Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 40. Ayet

    وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-inne lehu ‘indenâ lezulfâ ve husne meâb(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi ve güzel bir geleceği vardır.”

      Yani o bize yakındı ve döneceği yer de bizim yanımızdı. Bu İlâhî beyan, Cenâb-ı Hakk’ın bir insana vermiş olduğu hükümranlığın, onun mertebesini düşürmediğine ve Allah katındaki değerini azaltmadığına işaret etmektedir. Çünkü, en doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Süleyman söylediğimiz gibi dünyaya, dünyanın zevklerine sahip olmak ve dünyada şan ve şerefe ermek için değil, davetini halkın süratle kabul edip kurtuluşa ermelerini çok arzu ettiği için Allah’tan hükümranlık istemişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Kuşkusuz onun katımızda yüksek bir yakınlık derecesi vardır. Yani onu Allah’a yaklaştıran sebepler, yaklaşmasını sağlayan itaate onu muvaffak kılan ve ona yardımcı olan vesileler vardır. Bu husus dünyada gerçekleşir, ilk mâna ise âhiret hayatı ile ilgilidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu, lütuf ve ikramın en büyüklerindendir, çünkü Cenâb-ı Hak hiçbir hesap kaygısı taşımadan meâlindeki âyetle onu sorumluluktan âzâde kılmış ve kendisini Allah’a yakın olmakla ve güzel bir gelecekle müjdelemişti. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve İnne (وَإِنَّ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin başına gelerek şüpheyi kökünden söküp atan, hükmü kesinleştiren tekit (pekiştirme) edatının birleşimidir. Süleyman peygambere yeryüzünde verilen o akıl almaz, rüzgâra ve cinlere hükmeden devasa mülkün/iktidarın; onun ahiretteki konumunu tehlikeye atmadığını, bilakis o gücü Tevhid ahlakıyla taşıdığı için ona verilecek o nihai ödülü sarsılmaz bir kesinlikle (inne) mühürlediğini kaydeder.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet, tahsis ve liyakat bildiren "lâm" edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (onun) zamirinin birleşimidir. Birazdan zikredilecek olan o eşsiz, dondurucu ve aşkın manevi makamın; yeryüzünde mülkün ve estetiğin cazibesine kapıldığında derhal tövbe eden (inabe), gücü kibre dönüştürmeyen o "kusursuz kulun" (Süleyman'ın) kendi şahsı "için" özel olarak rezerve edildiğini kilitler.

        Indenâ (عِندَنَا)

        İbn Fâris, "a-n-d" kökünden türeyen ve "yanında, nezdinde, katında" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı "inde" ile azamet zamiri "nâ" (Bizim) kelimesinin birleşimidir. "Bizim katımızda / Bizzat Bizim huzurumuzda" (indenâ) tamlamasının; Süleyman'ın yeryüzündeki o muazzam krallığının (saraylarının, tahtının) faniliğine karşılık; ona verilecek asıl ödülün ve onurun doğrudan kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve dikey "ilahi koruma ve rıza" menzilinde kurgulandığını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve semantik sisteminde "Allah'ın katında olmak" (indenâ) mefhumunu, insanın kâinatta ulaşabileceği en sarsılmaz ve ebedi "varoluşsal aidiyet" olarak inceler. Kralların genellikle mülkleriyle birlikte Allah'tan uzaklaşıp yeryüzüne çakılmalarına (dünyevileşmelerine) karşılık; Süleyman'ın o devasa mülke rağmen hala "Allah'ın katında/nezdinde" (indenâ) kalabilmesinin, Tevhid ahlakının gücü (iktidarı) nasıl terbiye edip uhrevileştirdiğini gösteren o kusursuz monoteistik felsefe olduğunu tespit eder.

        Le Zulfâ (لَزُلْفَىٰ)

        İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le) edatı ile "z-l-f" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Z-l-f kökünün sözlükte "bir şeye doğru adım adım yaklaşmak, mesafe katetmek, öne geçmek, liyakat kesbetmek ve yakınlık (kurbiyet)" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le zulfâ" (kesinlikle eşsiz bir yakınlık / çok yüce bir manevi mertebe / özel bir gözdelik) kelimesinin; Süleyman'ın yeryüzündeki eşsiz tahtının ahirette bir kayba dönüşmediğini, tam aksine mülkü (cinleri ve rüzgârı) Allah'ın adaletine hizmet ettirdiği için Yaratıcısına akıl almaz bir ontolojik mesafeyle "yakınlaştığını" (zulfâ) nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zülfe/zulfâ (z-l-f) kavramının, fiziksel veya coğrafi bir mesafenin kapanması olmadığını; kulun ahlaki olgunluk, şeref, onur ve sevilme bakımından Yaratıcısının rızasına olan o muazzam felsefi "yakınlaşması ve gözdesi haline gelmesi" olduğunu söyler. Zenginlik ve güç, nankörler için Allah'tan uzaklaştırıcı bir fitneyken; "Evvâb" (sürekli Rabbine dönen) bir kul olan Süleyman için bu mülk, onu meleklerden bile daha "yakın" (zulfâ) bir zirveye fırlatan manevi bir asansör olmuştur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (zulfâ) teolojik bir rahmet ve iktidar ahlakı estetiği olarak okur. İslam düşüncesinde dünyevi iktidarın genellikle manevi körlük getirdiği algısına karşılık; Süleyman kıssasının "Zulfâ" (özel ilahi yakınlık) ile mühürlenmesinin; adaleti tesis eden ve gücü kendi nefsine değil Hakk'ın emrine (teshir) bağlayan liderlerin (halifelerin), ahirette Allah'a "en yakın" (zulfâ) makamda ağırlanacaklarını kâinata ilan eden o sarsılmaz ve umut verici peygamberi müjde olduğunu ifade eder.

        Ve Husne (وَحُسْنَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "h-s-n" kökünden türeyen ismin birleşimidir. H-s-n kökünün sözlükte "çirkinliğin, defonun ve noksanlığın (kubh) mutlak zıddı olarak bir şeyin idrakte kusursuz bir beğeni uyandırması, estetik mükemmellik, güzellik, iyilik ve eksiksizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve husne" (ve en güzel olanı / kusursuz estetiği) tamlamasının; Süleyman'ın dünyada emrindeki şeytanlara (bennâ) yaptırdığı o göz kamaştırıcı sarayların ve havuzların güzelliğinden çok daha öte, bizzat kâinatın Yaratıcısı tarafından mimarisi çizilmiş o "mutlak, ebedi ve ilahi estetikle" (husn) ödüllendirildiğini nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu "husn" (güzellik) kelimesini muazzam bir eskatolojik (ahiret) telafi ve ödül estetiği olarak değerlendirir. Atların ihtişamına (ciyâd) dalıp güneşin batışını izlerken ilahi olandan bir anlık koptuğu için derin bir pişmanlık yaşayan Süleyman'a; ahirette fani olmayan, batmayan ve aklı çelmeyen o "mutlak ve ilahi güzelliğin" (husn) bizzat kalıcı bir yurt olarak hediye edilmesini resmettiğini vurgular. Fani güzellikten (attan) geçebilene, ebedi güzellik (husn) verilir.

        Meâb (مَآبٍ)

        İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, yönelmek, tövbe etmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya ism-i zaman formundaki "meâb" (dönüş yeri / nihai sığınak / varılacak asıl yurt) kelimesinin; insanın yeryüzündeki o devasa mülk, iktidar ve cazibe sınavlarının (fitnenin) ardından bütünüyle göçüp varacağı o son ve ebedi "ontolojik ve eskatolojik limanı" nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (husne meâb) varoluşsal bir simetri ve felsefi kelime oyunu (iştikak) olarak değerlendirir. Kâinatın Yaratıcısının, Süleyman'ı överken onu sürekli Kendisine (Hakk'a) dönen anlamına gelen "Evvâb" (30. ayetteki 'e-v-b' kökü) sıfatıyla mühürlediğini hatırlatır. Dünyada ne kadar büyük güce ulaşırsa ulaşsın kalbini daima aslına (Allah'a) "döndüren" (Evvâb) o eşsiz kula; ahiretteki nihai ödül olarak yine aynı kökten gelen "Husne Meâb" (en güzel dönüş yeri / e-v-b) lütfetmesinin; insanın yeryüzündeki ahlakının (eyleminin ve dönüşünün), ahiretteki yurdunun ismine ve mimarisine dönüştüğünü gösteren o kusursuz, sarsılmaz ve dondurucu Kuranî adaleti ifade ettiğini aktarır. Kul dünyada "Evvâb" olursa, Allah'ın katındaki yurdu da en güzel "Meâb" olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X