Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 38. Ayet

    وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve âḣarîne mukarranîne fî-l-asfâd(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      37.”Bina kuran ve dalgıçlık yapan bütün şeytanları da onun buyruğuna verdik.”

      38. “Zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları da onun buyruğuna verdik.”

      Yani istediği yerde çalıştırması için şeytanları onun emrine âmâde kıldık; bazısını bina yapmakta, bazılarını da dibinde bulunan malları çıkarmaları için denizlerde dalgıçlık yapmakta kullanır, böylece insanlar da Allaha ibadet ve hizmet etmek için boş zaman bulurlar, bina yapmak ve kendi maişetlerini karşılamak için zaman kaybetmezler. En doğrusunu Allah bilir.

      Zincirlerle bağlanmış diğer yaratıkları da onun buyruğuna verdik. Bina yapmak, dalgıçlık yapmak ve diğer işlerde çalışmak konusunda kendisine itaat etmeyen diğerlerini Hz. Süleyman zincirlerle bağladı. Onların şerlerine ve halka kötülük yapmalarına engel olmak için boyunlarına zincir vurmuştu, çünkü insanların ibadete zaman bulmaları için onlar adına çalışmaları gerektiği konusundaki emrine itaat etmemişlerdi. Söylediğimiz gibi burada Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Süleyman’a lütfettiği imkânlar konusunda hayrete şayan alâmetler vardır; çünkü âyette belirtildiği üzere Allah ona cinleri ve şeytanları çalıştırma gücünü vermiş, rüzgârı onun emrine âmâde kılmıştı, bunu da Hz. Süleyman’ın kendi gayretiyle ve bazı sebeplerle elde etmediği, bunlara ancak Allah’ın lütfü ile muktedir olduğu bilinsin diye yapmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Âharîne (وَآخَرِينَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "e-h-r" kökünden türeyen ism-i fâil çoğul formunun birleşimidir. E-h-r kökünün sözlükte "bir şeyin geride kalması, ötelenmesi, bir başkası, diğeri ve sonradan gelen" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve âharîne" (Ve diğerlerini / Ve bir başka güruhu daha) kelimesinin; Süleyman'ın emrinde itaatle çalışan o yetenekli (bennâ ve ğavvâs) şeytanların dışında kalan, mülke ve düzene başkaldıran o "karanlık, isyankâr ve yıkıcı (fesad) öteki" kitleyi işaretlediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, âhar (e-h-r) kavramının, zikredilen ilk gruptan mahiyet, eylem veya itaat bakımından tamamen ayrışan "zıt bir felsefi ve ahlaki kategoriyi" ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın şeytanları (metafizik güçleri) tek bir kütle olarak değil, "itaat eden/inşa edenler" ve "diğerleri" (âharîn - isyan edip prangaya vurulanlar) olarak adaletin ve hukukun o keskin tasnifine tabi tuttuğunu aktarır.

        Mukarranîne (مُقَرَّنِينَ)

        İbn Fâris, "k-r-n" kökünün sözlükte "iki veya daha fazla şeyi bir araya getirmek, aynı ipe dizmek, birbirine sıkıca bağlamak, eşleştirmek ve boynuz (karn)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babında ism-i mef'ul (edilgen etken) çoğul formda gelen "mukarranîne" (birbirlerine sıkıca bağlanmış olanları / aynı zincire vurulmuş vaziyette / çiftler halinde kelepçelenmiş) isminin; o isyankâr şeytanların başıboş bırakılmadığını, birbirlerine kenetlenerek hareket kabiliyetlerinin bütünüyle iptal edildiği o feci, dondurucu ve "mutlak esaret/zapt" halini nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (mukarranîn) görsel ve psikolojik estetiğini okur. Kelimenin "karîn" (yakın yoldaş/suç ortağı) kavramıyla aynı kökten geldiğini hatırlatarak; yeryüzünde kötülüğü örgütlerken birbirleriyle yoldaş olan o karanlık ifritlerin, cezalandırılırken de otonomilerini kaybedip aynı zincirde birbirlerine "kenetlenip bağlanmalarının" (mukarranîn); kâinatın o kusursuz adalet mekanizmasındaki devasa kısas ve hapis kurgusunu resmettiğini vurgular. Suçtaki ortaklık, cezada da o feci "zincir ortaklığına" dönüşmüştür.

        Fîl (فِي الْـ)

        İbn Fâris, "-de, -da, içinde" anlamlarında mekân ve zarfiyet bildiren harf-i cerdir. O anarşist metafizik güçlerin uzay boşluğuna fırlatılmadığını, bizzat o korkunç ve sarsılmaz fiziksel/metafizik ceza aletinin "tam içine ve ablukasına" hapsedildiklerini işaretler.

        Asfâd (الْأَصْفَادِ)

        İbn Fâris, "s-f-d" kökünün sözlükte "bir şeyi sımsıkı bağlamak, prangaya vurmak, kelepçelemek, hapsetmek, esir etmek ve sağlamlaştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Safed kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Asfâd" (o ağır prangaların / o sarsılmaz zincirlerin ve boyundurukların) isminin; Süleyman'ın devlet otoritesine karşı gelen o devasa şeytani güçlerin, kâinatın Yaratıcısının lütfettiği o teo-politik iktidar karşısında nasıl aciz bırakıldığını, büküldüğünü ve "katı bir cezalandırma (hukuk) aygıtıyla" (asfâd) kilitlendiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, asfâd (s-f-d) kavramının, hem "demir prangalar" hem de bir insanı minnet altında bırakan "büyük bağışlar/hediyeler" (atâ) anlamına gelen zıt (ezdâd) ve derin bir kelime olduğunu söyler. Ancak bu ayetin kurgusunda (mukarranîn ile birlikte) kelimenin mutlak manada "boyun eğdirici ve hareket kısıtlayıcı ağır zincirler" olduğunu; ifritlerin fıtratındaki o yıkıcı ateşin (ş-y-t), bu aşılmaz demir veya metafizik prangalarla (asfâd) dondurulup felç edildiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde Süleyman'ın şeytanları zincirlere vurması (asfâd) kurgusunu devlet felsefesi bağlamında inceler. Bu "prangaların", mülke, düzene ve adalete (Tevhid'e) başkaldıran anarşist/bozguncu (fesad) unsurlara karşı peygamberi otoritenin kullanmak zorunda olduğu o mutlak "yaptırım ve kolluk gücünü" sembolize ettiğini; kötülüğün yeryüzünde serbest bırakılamayacağını, barışın (selametin/Süleyman'ın isminin) tesis edilmesi için o habis güçlerin ontolojik bir zorunluluk olarak "zincirlenmesi" (asfâd) gerektiğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kapanışı (fîl asfâd) ontolojik bir iktidar ve kötülük (teodise) hiyerarşisi olarak değerlendirir. Yeryüzünün en büyük gücünün (Süleyman'ın mülkünün), kötülüğü sadece vaaz vererek izlemediğini; kötülüğün (şeytanların) doğası gereği her an sistemi bozmaya (bağy etmeye) eğilimli olduğunu ve adaletin mutlak tesisi için bu karanlık enerjinin tavizsiz bir şekilde "prangalara (asfâd) vurularak" kontrol altına alındığını; Tevhid ahlakında "inşa etmeyip isyan eden kötülüğün hakkının demir bir pranga olduğu" şeklindeki o dondurucu ve sarsılmaz yönetim felsefesini kâinata ilan ettiğini ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X