilecek nitelikte ve soğuktu. Diğeri ise müfessirlerin söylediklerine göre yıkanmaya uygun gelecek şekilde idi, soğuk değildi. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Allah, size geceyi ve gündüzü yarattı ki dinlenesiniz, lütfundan rızkınızı arayasınız diye”. Buradaki dinlenmekten maksat dinlenilecek zamandır ki o da gecedir. Allah’ın lütfunu aramaktan maksat da gündüz vaktidir. Bu İlâhi beyanda sözü edilen kaynağın bir tane olması da mümkündür, ancak yıkanmak gerektiğinde suyu yıkanmaya uygun bir sıcaklığa ulaşıyor, içilmek istendiğinde de suyu içmeye uygun şekilde soğuyordu. Bazı müfessirler şöyle dedi: Hz. Eyyûb’un başına gelen dert, bedeninin hem zahirine ve hem de bâtınına gelmişti. Yıkanmakla zahirdeki hastalığını gidermiş, içmekle de içindeki rahatsızlığını yok etmişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle dedi: Ayağını yere vur! Buradaki “rakada” (ركض) fiili ayağıyla vurdu anlamına gelir. Koşması için ayağınla hayvana vurduğunda da “rakedtü’d-dâbbete” (ركضت الدابة) dersin. İbn Kuteybe böyle dedi ve devam etti: “Muğtesel” kelimesi de su demektir, suya “ğasûl” da denir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Urkud (ارْكُضْ)

        İbn Fâris, "r-k-d" kökünün sözlükte "ayağı yere şiddetle vurmak, ayakla itmek, hareket ettirmek, atı mahmuzlamak ve koşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi formundaki "urkud" (ayağını yere vur / ayağınla deş / harekete geç) eyleminin; Eyyûb'un o feci, yıpratıcı ve onu yatağa/hareketsizliğe mahkûm eden uzun hastalığının (nusb) ardından, kâinatın Yaratıcısı tarafından verilen o dondurucu ve sarsıcı "eyleme geçme, dirilme ve pasifliği kırma" komutunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rakd (r-k-d) kavramının, felsefi olarak durağanlığın ve acziyetin yırtılması olduğunu söyler. Hastalıktan dolayı bedeni tükenmiş bir kula "ayağını yere vur" denmesinin; şifanın sadece gökten pasif bir şekilde inen sihirli bir dokunuş olmadığını, insanın kendi iradesiyle, bedensel eylemiyle ve çabasıyla o şifaya "katılması" gerektiğini kurgulayan o muazzam ontolojik eylem ve iyileşme felsefesi olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu emir kipini (urkud) ontolojik bir diriliş ve teodise (imtihan) ahlakı olarak okur. Yıllarca süren çilenin ve feryadın (nidâ) ardından gelen şifanın, bizzat Eyyûb'un kendi ayağının altından (kendi eylemiyle) fışkırtılmasının; İslam felsefesinde insanın acı karşısında sadece teslim olan bir nesne değil, Allah'ın inayetiyle "kendi şifasını kendi eylemiyle (urkud) topraktan çıkaran aktif bir özne" konumuna yükseltildiğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu "yere vurma" (r-k-d) mefhumunu varoluşsal bir sarsıntı ve uyanış estetiği olarak değerlendirir. Yeryüzünün fani acılarıyla (hastalıkla) kilitlenmiş bir bedenin, toprağa (aslına) attığı o tek ve kararlı tekmeyle (urkud); bütün o karanlık şeytani vesveseleri ve psikolojik azabı parçalayarak, kâinatın Yaratıcısının o mutlak hayat (şifa) kaynağına ulaştığı o feci ve muazzam "kırılma anını" resmettiğini belirtir.

        Bi (بِ)

        İbn Fâris, vasıta, bitişiklik ve eylemin neyle yapıldığını bildiren (ile) harf-i cerdir. O devasa şifa kaynağının ortaya çıkarılmasında, mucizenin gökten zembille inmek yerine doğrudan doğruya peygamberin kendi "bedensel uzvuyla" (vasıtasıyla) gerçekleştirildiğini işaretleyen eylem köprüsüdür.

        Riclike (رِجْلِكَ)

        İbn Fâris, "r-c-l" kökünün sözlükte "insanın veya hayvanın ayağı, bacağı, bedenin yere temas eden en alt uzvu ve yürümek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ricl (ayak) ismi ile "ke" (senin) zamirinin birleştiği "riclike" (kendi ayağınla) tamlamasının; o güne kadar hastalıktan dolayı belini doğrultamayan, adım atamayan ve tükenmiş (nusb) bir bedenin; şifa bulmak için kullanması emredilen o "hareketin, dengenin ve ayağa kalkmanın" yegâne sembolü olan uzvunu kilitlediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimeyi (ricl) ontolojik bir "zıtlık ve umut" estetiği olarak okur. Eyyûb'un bedenini esir alan o uzun felç (veya yara bere) halinin ardından, Allah'ın ona "Ayağınla vur" demesinin; hastalıktan çürümüş bir bedene yeniden "hareket etme, yere sağlam basma ve yürüme (ricl)" yeteneğinin geri verildiğini kâinata ilan eden o mucizevi ve dondurucu ilahi müjde formunu resmettiğini vurgular.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, yakın işaret zamiri (işte bu / şu) olduğunu belirtir. Eyyûb'un ayağını yere vurmasıyla birlikte toprağı yararak fışkıran o mucizevi ve sarsıcı su kaynağının; uzaklarda aranacak soyut bir şifa efsanesi değil, bizzat Eyyûb'un ayaklarının ucunda beliren o "somut, gözle görülür, dokunulabilir ve anında tecrübe edilebilir" mutlak hakikat olduğunu niteleyen işaret köprüsüdür.

        Muğteselun (مُغْتَسَلٌ)

        İbn Fâris, "ğ-s-l" kökünün sözlükte "suyun bir şeyin üzerinden akarak onu temizlemesi, kiri ve pası gidermek, yıkamak ve arınmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İfti'al babında ism-i mekân veya ism-i mef'ul (edilgen/nesne) formunda gelen "muğteselun" (yıkanılacak yer / yıkanılacak şifalı su / arınma kaynağı) isminin; topraktan fışkıran o suyun sıradan bir içme suyu olmadığını, Eyyûb'un cildini, yaralarını ve bedeninin dış yüzeyini kaplayan o feci fizyolojik tahribatı bütünüyle "yıkayıp söküp atacak o mutlak arındırıcı ve iyileştirici kozmik banyoyu" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, gusl/muğtesel (ğ-s-l) kavramının, felsefi olarak sadece maddi kirlerin temizlenmesi değil; Eyyûb kıssası bağlamında, hastalığın, yorgunluğun ve o karanlık acının insanın cildinde ve fıtratında bıraktığı o ontolojik "pası/izi" bütünüyle sıfırlamak (yeniden doğuş) olduğunu söyler. "İşte bu bir muğteseldir" fermanı, bedenin eski saf (yaratıldığı ilk günkü) haline döndürüldüğü o peygamberi arınma ritüelidir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal teolojisinde bu "yıkanma/arınma" (muğtesel) kurgusunu Antik Ortadoğu şifa ve kutsal su (litürji) motifleri üzerinden değerlendirir. Yeraltından fışkıran suyun; ölümün (hastalığın) bağrından dirilişin ve temizliğin çıkmasını sembolize ettiğini; Kur'an'ın bu "muğtesel" ile, acı çeken peygamberin hem fiziksel yaralarından hem de dışlanmışlığın getirdiği o sosyal "necislik/kirlilik" algısından bütünüyle temizlenip yeniden Tevhid sahnesine (hayata) dönüşünü anıtsallaştırdığını tartışır.

        Bâridun (بَارِدٌ)

        İbn Fâris, "b-r-d" kökünün sözlükte "soğuk olmak, serinlik, ateşin ve hararetin mutlak zıddı, ferahlık ve sükûnet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/sıfat formundaki "bâridun" (soğuktur / serinleticidir / harareti kesicidir) kelimesinin; o fışkıran suyun sıcaklık derecesini basit bir meteorolojik bilgi olarak vermediğini; Eyyûb'un yıllarca çektiği o yakan, kavuran, iltihaplı ve ateşli hastalığın (nusb ve azabın) üzerine örtülen o "dondurucu, ferahlatıcı ve acıyı bıçak gibi kesen mutlak ilahi rahmetin" (serinliğin) fizyolojik tezahürünü nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Bârid" (soğuk/serin) mefhumunu ontolojik bir teodise zıtlığı (kontrast) olarak inceler. Eyyûb'un Şeytan'a ve acıya nispet ettiği o "yakıcı azabın" hemen karşısına; Allah'ın lütfu olan o "soğuk/serin" (bârid) suyun dikilmesinin; ilahi şifanın insanın varoluşsal yangınını söndüren o eşsiz ve kusursuz karşı-kuvvet (rahmet) olduğunu tespit eder. Azab yakar, ilahi lütuf (bârid) ise serinletip iyileştirir.

        Ve (وَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı ve birleştirme edatıdır. Eyyûb'a bahşedilen o devasa şifanın sadece bedenin dışını (cildi/yaraları) kapsayan tek boyutlu bir arınma (muğtesel) olmadığını; şifanın iç organları, ruhu ve bütün biyolojik mekanizmayı kapsayacak şekilde "iki yönlü ve mutlak" bir tamamlanmaya doğru genişlediğini işaretleyen bağlaçtır.

        Şerâbun (شَرَابٌ)

        İbn Fâris, "ş-r-b" kökünün sözlükte "suyu yutmak, içmek, bedenin suya kanması ve susuzluğun giderilmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim formundaki "şerâbun" (içilecek su / içecek / kana kana yutulacak şifa kaynağı) kelimesinin; topraktan fışkıran o soğuk (bârid) suyun, dıştaki yaraları yıkamasının (muğtesel) ardından, Eyyûb'un bizzat içerek kendi iç organlarındaki, damarlarındaki ve bağırsağındaki o gizli tahribatı ve hastalığı söküp attığı o "içsel diriliş ve hayat iksirini" nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu iki kavramın (muğtesel ve şerâb) yan yana gelişini varoluşsal bir "bütüncül şifa" (holistik tıp/rahmet) kurgusu olarak okur. Suyun hem dışarıdan bir banyo (muğtesel) hem de içeriden bir içecek (şerâb) olarak kullanılmasının; Allah'ın verdiği o mucizevi tedavinin hiçbir noksanlık bırakmadığını, dış görünüşü düzelttiği gibi içsel dengeyi ve psikolojiyi de bütünüyle onardığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde Eyyûb kıssasının bu şifa aşamasını aktarır. Yere vurulan ayakla (ricl) çıkan suyun "soğuk bir yıkanma ve içme suyu" olarak formüle edilmesinin; insanın acıya karşı gösterdiği o sarsılmaz sabrın (feryadın/inabenin) ardından; Allah'ın kuluna olan o şefkatli, merhametli ve somut müdahalesinin (bedeni ve ruhu aynı anda doyuran o soğuk suyun) Kur'an'daki en dondurucu, en umut verici ve sarsılmaz peygamberi kurtuluş sahnelerinden biri olarak İslam ahlakına mühürlendiğini kaydeder. Feryat (nidâ) ihlasla yapılmışsa, toprağın altından mutlak serinlik (şerâb) fışkırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X