Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 41. Ayet

    وَاذْكُرْ عَبْدَنَٓا اَيُّوبَۢ اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veżkur ‘abdenâ eyyûbe iż nâdâ rabbehu ennî messeniye-şşeytânu binusbin ve ’ażâb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kulumuz Eyyûb’u da an. O, Rabb’ine, 'Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir’ diye seslenmişti.”

      Peygamberlerin İmtihan Edilmesi

      Cenâb-ı Hakk’ın böyle bir gücü şeytana niçin verdiğini ve bu gücü neden şeytana nispet ettiğini bilmiyoruz. Allah’tan gelen sabit bir bilgi olmadan bizim şunu söylemeye de hakkımız yoktur: Allah şeytana şöyle bir güç verdi ve o da şuna şunu yaptı ve şöyle yaptı... Cenâb-ı Hakk’ın, din işlerinde dostlarına karşı şeytana güç vermesinin hikmeti, onun fazilet, adalet, hüküm ve rahmet yönünün bilinmesidir; kullarını dilediği vasıtalarla, istediği şekilde, dilediği kişilerin eliyle zorluklarla ve belâlarla imtihan etmesi, üstelik onu gerektirecek sebepler olmadan da sınaması Allah’ın hakkıdır. Hak ettiklerini gösteren hiçbir vesile olmadan da istediği kişilere hayırlar ve nimetler vererek onlara iyilikler lütfetmesi de O’nun hakkıdır. Eyyûb aleyhisselâmın başına gelen belâları ve zorlukları buna göre anlamak gerekir, bunları gerektiren sebepler olmadan da onun başına gelmesi mümkündür, bununla birlikte onun başına gelenler Allah’ın Hz. Eyyub’u imtihan etmesinden dolayıdır.

      Sonra Cenâb-ı Hak, Resûlullah’a (s.a.) şöyle buyurmaktadır: Kulumuz Eyyûb’u da an. Yani onun gösterdiği sabrı an, Allah’tan gelen çeşitli belâlara ve zorluklara nasıl sabretti? Herhangi bir belâya mâruz kaldığında sen de sabret! Buna göre Cenâb-ı Hakk’ın bu sûrede bahsettiği ve hatırlanmasını emrettiği hususlar, peygamberini zorluklara uğrattığında nasıl sabır gösterdikleridir. Refahla ve hükümranlıkla imtihan ettiği insanların da Rab’lerine nasıl şükrettikleri ve nasıl itaat ettikleridir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kulların Fiillerini Allah Yaratır

      Şeytan bana sıkıntı ve acı vermektedir. Burada Cenâb-ı Hak bu fiili şeytana nispet etmekte ise de hakikatte Allah’tan gelmektedir, ne var ki bu fiili şeytanın eliyle gerçekleştirdiği için Allah ona nispet etmektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda buyurulduğu gibi: “Allah onları sizin elinizle cezalandırsın, onları rezil rüsvâ etsin, sizi onlara karşı başarılı kılsın”. Bu âyette Allah, söz konusu cezayı müminlerin eliyle gerçekleştirmiş olsa da, onun hakikatte kendisinden geldiğini haber vermektedir. Başka bir ilâhı beyanda da Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allah sana bir zarar verecek olursa”. Yani insanın başına başka birinin eliyle gelen her türlü zarar, Allah’tan gelmektedir, bu fiili yaratan ve gerçekleştiren O’dur. Bu mesele Mûtezilenin, kulların fiillerinde Allah’ın hiçbir dahli yoktur, diye iddia ettikleri gibi değildir. Cenâb-ı Hak haber vermektedir ki, birine zarar vermek istediği zaman, o zarar kendisine geldiğinde onu kaldıracak ve defedecek hiç kimse yoktur. Aynı şekilde birine iyilik yapmak istediğinde de o iyiliği O’ndan başka hiç kimse geri çeviremez. Bu da Mutezilenin iddiasının aleyhine delildir. Âyetteki “nusub” (نصب) kelimesi ile “nasab” (نصب) kelimesi aynı anlama gelir, zorluk ve kötülük demektir. İbn Kuteybe de aynı şeyi söyledi: “Nusub” ve “nasab” (نصب) kelimeleri aynıdır, “hüzn” (حزن) ve “hazan” (حزن) gibidir; kötülük ve zorluk demektir. Ebû Ubeyde şöyle dedi: “Nusb” kötülük, “nasab” zorluk demektir. Bazıları şöyle dedi: Bu iki kelimeden biri insan bedeninin dışına verilen zararı, diğeri de bedenin içine verilen zararı ifade eder. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vezkur (وَاذْكُرْ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "z-k-r" kökünden türeyen emir fiilinin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, anmak, telaffuz etmek, ibret almak ve zihinde daima canlı tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vezkur" (Ve an / Hatırla ve gündeme taşı) emrinin; Süleyman kıssasındaki o devasa mülk ve güç imtihanından hemen sonra, tarihin tamamen zıt bir başka sayfasına (yokluk ve hastalık sınavına) geçiş yapmak için peygamberin (ve muhatabın) zihnini o sarsıcı yeni sahneye kilitleyen ilahi geçiş komutu olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikr" (hatırlama/anma) eylemini ontolojik bir tarih felsefesi olarak inceler. Kur'an'ın geçmiş peygamberleri anmasını (ve zkúr) sıradan bir tarih anlatıcılığı (kıssa) olmadığını; her bir peygamberin insanlık fıtratındaki belirli bir varoluşsal krizi (Süleyman'da gücü, Eyyûb'da acıyı) temsil ettiğini ve bu figürleri "hatırlamanın", tevhid ahlakını inşa etmek için o dondurucu ilahi laboratuvarı (imtihanı) yeniden şuur düzeyine çıkarmak olduğunu tespit eder.

        Abdenâ (عَبْدَنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, kibrin mutlak zıddı olarak tam teslimiyet ve kölelik" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsim ile "nâ" (Bizim) azamet zamirinin birleştiği "abdenâ" (Bizim o has kulumuzu / Bizim o itaatkâr kölemizi) tamlamasının; birazdan anlatılacak olan o feci, yıpratıcı ve akıl almaz acılar silsilesinin (imtihanın) muhatabını; sıradan, isyankâr veya günahkâr bir figür olmaktan çıkarıp, bizzat kâinatın Yaratıcısının "kendi özel mülkiyeti ve gözdesi" (abdenâ) ilan ettiği o mutlak Tevhid zirvesine yerleştirdiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu tamlamanın ismin önüne geçirilmesini muazzam bir ilahi şefkat ve "öncelik/tahsis" estetiği olarak okur. Allah'ın "Eyyûb'u an" demek yerine, "Bizim o kulumuz Eyyûb'u an" diyerek söze başlamasının; Eyyûb'un yaşadığı o kahredici hastalığın ve izolasyonun onu ilahi merhametten uzaklaştırmadığını, tam aksine acının onu "Bizim kulumuz" (abdenâ) mertebesine sımsıkı kenetlediğini ve en büyük şerefin hastalıksız bir bedende değil, acı içinde bile "kul (abd)" kalabilmekte yattığını resmettiğini vurgular.

        Eyyûbe (أَيُّوبَ)

        İbn Fâris, bu ismin Arap dilinin kendi iştikak (kök) sisteminden türemediğini (A'cemî), dışarıdan alınmış, gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) özel bir peygamber ismi olduğunu kaydeder. O devasa sabır ve ıstırap laboratuvarının mutlak ve tarihsel öznesini (şahsını) işaretleyen mühürdür.

        El-Cevâlîkî, "Eyyûb" isminin Arap fonetiğine monoteistik kadim metinlerden geçtiğini (muarreb), bu yüzden Arapça kelimelerin çekim kurallarına tabi olmadığını inceler.

        Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel serüvenini İbrani/Arami havzasında arar. İbranicedeki "Iyyōbh" (saldırıya/zulme uğrayan kişi veya tövbe edip geri dönen) isminden Süryanice "Iyyōbh" formuyla Arapçaya geçtiğini belirtir. Kur'an'ın bu şahsiyeti; Kitab-ı Mukaddes'teki o isyankâr, Tanrı'yla tartışan ve uzun uzun felsefi diyaloglara giren Eyyûb figüründen bütünüyle arındırarak; sarsılmaz bir teslimiyetin (abd), sükûnetin ve "Rabbine sığınan saf acının" monoteistik arketipi olarak yeniden İslam ontolojisine mühürlediğini tartışır.

        İz (إِذْ)

        İbn Fâris, geçmiş zaman bildiren bir zaman zarfı olduğunu tespit eder. (Hani o vakit / O zaman ki). Eyyûb'un o uzun ve dilsiz ıstırabının ardından, acının bıçak kemiğe dayandığı ve sükûnetin yerini o feci yakarışa bıraktığı o sarsıcı "kırılma salisesine" zamanı dondurup kilitleyen edattır.

        Nâdâ (نَادَىٰ)

        İbn Fâris, "n-d-v" kökünün sözlükte "bir kimseyi çağırmak, seslenmek, nida etmek, bir topluluk/meclis (nedve) kurmak ve uzaktan yüksek sesle bağırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mufâ'ale babında mazi (geçmiş zaman) fiil olan "nâdâ" (nida etti / feryatla seslendi / haykırdı) eyleminin; Eyyûb'un yaşadığı acı karşısında sıradan, sessiz ve rutin bir dua fısıldamadığını; ıstırabın dayanılmaz sınırlarına ulaştığında bütün benliğiyle, bütün hücresel acısıyla ve sesiyle kâinatı yararcasına "feryat ederek/haykırarak" kâinatın Yaratıcısına yöneldiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nidâ (n-d-v) kavramının, "dua" kelimesinden felsefi ve psikolojik olarak çok daha şiddetli olduğunu söyler. Nidâ, sesin yükseltilmesi ve feryat edilmesidir. İnsanın gücü tükendiğinde, çaresizliği mutlak bir karanlığa dönüştüğünde ve kendisini uçurumun kenarında (veya Allah'tan çok uzak düşmüş) hissettiğinde attığı o ontolojik çığlığın (nâdâ) ta kendisidir. Eyyûb'un sessiz sabrı, yerini bu devasa ve haklı "nidâya" bırakmıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (nâdâ) ontolojik bir peygamberi çaresizlik ve insani sınır felsefesi olarak okur. Peygamberlerin de taştan yapılmış heykeller olmadığını; Eyyûb'un o sarsılmaz sabrının bile nihayetinde "insani bir kırılma noktasına" sahip olduğunu ve "Nâdâ" (feryat etti) eyleminin; İslam felsefesinde acı çekenin Rabbine karşı feryat etmesinin bir isyan değil, bilakis insanın kendi zayıflığını (abd oluşunu) Yaratıcısına itiraf ettiği en dürüst ve en görkemli "Tevhidi sığınma" ritüeli olduğunu ifade eder. Acı, fıtratı feryada (nidâya) zorlar.

        Rabbehû (رَبَّهُ)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten, terbiye eden ve mutlak otorite" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "hu" (onun) zamirinin birleştiği "Rabbehû" (kendi Rabbine / yegâne Sahibine) tamlamasının; Eyyûb'un o feci acısının ortasında dahi şirke düşmediğini, isyan ederek putlara veya batıl güçlere yönelmediğini; acıyı da şifayı da veren o mutlak ve tek (Tevhidi) Terbiyecisine bütünüyle kilitlendiğini işaretleyen ontolojik bağdır.

        Ennî (أَنِّي)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü ve durumu kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "enne" (şüphesiz ki/muhakkak) ile "î/ye" (ben) zamirinin birleşimidir. "Gerçek şu ki ben / Şüphesiz ki benim halim" (ennî) ifadesinin; Eyyûb'un o feryadında (nidâ) hiçbir kelime oyunu, mazeret veya dolaylı anlatım kullanmadan, kendi o feci şahsi durumunu, çıplak ve dondurucu gerçeğini doğrudan Allah'ın huzuruna sunduğu o "varoluşsal durum tespitinin" başlangıcı olduğunu kaydeder.

        Messeniye (مَسَّنِيَ)

        İbn Fâris, "m-s-s" kökünün sözlükte "bir şeye dokunmak, temas etmek, el sürmek, hafifçe çarpmak ve içine işlemek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil olan "messe" ile "ni" (beni/bana) ve "ye" (kaynaştırma/vurgu) zamirlerinin birleştiği "messeniye" (bana dokundu / bana temas etti / içime işledi) eyleminin; Eyyûb'un bedenini ve ruhunu sarmalayan o devasa ıstırabı ve hastalığı, "beni yıktı, beni paramparça etti" gibi kaba fiillerle değil, inanılmaz bir edep ve zarafetle "sadece bana şöyle bir dokundu (messe)" şeklinde niteleyerek, acısını Yaratıcısına şikâyet etmeden, sadece durumunu (dokunuluşunu) arz ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, mess (m-s-s) kavramının, şiddetli bir darbeden (darb) ziyade, insanın varlığına derinden, sessizce ve sinsi bir şekilde sızan, cilde veya ruha temas edip orada kalıcı bir tahribat (hastalık/delilik - mecnun kelimesinin kökenindeki temas gibi) yaratan o "sızıcı ve yıpratıcı etkiyi" ifade ettiğini söyler. Hastalık Eyyûb'un etini parçalamış olabilir, ancak Eyyûb bunu Rabbine karşı sadece bir "temas/mess" olarak tanımlayarak peygamberi ahlakın (edebin) zirvesine çıkmıştır.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu fiili (messe) ontolojik bir sızı ve şikâyet ahlakı (edep) olarak değerlendirir. Yeryüzünün fani acıları ne kadar büyük olursa olsun, Yaratıcının azameti karşısında peygamberin kendi çilesini küçültme (tevazu) refleksini inceler. "Beni mahvettin, beni yaktın" demek yerine "Bana bir kötülük dokundu (messe)" diyerek; acının fıtratını sarsan o devasa yıkımını, Yaratıcıya karşı son derece naif, edilgen ve sarsılmaz bir teslimiyetle (abd olarak) dile getirişindeki o dondurucu Kuranî zarafeti ifade eder.

        Eş-Şeytânu (الشَّيْطَانُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökeninin "ş-t-n" (haktan, rahmetten ve merkezden şiddetle uzaklaşmak, muhalefet etmek) veya "ş-y-t" (yanıp kül olmak, alevlenmek, ateşin doğası) kökünden geldiğine dair Arap dilindeki çift yönlü tespiti aktarır. Belirlilik takısıyla gelen "eş-Şeytânu" isminin; Eyyûb'un yaşadığı o fiziksel hastalığın ve psikolojik yalıtılmışlığın arkasındaki o karanlık, fısıldayan ve insanı umutsuzluğa/isyana sürükleyen o mutlak "metafizik ve ontolojik düşmanı" nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu (Sami) dillerindeki izini sürer. İbranicedeki "Śāṭān" (düşman, engelleyici, suçlayıcı) mefhumundan Arapçaya geçtiğini belirtir. Kitab-ı Mukaddes'teki (Eyüp Kitabı) kurguda Şeytan'ın Tanrı ile bahse girip Eyüp'ü sınamasına karşılık; Kur'an'ın bu kurguyu düzelterek, Şeytan'ı bağımsız bir rakip/tanrı olarak değil; sadece vesvese veren, bedensel acıyı kullanarak ruhu isyana teşvik eden bir "kışkırtıcı" olarak Tevhid potasında yeniden konumlandırdığını tartışır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Eyyûb'un acıyı (mess'i) neden Allah'a değil de Şeytan'a nispet ettiğini (Tevhidi edep felsefesi) açıklar. İslam akaidinde her şeyi yaratanın Allah olduğu bilinmesine rağmen; Eyyûb'un "Bana Şeytan dokundu" demesinin; kötülüğü, hastalığı ve acıyı doğrudan Allah'a atfetmekten kaçınan o muazzam "peygamberi nezaket ve tenzih (Allah'ı eksiklikten uzak tutma)" ahlakı olduğunu; hastalığın verdiği o vesvese ve isyan eğilimini (Şeytan'ı) acının asıl kaynağı olarak gösterdiğini aktarır.

        Bi Nusbin (بِنُصْبٍ)

        İbn Fâris, vasıta ve birliktelik edatı "bi" ile "n-s-b" kökünden türeyen ismin birleşimidir. N-s-b kökünün sözlükte "bir şeyi dikmek, yorulmak, bitkin düşmek, aşırı meşakkat, dert, hastalık ve insanın enerjisini emip tüketen bedensel tükenmişlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Bi nusbin" (korkunç bir yorgunlukla / feci bir bedensel meşakkatle / yıpratıcı bir hastalıkla) tamlamasının; Şeytan'ın dokunuşunun (vesvesesinin) soyut bir kurgu olmadığını, Eyyûb'un etine, kemiğine ve hücrelerine işleyen o somut, çürütücü ve onu yatağa düşüren "fiziksel iflası ve ızdırabı" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nasab/nusb (n-s-b) kavramının, bedenin taşıyamayacağı kadar ağır bir yüke veya hastalığa maruz kalması sonucu ortaya çıkan o mutlak "tükeniş ve derman kaybı" olduğunu söyler. Nusb, insanın ayakta durmasını engelleyen, etini ve kemiğini sızlatan o devasa bedensel işkencedir.

        Ve Azâb (وَعَذَابٍ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "a-z-b" kökünden türeyen ismin birleşimidir. A-z-b kökünün sözlükte "bir kimseyi amacından veya yolundan alıkoymak, engellemek, mahrum bırakmak, acı vermek ve şiddetli ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve azâb" (ve dondurucu bir işkence / sarsıcı bir psikolojik/bedensel eziyet) kelimesinin; Eyyûb'un çilesinin sadece bedensel bir hastalık (nusb) olmadığını, aynı zamanda ailesini, malını, mülkünü kaybetmenin ve toplumdan dışlanmanın getirdiği o devasa "psikolojik yıkımı, yalnızlığı ve metafizik sarsıntıyı" (azabı) nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu iki kelimenin (nusb ve azâb) yan yana gelişini varoluşsal bir imtihan tablosu olarak değerlendirir. "Nusb", Eyyûb'un bedenini saran ve onu içten içe tüketen fizyolojik hastalığı (yorgunluğu) temsil ederken; "Azâb", bütün sevdiklerini kaybetmenin, yapayalnız kalmanın ve Şeytan'ın "Allah seni terk etti" şeklindeki o karanlık vesveselerinin ruhunda açtığı o feci "psikolojik ve manevi işkenceyi" temsil eder. Eyyûb, bedeni (nusb) ve ruhu (azâb) arasında sıkışıp kaldığı o mutlak karanlığın içinden Rabbine (Tevhide) feryat etmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X