Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 36. Ayet

    فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feseḣḣarnâ lehu-rrîha tecrî bi-emrihi ruḣâen hayśu esâb(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bunun üzerine, emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen rüzgârı, onun buyruğuna verdik.”

      Bunun üzerine, emriyle esen rüzgârı, onun buyruğuna verdik. Burada Cenâb-ı Hak, yeryüzü sultanlarından hiçbirinde görülmeyen şekilde rüzgârları, cinleri, şeytanları ve diğer imkânları emrine âmâde kıldığını söylemekle Süleyman aleyhisselâma verdiği hükümranlığı açıklamaktadır. Allah’ın Hz. Süleyman’ın emrine verdiği bu şeylere hükmetmenin, onun kendi gayretiyle olmadığına, Allah’tan gelen bir lütuf olduğuna işaret eder. Çünkü yaratılanlardan hiçbirinin, sözü edilen imkânları kendi emrine ve hâkimiyeti altına almaya gücü yetmez. Eğer kendi gayretiyle bunlara sahip olsaydı, herkes mutlaka bunun için gayret gösterirdi. Hz. Süleyman da bilmekte idi ki, her sultan kendi hâkimiyetini arttıracak ve yaşadıkça onu devam ettirecek hiçbir gayreti eksik etmezdi. Burada durum böyle olmadığına göre bahsedilenlerin, nübüvvetinin alâmetlerinden olması için Hz. Süleyman’a Allah tarafından verildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Emriyle dilediği yöne doğru tatlı tatlı esen bir rüzgâr... Cenâb-ı Hak bu rüzgârı yumuşak ve o yere doğru tatlı tatlı esmekle nitelemektedir. Başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Süleyman’ın emrine de onun isteğine göre esmek üzere güçlü rüzgârı verdik”. Allah burada da rüzgârı güçlü ve şiddetli olmakla nitelemiştir. Rüzgârın yaratılış tabiatı olarak güçlü olması mümkündür, ancak Süleyman aleyhisselâm için yumuşak ve hoş bir esinti haline gelmişti. Bazıları şöyle dedi: Rüzgâr, Hz. Süleyman’ı yüklenme zamanında güçlü idi, fakat esintisi yumuşak ve hoş bir hale geldi. En doğrusunu Allah bilir. Yahut rüzgâr âyette bahsedilen emir ile yumuşak hale gelmişti: Emriyle tatlı tatlı esen bir rüzgâr... Veyahut Allah’ın düşmanlarına karşı güçlü, dostlarına karşı ise yumuşak ve hoş bir esinti idi. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra âyet-i kerîmede belirtildiği gibi emriyle rüzgârın dilediği yöne doğru tatlı tatlı esmesi ve bununla Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Süleyman’a bir lütfü olduğunun kastedilmesi, Süleyman aleyhisselâmın rüzgârı dilediği yerde ve dilediği şekilde kullanması için Allah rüzgâra Hz. Süleyman’ı anlama ve Hz. Süleyman’a da onun ne istediğini idrak etme kabiliyetini vermiş olması itibariyledir. Aynı şekilde Süleyman aleyhisselâma kuşların ve karıncaların konuşmalarını anlama, onlara da Hz. Süleyman’ı anlama kabiliyeti vermişti. Bütün bunlar Allah’ın lütfunun ve rahmetinin eseridir.

      İbn Kuteybe ve Ebû Avsece şöyle dedi: ‘Ruhâ’ (رخاء) kelimesi yumuşak ve zayıf olmak demektir. İşinde zayıf adam denilmek istenince “raculün rihvun” (رجل رخو) söylenir, işlerinde zayıf kavim denilmek istenince de “kavmun rihvun” (قوم رخو) söylenir. “Ruhâ” sakin anlamına da gelir. “İsterhâ” (استرخى) sakin oldu demektir.

      “Haysü esâb” (حيث اصاب) ibaresi, dilediği yöne doğru demektir. Asmaî şöyle dedi: Araplar şöyle derler: “Esâbe’s-savâbe fe ahtae’l-cevâbe” (اصاب الصواب فاخطا الجواب), yani doğruyu kastetti, ancak hatalı söyledi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fesahharnâ (فَسَخَّرْنَا)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte "bir varlığı zorla, karşılıksız ve mutlak bir itaatle bir amaca yönlendirmek, boyun eğdirmek, hizmete amade kılmak ve ram etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nedensellik ve ardışıklık bağlacı "fa" (bunun hemen üzerine / o duanın neticesi olarak) ile mazi birinci çoğul şahıs ve azamet zamiriyle (Biz) gelen "fesahharnâ" (Biz derhal boyun eğdirdik / Biz emrine amade kıldık) eyleminin; Süleyman'ın o eşsiz (Vehhâb ismine sığınarak yaptığı) mülk duasının kâinatın Yaratıcısı katında anında kabul gördüğünü ve kâinatın o devasa, vahşi ve ele avuca sığmaz fiziksel unsurlarının (doğa güçlerinin) onun emrine ontolojik olarak "kilitlendiğini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, teshîr (s-h-r) kavramının, bir varlığın kendi doğal/vahşi mecrasından çıkarılıp, başka bir iradenin (burada peygamberin) çizdiği rotaya "işçilik/hizmetkârlık" yapması olduğunu söyler. "Biz teshir ettik" fermanı; o devasa rüzgârın (ve doğanın) Süleyman'a kendi kendine itaat etmediğini, bizzat kâinatın asıl Sahibinin kurguladığı o sarsılmaz "ilahi yazılım ve yetki devri" (teshîr) sayesinde bu doğaüstü ahengin sağlandığını vurgular.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal ve kozmolojik teolojisinde bu "teshir" fiilini, monoteistik (Tevhidi) doğa felsefesi olarak inceler. Pagan (Cahiliye) mitolojilerinde rüzgârların, fırtınaların ve doğa olaylarının bağımsız, korkutucu ve özerk tanrılar (fırtına tanrısı Baal gibi) olarak algılanmasına karşılık; Kur'an'ın "Biz o gücü teshir ettik (boyun eğdirdik)" diyerek doğayı bütünüyle "tanrısallıktan arındırdığını" (demitolojizasyon); onu sadece Allah'ın emriyle peygamberin hizmetine giren, iradesiz ve şuursuz bir "kozmik araca" dönüştürdüğünü tartışır.

        Lehu (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet, tahsis ve mülkiyet bildiren "lâm" (li) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (ona) zamirinin birleşimidir. O devasa doğa olayının (rüzgârın) rastgele esmekten çıkarılıp, doğrudan doğruya Süleyman'ın şahsına, onun krallık "otoritesine" ve peygamberlik misyonuna tahsis edildiğini işaretleyen mülkiyet köprüsüdür.

        Er-Rîha (الرِّيحَ)

        İbn Fâris, "r-v-h" kökünün sözlükte "havanın hareket etmesi, esinti, rüzgâr, nefes, canlılık veren ruh, ferahlık ve genişlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "er-Rîha" (o rüzgârı / o devasa hava akımını) isminin; yeryüzündeki en kontrol edilemez, en değişken ve en soyut fiziksel güçlerden birinin, Süleyman'ın iktidarında somut, ehlileştirilmiş ve kusursuz bir "taşıma/lojistik aracına" dönüştürülmesini nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki geçişini inceler. Arapçadaki "rîh" ve "rûh" kelimelerinin, Süryanice ve Aramicedeki "rûḥā" (rüzgâr / ruh / Tanrı'nın nefesi) kelimesiyle aynı kadim Sami kökenden beslendiğini belirtir. Kur'an'da bu kelimenin, Tanrı'nın görünmez kudretini ve varlığa nüfuz edişini (bazen helak, bazen rahmet olarak) temsil eden o en sarsıcı kozmik metafor olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Rüzgâr" (rîh) mefhumunu Cahiliye doğa algısının yıkılışı olarak okur. Çöl bedevisi için rüzgârın (özellikle tekil formda geldiğinde) çadırları yıkan, kum fırtınaları koparan, kör, sağır ve "merhametsiz bir yok edici güç" olduğunu; Kur'an'ın ise bu dehşet verici gücü (Süleyman kıssasında) mutlak bir "düzen, fayda ve Tevhid hizmetkârı" olarak yeniden inşa ettiğini tespit eder. Korkulan doğa, peygamberin elinde bir lütfa dönüşmüştür.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde "Rîh" (tekil) ve "Riyâh" (çoğul) kelimeleri arasındaki anlamsal farka değinir. Genellikle çoğul (riyâh) kullanıldığında rahmet (yağmur taşıyan), tekil (rîh) kullanıldığında ise helak edici fırtına anlamına gelse de; bu ayette rüzgârın (rîh) Süleyman'a tahsis edilmesi ve birazdan gelecek olan "ruhâen" (yumuşakça) sıfatıyla dengelenmesi sayesinde; o potansiyel yıkıcı (tekil) gücün, peygamberin kontrolünde muazzam bir "istikrara" kavuştuğunu kaydeder.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, "c-r-y" kökünün sözlükte "suyun pürüzsüzce akması, bir şeyin kesintisiz ve düzenli bir şekilde hareket etmesi, akıp gitmek ve hedefe doğru süzülmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) dişil fiil olan "tecrî" (akar / süzülerek akar / pürüzsüzce ilerler) eyleminin; rüzgârın o vahşi, savurucu ve sarsıcı esişini kaybederek; tıpkı yatağında sakin ama güçlü bir şekilde akan devasa bir nehir gibi, peygamberin tahtını (mülkünü) sarsmadan, son derece konforlu ve "ritmik bir aerodinamik akışla" taşıdığını nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (tecrî) ontolojik bir hareket estetiği olarak değerlendirir. Rüzgâr için "esiyor" veya "kasıp kavuruyor" fiilleri yerine, suyun akışını simgeleyen "tecrî" (akıyor/süzülüyor) fiilinin kullanılmasının; Süleyman'ın mülkündeki o şiddetsizliği, huzuru ve "ilahi konforu" resmettiğini; gücün (rüzgârın) vahşete değil, kusursuz bir zarafete ve akışa (c-r-y) dönüştürüldüğünü vurgular.

        Biemrihi (بِأَمْرِهِ)

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün sözlükte "bir işin yapılmasını kesin olarak istemek, buyruk, komut, durum ve varoluşsal talimat" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vasıta edatı "bi" ile emir kelimesi ve "hi" (onun) zamirinin birleştiği "biemrihi" (onun komutuyla / onun tek bir buyruğuyla) tamlamasının; o devasa kozmik nehrin (rüzgârın) yönünün rastgele doğa yasalarına göre değil, bizzat Süleyman'ın iki dudağının arasından çıkan o sarsılmaz ve anlık "peygamberi komuta" (iradeye) kilitlendiğini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (biemrihi) teo-politik bir halifelik ve yetki devri felsefesi olarak okur. Rüzgârın doğrudan "Allah'ın emriyle" değil de "Süleyman'ın emriyle" (biemrihi) aktığının vurgulanmasının; Allah'ın (El-Vehhâb), yeryüzündeki halifesine (kuluna) kâinatın yönetiminde ne kadar devasa, korkunç ve geniş bir "ontolojik inisiyatif (yetki)" bıraktığını gösterdiğini; Süleyman'ın burada sadece bir izleyici değil, doğayı yönlendiren o "ilahi aklın yeryüzündeki faili" konumuna yükseltildiğini ifade eder.

        Ruhâen (رُخَاءً)

        İbn Fâris, "r-h-v" kökünün sözlükte "sertliğin ve katılığın mutlak zıddı olarak yumuşaklık, genişlik, bolluk, sükûnet, kolaylık ve esneklik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hâl (durum) zarfı veya mef'ul-i mutlak olarak gelen "ruhâen" (tatlı tatlı / yumuşak bir esintiyle / sarsmadan ve kolayca) kelimesinin; rüzgârın o korkunç hızına ve taşıma kapasitesine rağmen, içindekileri ürkütmeyen, yıkıma sebep olmayan ve fırtınaya dönüşmeyen o "ehlileştirilmiş, konforlu ve mutlak sükûnet" halini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahâ/ruhâ (r-h-v) kavramının, bir eylemin zorlanmadan, dirençle karşılaşmadan ve varlığa eziyet etmeden "genişlik ve huzur içinde" gerçekleşmesi olduğunu söyler. Rüzgârın "ruhâen" akması; onun zayıf veya yetersiz bir esinti olduğu anlamına gelmez (çünkü devasa bir tahtı/orduyu taşımaktadır); bu, gücün en üst seviyesindeyken bile "şiddetten arındırılmış" o eşsiz ve mucizevi fıtri kontrolünü (zarafetini) ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi (ruhâen) ontolojik bir iktidar ahlakı ve güç felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünün tiranlarının (Firavunların) iktidarlarını daima "şiddet, korku ve asıp kesme" (âsıfe) üzerine kurmalarına karşılık; Allah'ın Süleyman'a verdiği o en büyük gücün (rüzgârın) "yumuşaklık ve sükûnetle" (ruhâen) işlediğini vurgulamasının; Tevhid ahlakında gerçek ve meşru otoritenin "yıkıp döken değil, hayatı kolaylaştıran ve sarsmayan (ruhâen) bir rahmet rüzgârı" olması gerektiğini kâinata ilan eden o muazzam siyasi/ahlaki manifesto olduğunu aktarır.

        Haysu (حَيْثُ)

        İbn Fâris, Arap dilinde belirli veya belirsiz bir "mekân, yön ve konum" bildiren (her nereye / her neresi olursa olsun) mekân zarfı olduğunu belirtir. Süleyman'ın iradesinin ve rüzgârın seyahat menzilinin yeryüzünde hiçbir coğrafi engelle, dağla veya denizle sınırlandırılamayacağını işaretleyen o devasa ve evrensel "sınırsızlık" köprüsüdür.

        Esâbe (أَصَابَ)

        İbn Fâris, "s-v-b" kökünün sözlükte "bir şeyin doğrudan hedefine varması, okun tam hedefi vurması, doğru ve isabetli olmak, niyet etmek ve kastetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında mazi fiil olan "esâbe" (hedefledi / kilitlendi / isabet ettirmek istedi) eyleminin; Süleyman'ın "her nereye" (haysu) yönelirse yönelsin, bu yolculuğun rastgele, başıboş veya keyfi bir turistik gezi olmadığını; bizzat peygamberi bir bilinçle, adalet götürmek veya devletin bekasını sağlamak için belirlenmiş o "şaşmaz, isabetli ve bilinçli kastı/hedefi" nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu isabet (s-v-b) mefhumunu ontolojik bir bilinç ve güç felsefesi olarak okur. "Her nereye gitmek isterse" (haysu esâbe) kurgusunun; gücün (rüzgârın) ancak "isabetli ve doğru bir iradenin" (esâbe) emrine verildiğinde anlamlı olacağını; kâinatın Yaratıcısının o devasa gücü (hibeyi) Süleyman'a verirken, onun aklındaki ve kalbindeki o "yanılmaz, isabetli ve adil peygamber (Tevhid) rotasına" güvendiğini; rüzgârın sadece esen bir hava değil, Süleyman'ın "adalet kastını (isabetini) yeryüzüne taşıyan kozmik bir ok" olduğunu ifade eder. Güç, isabetli (s-v-b) bir niyetin elindeyse yeryüzüne "ruhâen" (rahmet/yumuşaklık) olarak iner.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X